Saray darbesi vesilesiyle bir politik kurgu

15 Temmuz darbe girişiminin üçüncü yıldönümü. Rejimin reisinin “Allah’ın lütfu” olarak tanımlayıp tepe tepe kullandığı bu girişimin kimler, neden ve nasıl tezgâhlandığını muhtemelen hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Coğrafyadaki gizlilik, sorumsuzluk, hesapvermezlik ve cezasızlık âdetleri böyle bir şeye kolayca izin vermeyecektir. Olan, ortaya yem olarak atılan çiçeği burnunda askerî talebeye, o gün ne olduğunu anlamadan can verenlere, bu “lütuf” yüzünden öldürülen, işkence gören, kaçmaya zorlanan, kaçırılan, sokağa atılan ve hâlâ süründürülen milyonlarca yurttaşa oldu. Çoktandır yerlerde sürünen genel hak ve özgürlükler beter oldu.

Meclis’teki araştırma komisyonu rezilliği esasen her şeyi özetliyor. Tersinden okuyacak olursak rejimin bilinmesini kat’iyen istemediği bir hakikat var. Bütün dünyanın üç aşağı beş yukarı tahmin ettiği o hakikat ise Gülenci ve başka subaylarca tezgâhlanan darbeden rejimin haberdar olması veya birileri tarafından haberdar edilmesi; haberli olarak darbenin cereyan etmesine göz yumması, bir dolu mizansenle olayı köpürtmesi ve sonunda işlere hâkim olması. Bu kepazeliğe CHP’nin huşu içerisinde katıldığı Yenikapı Ruhunu da tüy olarak dikmek gerekiyor.  

Sonuçta saray darbesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlık yürüyüşünün can alıcı merhalelerinden biri olarak memleketin siyasî tarihine kazındı. Bugün, yurttaşın ve memleketin hayatını şekillendiren irili ufaklı tüm yanlış kararların tek bir adam tarafından, yıllardır, etrafındaki ümmî/lumpen gürûhun telkinleriyle, alelacele alındığı o başkanlık sistemi başka bir darbenin gerekçesi hâline geliyor olabilir mi?

Genel hissiyat, pek dillendirilmese de, rejimin özellikle yerel seçim sonrasında ülkeyle ve dünyayla istisnasız her konuda zıtlaşarak, daima kriz modunda kalmaya itina ederek girdiği yolun sadece kendisinin değil ülkenin de sonu olabileceği yönde.  

Coğrafyada devletli reflekslerin ne denli güçlü ve derin olduğu tecrübeyle sabittir. Devlet bâkî, insan tâlî ve fânîdir. Asırlardır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın, o devletin bekasını bu sefer cidden tehlikeye atmakta olan icraatı, devlete hâkim klik tarafından ölümcül addedildiği andan itibaren zat-ı şahanelerini hâl etme yolu açılabilir. Zira reis o devletin (ve toplumun) ikiyüz yıllık DNA’sıyla oynamış ve yerine yeni bir şey koyamamıştır. S-400 krizi bu fiyaskonun tescilidir.  

Yollanması, 24 Haziran 2018 seçimi sırasında AKP kurucusu şimdi CHP vekili Abdüllatif Şener’in “Devlet Erdoğan’sız bir seçeneği hasretle bekliyor” ikazının gerçekleşmesine karşılık gelebilir. Hâl, Mısırvarî, kansız saray darbesi olarak tecelli edebilir. Sarayı korumak üzere satın alınmakta olan S-400’lere gerek kalmaz.

