17-25 Aralık'tan beş yıl sonra: Devleti soyanlar sadece para çalmazlar...

Türkiye tarihinin en büyük ve rüşvet ve yolsuzluk skandalının üzerinden beş yıl geçti. Peş peşe verilen takipsizlik kararları sonrasında Rıza Sarraf’ın ABD mahkemelerinde verdiği ifadelerle tekrar gündeme gelse de 17/25 Aralık, ayakkabı kutularındaki milyonlar ve sıfırlanan kasalarıyla toplumsal hafızanın takviminde şimdilik sadece bir tarihten ibaret.

17 Aralık 2013 sabahı 05.30 itibariyle İstanbul ve Ankara'da, üç ayrı soruşturma kapsamında bir operasyon başladı. Operasyonlarda dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, dönemin Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ile iş adamları Ali Ağaoğlu ve Rıza Sarraf’ın da aralarında bulunduğu toplam 89 kişinin gözaltına alındı. Şüphelilerin adreslerinde yapılan aramalarda büyük miktarda paraya el kondu.

Gözaltına alınan kişilere, 'rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık' gibi suçlamaların yöneltildiği operasyonu dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Zekeriya Öz koordine ediyordu. Operasyonlar üç ayrı soruşturmaya dayanıyordu. Bunlar TOKİ’de yolsuzluk, Fatih Belediyesi’nde rüşvet ve Rıza Sarraf'ın dört bakan ve çocuklarına rüşvet verdiği iddialarına dayanıyordu.

Gözaltına alınanlara yöneltilen suçlar arasında rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma, kara para aklama, altın kaçakçılığı ve fuhuşa aracılık yer alıyordu.

Soruşturma kapsamında gözaltına alınanlardan Bakan Erdoğan Bayraktar'ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar serbest bırakılırken, bakan çocukları Barış Güler ile Kaan Çağlayan "rüşvet almaya ve vermeye aracılık etmek", Rıza Sarraf "rüşvet vermek, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak", Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan ise "rüşvet almak" iddiasıyla tutuklanmıştı.

17 Aralık günü dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın "Arkasına karanlık odakları alanlar, çeteleri alanlar bu ülkeye istikamet çizemezler” açıklamasının ardından emniyet ve yargıya yönelik operasyonlar da başlamıştı.

18 Aralık’ta Mali, Organize Suçlar ve Terörle Mücadele şubelerinin müdürlerinin de aralarında bulunduğu beş polis müdürü görevden alındı. 19 Aralık’ta ise İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın merkeze çekildi, yerine Aksaray Valisi Selami Altınok atandı. İstanbul, İzmir ve Ankara Emniyet'lerinde de birçok şube müdürünün yeri değiştirildi, operasyonu yürüten polisler için tutuklama kararları çıktı. Adli Kolluk Yönetmeliği’ndeki bir değişiklikle soruşturmalarda savcıların emrinde görev yapan polislerin, amirlerine bilgi vermesi zorunlu hale getirdi.

Ancak birkaç gün sonra tarih 25 Aralık 2013’ü gösterdiğinde ise operasyonun ikinci dalgası için savcı Muammer Akkaş, çoğu işadamlarından oluşan 41 kişilik bir gözaltı listesi hazırladı.

Bu kez iddialar 17 Aralık soruşturmasındaki iddiaları gölgede bırakacak boyuttaydı. Soruşturmada, bakanların ve Necmettin Bilal Erdoğan’ın ve onların ortaklarının, kamu arazilerinin yağmalanması, maden ruhsatı verilmeyen yerlere ruhsat çıkarılması, kamu ve özelleştirme ihalelerine müdahale edebilmek için ilgili bakanlık çalışanları ve bürokratlarının nasıl baskı altına alındıkları ve BM tarafından hazırlanan rapor ve listelerde teröre verdiği destek gerekçesiyle adı geçen, Türkiye’ye girişi de bakanlar kurulu kararıyla yasaklı olan Yasin El Kadı’nın ne şekilde ülkeye giriş yaptığı, kimler tarafından koruma tahsis edildiği ve kendisiyle kurulan ticari ilişkilerle ilgili çok ciddi delillerin bulunduğu basına yansımıştı.

