Ahval
Ara 17 2018

17-25 Aralık: Çok başarılı bir örtbas etme hikâyesi

17-25 Aralık dosyaları soruşturmalarının üzerinden beş yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çarpıcı bulgu ve verileri, en sert suçlamaları -ve iddialar doğru ise- en kapsamlı yolsuzluk dosyalarını içeren bu iki süreç, yine eşine benzerine az rastlanır biçimde tamamen örtbas edilmiş durumda.

Israrlı iddialar delillerin önemli kısmının yok edildiğini söylüyor. Beş yıl önce Türkiye'yi, özellikle de Erdoğan Hükümeti'ni sarsan bu sürecin arka planını, gerçeği ortaya çıkarma çabaları boşa çıkarılan muhalefet partileri en iyi biliyor. Ama anlaşılıyor ki, artık onlar da havlu atmış veya atmak üzereler.

Çünkü son beş yıl içinde olumsuza evrilen Türkiye, yargının doğrudan yürütmeye, yürütmenin de doğrudan Saray'a bağlandığı, keyfi bir yönetimin egemenliğine girdi.

17-25 Aralık 2013'ten bu yana geçen beş yıllık sürecin asıl mağlubu ise, Türkiye medyası ve gazeteciliği oldu. Bugün itibarıyla bunun en belirgin göstergesi, sektörün yüzde 92'sini ele geçiren Saray propagandisti medya parçasının, bu haftanın beşinci yıldönümünü 'darbe' sözcüğüne indirgeyerek, kamuoyu üzerindeki yalan perdesini kapalı tutmaya devam etmesidir.

Bu medya parçası, Joseph Göbbels'in ünlü özdeyişinin büyüsüne kapılmıştır.

Şöyle demişti Nazi Almanya'sının propaganda bakanı:

''Yeteri kadar büyük bir yalanı sürekli tekrar ederseniz, insanlar eninde sonunda ona inanacaklardır. Bu yalan, devlet onun siyasi, ekonomik ve askeri sonuçlarından halkı koruyabildiği sürece gücünü korur. Bu yüzdendir ki, yani gerçek olan yalanın ölümcül düşmanı olduğu içindir ki ve gerçek devletin en büyük hasmı olduğu içindir ki, devlet muhalefetin her türlüsünü var gücüyle ezmelidir.''

Kendisini 'muhalif' olarak konumlandırmış, payı yüzde 10'un altına düşmüş medyada da 17-25 Aralık'la ilgili bir değerlendirme veya hatırlatmaya rastlanmıyor. Durumun en hazin yanı belki budur.

Eğer bugün Türkiye kamuoyu, yargı önüne çıkıp değerlendirilmesi gereken iki yolsuzluk dosyasının örtbas edilmiş olmasını normal kabul eder hale getirilmişse, bunda, Türkiye medyasının beş yıl önce bu muazzam haber değeri taşıyan gelişmelerin üzerine cesaretle gitmemesinin payı büyüktür.

Ne yazık ki o gergin günlerde çarpık muhakeme yürütüldü; gazetecilik refleksleri birtakım ideolojik saplantılara, siyasi öncelik hesaplarına, önyargılara ve ucuz medya patronajı taktiklerine yenik düşürüldü.

2014'e girildiğinde, dönemin yolsuzlukla suçlanan başbakanı ile hükümeti medyayı saran bu çarpık tavrı çok iyi okuyabildiği içindir ki 17-25 Aralık büyük başarıyla örtbas edilmiş; Türkiye'nin meşhur 'cezadan muafiyet' kültürüne yepyeni, kabarık sayfalar eklenmiştir.

17-25 Aralık, Türkiye medyasının Ankara'ya egemen girift iktidar yapıları önünde havlu attığı tarihtir. Ama yenik düşme sürecinde milat değildir.

Başbakan Erdoğan'ın keskin gözlemciliği, 2011 Roboski Katliamı esnasında gönüllü olarak otosansür uygulayan medya gruplarının bu davranışını 'bunlar terbiye edilmeye hazır' şeklinde okumasını sağlamıştı.

Erdoğan'ın medyayı hizaya getirme operasyonu; medya grupları ile hükümet yanlısı ve Gülen medyasının Gezi protestolarını şeytanlaştırma, çarpıtma ve kriminalize etme sürecine topluca katılmaları, ağız birliği etmelerinden de ilham aldı.

Milat, Gezi sürecinde yaşanmıştır denebilir, ama medyanın belkemiğinin kırılması, 17-25 Aralık haftasındadır.

Yolsuzluk dosyalarının su yüzüne çıkmasının, elbette ki AKP-Cemaat ihtilafına dayalı bir yanı vardır, bu gerçek ortadadır.

Ancak bu adli soruşturmaların sanılanın aksine Gülenciler değil, FBI tarafından profesyonel saiklerle başlatılıp yürütülmüş olduğu, verilerle beslenmiş büyük dosyaların bağımsız yargı önünde değerlendirilmeye muhtaç olduğu da gerçektir.

Maalesef anamuhalefet ve Kürt muhalefetinin tüm çabalarına rağmen bugün artık bu sürecin ifade ettiği vahamet, artık unutturulmuş durumdadır.

Denilebilir ki; Türkiye'yi boyunduruk altına alınmış, ana gövdesi kirli bir gazetecilik eşliğinde tek adam rejimine götüren, 15 Temmuz 2016 ve 16 Nisan 2017 duraklarından geçen yolculuğun zemin taşları da 17-25 Aralık'ta atılmıştır.

Ve bugün artık içi boşaltılmış bir medya ile yüz yüze bir Türkiye var.

Her 'hakikat nerede?' diye soranın sorusuna değil kimliğine bakılarak, niyet okunarak, yan bakılarak tepki gösterilen; gazetecileri iktidar tarafından iyice birbirine düşürülmüş; unutmaya ve suçun normalliğini kabullenmeye zorlanan, her gün kirli hava solur gibi yalan soluyan bir ülke.

Ama unutmayalım, gerçeğin bir gün mutlaka kapıyı çalmak gibi bir 'kötü' (!) huyu da var.