Erdoğan’a, kliğin içindeki güç dengeleri uyarınca hesap da sorulabilir, Katar’a sürgün opsiyonu da önüne koyulabilir. Erdoğan’ı sırtından atmış rejimin halk nezdinde kredisini sağlaması açısından “nefret objesi” olmuş reise hesap sorma olasılığı daha yüksek olacaktır. Her ne kadar memleket siyasetinde devr-i sabık yaratma âdeti olmasa da…

Saray darbesiyle kurulacak teknokrat hükümetin temel işi enkazı kaldırma çalışmalarına başlamak olur. Zira bu enkazın, var olduğu sanılan, umulan, düşünülen siyasî alternatiflerce, İYİ Parti ile HDP’yi aynı cümlede telaffuz eden fantastik “demokrasi, umut, kardeşlik, güzellik, iyilik, huzur” platformları tarafından kaldırılması pek olası gözükmüyor. Üstelik ufukta ne seçim var ne de ezkaza seçim olsa sandıktan çıkabilecek bir güçlü koalisyon hükümeti modeli. Enkazı kaldırmak ise o devletin bekası açısından âcil. Enkazdan kasıt, çökmüş olan Akademi, Dışişleri, Maliye, Mülkiye, Ordu ve Yargı kurumları. Ve elbet rejim ve reisin insanüstü çabalarıyla batırılmış ekonomi.

Bu restorasyon süreci ister istemez siyasetüstü iddiasında, sert ve başta Kürd meselesinde hak ve özgürlük karşıtı olur. Topluma, siyasî ve iktisadî istikrar karşılığında sesini yükseltmeme şantajı yapılır.

Saray darbesini gerçekleştirecek kliğin reis sonrası dönemde devletin bekasını yine Batı’da arayacağını varsaymak mâkul, zira Batı dışında beka pek olası değil. Avrasyacı şehvet gemlenmek zorunda kalabilir.

Bu bağlamda, yenilenmiş rejim dışarıda başta NATO olmak üzere kadim ittifaklarla güven tazelemek, Avrupa ile ikili ve çoktaraflı ilişkileri normalleştirmek, reis tarafından sürekli kaşınan Ege ve Kıbrıs meselelerinde mâkul bir diyalog ortamına geri dönmeyi hedefler. Keza, Suriye ve Irak bataklıklarından olabildiğince hızla kurtulmak; Müslüman Kardeşlerle ve bilumum kelle alıcıyla iş tutmayı bırakıp Katar dışındaki Arap dünyasıyla berbat ilişkileri düzeltmek; Libya, Somalya gibi maceraları sonlandırmak üzere adım atar. Rojava meselesinde dahî diyaloga açık bir tutum oluşabilir.  

Batı ile komşuların bu restorasyona hiçbir diyecekleri olmaz. Ne kadar özgürlük düşmanı olursa olsun görmezden gelirler. Tıpkı Mısır’da olduğu gibi. Hatta Rusya karşıtı uzun vâdeli çıkarları dolayısıyla Türkiye’yi yanlarında tutmak için restorasyona destek olurlar.

Rejimin olumsuz yükünden kurtulacak ekonomi dış dünya için tekrardan Türkiye üzerinden tatlı paralar kazanmanın işareti olur. Aynı şekilde IMF ve diğer uluslararası finans tayfası güle oynaya müdahil olur.

Kamuoyu ve HDP dışındaki partiler restorasyonu sineye çekmede sıkıntı yaşamazlar. 1982 askerî anayasasının ezici çoğunluk tarafından referandumda kabulünde olduğu gibi ahalinin büyük kısmı bu formüle razı olur. Yegâne ortak “politika” olan “Erdoğan nefreti” rızayı kolaylaştırır.

Başkanlık sisteminin olağanüstü yetkileri, eğer işlerinin ehli teknisyenlere konularında tam yetki verilerek işlerine karışmama koşuluyla yürürse restorasyon için işlevsel olabilir. Meclis de etkin hâle getirilebilir. Erdoğan’ın bir aralar dillendirdiği Türkiye İttifakı bu durumda gerçekleşebilir.

Kabak ise yine, bir kez daha, her durumda hak ve özgürlüklerden yana olacakların başına patlar.

Restorasyon süreci Haziran 2023’e kadar sürebilir. Türkiye gibi bir ülkeyi, her şeye rağmen, bundan daha uzun süre sert ve özgürlük karşıtı bir rejimle yönetmek mümkün olmadığından…


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.