Akkaş’ın ifadesinin alınmasını istediği kişiler arasında Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da bulunuyordu. Ancak Emniyet şube ve müdürlüklerindeki operasyonlarla yeni gelen polis kadroları, savcının talimatına uymadı. Operasyon başlamadan bitmişti. 25 Aralık günü Zafer Çağlayan, Muammer Güler ve Erdoğan Bayraktar bakanlık görevlerinden istifa ederken Bayraktar’ın NTV'nin canlı yayınında, “Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan'ın talimatıyla yapıldı. Başbakan'ın istifa etmesi gerekir” açıklaması büyük yankı uyandırdı.

Aynı gün kabine değişikliğine gidildi ve yeni Bakanlar Kurulu’nda yolsuzluk iddialarında ismi geçen Avrupa Birliği’nden Sorumlu Bakan Egemen Bağış’a yer verilmedi. Ancak suçlamalarla ilgili bakanlar hakkında herhangi yasal bir işlem yapılmadı. Bu süreçte yeni göreve gelen İçişleri Bakanı Efkan Ala'nın, Başbakan Erdoğan'ın ailesinin güvenliği için özel korumalar görevlendirdiği, olası gözaltına almaları engellediği hatta ‘yaklaşan kim olursa olsun vurun' talimatı verdiği bilgisi basına sızdı.

17-25 Aralık operasyonlarından Gülen yapılanmasını sorumlu tutan hükümet, Gülen hareketinin yürütme ve yargı içine sızdığını, bir "paralel devlet" kimliği aldığını ifade ederken operasyonlar hakkında yayın yapan, cemaate yakınlığı ile bilinen yayın kuruluşları, kanalları uydu yayınlarından çıkarıldı, gazetelere ise kayyum atandı. Gülen cemaatine yakın medya kuruluşlarının yöneticileri tutuklandı.

Aynı günlerde getirilen yayın yasakları ile medya kuruluşlarının soruşturmalarla ilgili gelişmeler hakkında detaylı haberler yapılması engellendi. Ancak sızdırılan gözaltı görüntüleri, fotoğraflar, fiziki takip bilgileri, Bilal Erdoğan, bakanlar, gazeteciler ve iş adamlarına ait olduğu iddia edilen telefon konuşmaları, tapeler, internette hızla yayıldı. Sızan kayıtlardan biri de Erdoğan’ın oğlu Bilal ile yaptığı telefon görüşmesinin kayıtlarıydı.

Süleyman Aslan’ın evinde ayakkabı kutularının içinde 4 buçuk milyon dolar ve dönemin içişleri bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler’in evindeki şifreli çelik kasalar Türkiye gündemine damgasını vurdu.

Aynı dönemde Rıza Saarraf’ın yakın arkadaşı Babek Zencani benzer suçlamalarla İran’da gözaltın alınarak tutuklanırken Türkiye’de Rıza Sarraf, Süleyman Aslan, Barış Güler ve Kaan Çağlayan tahliye edildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, yaklaşık 11 ay süren incelemenin ardından 17 Ekim 2014'te dosyayla ilgili takipsizlik kararı verdi. 2 Eylül 2014’te ise “25 Aralık soruşturmasıyla” ilgili takipsizlik kararı verildi.

141 sayfalık takipsizlik kararında yolsuzluk soruşturmalarını yürüten savcı ve polisler "Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya çalışmakla" suçlandı.

17 Aralık soruşturmasını yürüten ve Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen savcılar Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç ile operasyonun başında olduğu iddia edilen Başsavcı vekili Zekeriya Öz ve 25 Aralık soruşturmasını yürüten savcı Muammer Akkaş’ın yurtdışına kaçtıkları düşünülüyor.

5 Mayıs 2014'te TBMM'de kurulan komisyonda AKP'den 9, CHP'den 4, MHP ve HDP'den birer milletvekili yer aldı. Komisyon 7 ay sonra, AKP’li üyelerin oylarıyla yolsuzlukla suçlanan bakanların Yüce Divan'da yargılanmasının gerekmediğini bildiren bir karar aldı. Bu karar TBMM Genel Kurulu'na tartışmaya açıldı. Yapılan oylamada, adları yolsuzluk iddialarına karışan dört eski bakan Çağlayan, Güler, Bağış ve Bayraktar'ın Yüce Divan'a gönderilmesine yönelik önergeler reddedildi.

17/25 Aralık sürecinin bugüne yansımasını Halkların Demokratik Partisi İzmir Milletvekili Murat Çepni ve Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin ile değerlendirdik.

İktidarın rüşvet ve yolsuzluklar ile kendisine yeni bir ekonomi modeli inşa ettiğini belirten HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, 17/25 Aralık süreciyle ortaya çıkan bu talan sisteminin ve o günden bugüne kadar yaşanan bütün sorunların, iç ve dış düşmanlar tarafından yapılmış saldırılar olarak gösterilmesinin iktidar tarafından bir savunma mekanizması haline geldiğini söylüyor:

“Şüphesiz ki ortaya çıkanlar kurulmaya çalışılan bir yandaş ekonomisinin arka planıydı. Bakanlar ve çocukları eliyle yeni iktidarın yeni birikim modeli kuruldu. Sıcak paranın doğanın talanı ve tüketime dayalı bir ‘beton ekonomisi’nin finansmanı için kullanıldığını görüyoruz. Belirledikleri ekonomi modeli halk karşıtı, emek karşıtı, doğa karşıtı, talan ve soygun üzerine kurulu. İktidar çevresini ve bu çevreye yakın sermayenin gelişmesini, zenginleşmesini hedefleyen bir yolsuzluk sistemi inşa edildi. İktidarı paylaştıkları, kol kola yürüdükleri cemaat ile aralarındaki anlaşmazlıklar, çatışmalar bu yolsuzluk süreciyle ortaya çıktı. Açığa çıkış şekli tartışılsa da açığa çıkan şey buydu.”

17-25 Aralık sonrası ortaya çıkan her şeyin ‘iç ve düşmanların saldırısı’ olarak nitelenmesinin bir politika haline geldiğine vurgulayan Çepni şöyle devam ediyor:

“Olumsuz her türlü gelişme bir darbe girişimi olarak adlandırılmakta. Darbe diye tabir edilen her olay, sonrasında hükümet eliyle bir karşı darbeye dönüştürülmekte. O dönem de yine böyle bir manipülasyonla sümenaltı edildi. 17/25 Aralık süreci, bugün TBMM’de yaşan bütçe tartışmalarının da miladı niteliğinde. Bir nevi sonuçlarını yaşıyoruz denilebilir. Bugün de tıpkı o günlerdeki gibi yandaş şirketler üzerine kurulan tartışmalarla geçiyor. Hükümetin ‘Biz yaparız, yaptırırız. Buna karşı çıkan da vatan hainidir’ tutumu aynen devam ediyor.”

Bütçe görüşmelerinin 17-25 Aralık’ın devamı gibi seyrettiğini öne süren Çepni’nin devamla söyledikleri ise şunlar:

“Öyle ki önerilen bu bütçe, sonradan onarılabilir, geri dönüşü olan bir bütçe değil. Emek, sağlık, çevre gibi elzem sorunlar dururken bunlara ayrılması planlanan bütçe güvenlik harcamalarının 10’da biri etmiyor. Yani bir yönüyle de savaş bütçesi. 17 Aralık sürecinde istifa ederken onaylanan imar planlarının bizzat Başbakan’ın talimatıyla yapıldığını söyleyen Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, bugün savaş sanayiinde önemli bir şirketin de sahibi konumunda.”

CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, 17/25 Aralık sürecinin hem Türkiye hem de dünya tarihinde önemli bir olay olduğunu belirterek yaşanan rüşvet ve yolsuzluk skandalının birkaç boyutuyla değerlendirilmesi gerektiğini dile getiriyor ve ilk boyut olarak Gülenciler-AKP ortaklığına vurgu yapıyor:

“Birincisi Türkiye tarihinde ilk kez bir hükümet, gizli bir örgütle koalisyon ortaklığı kurmuştur. Bu ortaklık ile siyasal ve ekonomik menfaat temin edilmeye çalışılmıştır. Örgütün beşeri kaynakları kamu kurumlarına yerleştirilmiş, örgütün hedef ve amaçları doğrultusunda da Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, medyaya, toplumsal muhalefete çok boyutlu saldırı gerçekleştirilmiştir. Örgütün elinde bulunan medya iletişim organları bu saldırı için kullanılmış, Ergenekon, Balyoz ve diğer benzeri davalarda görülen şekilde sayısız masum insan türlü iftiralarla haksızlığa uğramıştır. 17 Aralık işte gayri meşru olarak kurulan bu çıkar ortaklığının sonudur. O gün ortaklardan bir tanesi diğerinin işlediği suçları ifşa etmiş alenen kamuoyuna nasıl bir yönetim olduğunu açıklamıştır."

Tekin, ikinci boyutun da ilki kadar önemli olduğunu belirtiyor:

“Daha önce FETÖ “ne istediyse verdiğini” ifade eden Recep Tayyip Erdoğan bu gizli yapılanma ile ilişkisinin boyutlarını kamuoyuna açıklamamış, sadece aldatılıp, kandırıldığını söyleyerek pişmanlık belirtmiştir. Türkiye tarihinde ilk kez bir hükümet kendisinin devletin her kurumuna yerleştirdiği, hukuka karşı koruduğu ve ekonomik fayda sağladığı bir yapının kendisini kandırdığını ifade etmiştir. Bu kadar çocukça bir açıklamanın siyaset tarihinde benzeri yoktur.”

Tekin’e göre 17-25 Aralık’ın üçüncü ve dördüncü önemli soruları ise şöyle:

“Üçüncüsü ortaya çıkan yolsuzluğun boyutudur. 80 Milyar Euro’yu bulan toplam yolsuzluk devleti yönetenlerin ülkeyi ne boyutta soyduğunun açık resmidir.

Dördüncüsü yargının iflasıdır. Türkiye’nin bu tarihten önce kâmil bir hukuk devleti olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak kanun devleti boyutumuz vardı. 17-25 Aralık’ta kanunların üstünlüğü de yok edilmiş, güçlü olanın her kanundan, kuraldan üstün olduğu ortaya çıkmıştır. Bu süreçte yolsuzluk yapanlar korunmuş, siyasi bir dokunulmazlık zırhına kavuşturulmuş, bakkaldan çiklet çalan çocuklar yargılanırken, balya balya rüşvet alanlar türlü gerekçelerle serbest bırakılmıştır.”

O tarihten bugüne kadar Türkiye’de artık hukuktan bahsetmek imkansız olduğunu dile getiren Tekin sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bugün yargı bu yüzden iktidarın toplumsal muhalefeti baskı altına almak için kullandığı bir kılıca dönüşmüş durumdadır. Bunun son örneği de Emin Çölaşan ve Necati Doğru’ya FETÖ’cü diyecek kadar zıvanadan çıkan hudutsuz uygulamalardır.

Türkiye ne çektiyse yolsuzluktan çekti. Devleti soyanlar yalnız para çalmazlar, soygun düzeni devam etsin diye insanların haklarını da çalarlar. Bugün yaşadığımız bütün acıların da, yoksulluğun da yasakların da sebebi bu yolsuz düzendir. Bu düzeni değiştirmek için mücadele etmek de her onur sahibi vatandaşın görevidir.”