Cengiz Aktar
Ara 28 2017

Şiddetle şiddet yoluyla yüzleşme

2015’e birkaç gün kala “1915’e girerken” başlıklı bir yazı kaleme almıştım, aşağıda okuyabilirsiniz, zaten yayımlandığı mecrada artık yok, zira Taraf’ın arşivi silindi.

Yazıyı 2015’in, herşeye rağmen inkârı bitirmek, ezberi bozmak, ötekini duymak, anlamaya çalışmak ve böylece toplu tedaviye başlamak için bir vesile olmasını temenni ederek bitirmiştim. Olmadı tabii!

Ne 2015’te, ne 2016’da, ne de 2017’de. Aksine 1915’in lâneti memleketin üzerine çöktükçe çöktü. Öyle bir zaman dilimi ki her yeni yıl bir öncekini aratıyor. Türkiye artık topyekûn cinnet hâlini yaşıyor.

Lânetten kastım parapsikolojik bir gözlem değildi. Kaldı ki yası tutulmamış maktulleri, mezarı dahî olmayanları, acı çeken ruhlar âlemini küçümsememek lâzım.

Kastım şuydu: Soykırım gibi devasa bir cürümle yüzleşilmedikçe, masum kurbanların torunlarına azamî adalet sağlanmadıkça cezasızlığın arkası gelir, bedeli artçı kötülüklerle ödenir. Bu kökleri yüzyıllık derinliklerde olan bir ahlâk sorunsalıdır.

Zira soykırım, bugün işlenen kamusal, bireysel veya ortak suçlardan, ardı arkası kesilmeyen kötülüklerden, nitelikleri ne olursa olsun, kıyas kaldırmayacak kadar büyük bir suçtur. Soykırımı “sindirebilen” bir bünye için bugünkü suçlar haydi haydi sindirilebilir. Ve böylece kötülükle yatıp kötülükle kalkmaya devam edilir.

1915, sonrasında süren zulmün yoğunluğundan ––  ki bunun yüz yıllık adaletsizlik ve cezasızlık kültürüyle birebir ilişkisi var –– ve kâh dayatılmış kâh gönüllü bunamadan ötürü gündeme hiçbir zaman gelmedi.

Bugün artık bırakın soykırımı, Ermeni ne anlama gelir bilmeyen, bildiğinde küfür olarak kullanan yığınların böyle bir ufku yok ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak.

Yaygın bir yaklaşımdan örnek vereyim. Kürtlerin başlarına gelen anlatılırken cumhuriyetin kuruluşundan itibaren onlara reva görülen zulmün cezasız kalması, şiddetin sonuçlarıyla yüzleşilmemiş olması vurgulanır.

Adaletsizliğin takipçisi olanlar söze daima “90 yıldır” ifadesiyle girerler. Çok az kişinin aklına Kürtlerden önce Ermeniler ve diğer Gayrimüslim unsurlara reva görülen, bilhassa Ermenilere Kürdlerce reva görülen zulmün cezasızlığı gelir.

Bugün toplu bunama öyle bir aşamaya geldi ki 90 yıllık zulümler bile anılamaz oldu. Aksine 1915-16’da Ermeni Soykırımı ile birlikte dayatılan kitlesel şiddet, kitlesel ahlâksızlık ve ardından dayatılan kitlesel bunama hayat tarzı hâline geldi.

Sınırsız, alenî şiddet ve ahlâksızlık evden sokağa, kışladan okula, işyerinden hastaneye, siyasetten medyaya, insan, hayvan, doğa, kent, kültüre karşı her yerde. Ama sorumsuzluk, cezasızlık, adaletsizlik ve umursamazlık da her yerde…

Direnen, unutmak istemeyen, adalet arayan bir avuç insanın karşısında siyasî ve toplumsal bunama duvarı var.

Mesele, şiddet ve ahlâksızlığın fail ve katillerinin ortaya çıkmasından bazılarının duyabileceği rahatsızlık bile değil. Anmanın, yas tutmanın, diğerkâmlığın bile yasak olduğu bir hafızasızlaşma, toplu ve gönüllü bunama hâli.

Şiddeti uygular uygulamaz unutmak için debelenen, unutan, unutturan bir kendinden kaçış hâli. Bu, gündelik banal siyasetin hezeyanlarını fersah fersah aşan bir kitlesel hastalık…

Ne var ki bunamadan nasibini alan geçmiş şiddet bugün günlük şiddet olarak tecelli ediyor, kendini diri tutuyor, unutmaya çalışan hafızayı her gün sınava sokuyor. Öyle ki bir kötülüğü unutmaya çalışırken bir başkası peydahlanıyor.  

Acaba bu lânet, şiddetle gönüllü yüzleşmeyi reddeden insan topluluklarının şiddetle cebren yüzleşmek zorunda kalması mıdır?

1915 Ermeni Soykırımı sırasında Osmanlı Türkleri tarafından öldürülen Ermeniler...
1915 Ermeni Soykırımı sırasında Osmanlı Türkleri tarafından öldürülen Ermeniler.

***

“1915’e girerken”


“Kim bilir, başımıza çökmüş olan bunca kötülük, bitmeyen toplu kıyımlar, belimizi bir türlü doğrultamıyor olmamız, yüz yıllık âh ile yüz yıllık yalanın lânetidir. Ne dersiniz?

Bu topraklarda inleyerek can veren, mezarsız, tabutsuz, duasız sabilerin, kadın, erkek silâhsız Ermenilerin bedduasıdır belki. Rumlar, Süryaniler akabinde Alevîler, Kürdlerle birlikte bütün karayazılı vatandaşlarımızın azap içindeki ruhlarının, yüz yıldır semalarda süzülen hayaletlerinin ruhlarımızda yarattığı kasırgalardır.

1915’ten beri yüzleşilmemiş katliamlar, ödenmemiş bedeller belki şimdi bambaşka mecralarda torunlarca ödeniyor. Alınan canlar, çalınan hayatlar, talan edilen yuvalar, yıkılan kiliseler, müsadere edilen okullar, gasp edilen mallara mukabil edilen intizarlar, “yedi göbek zürriyetinize haram zıkkım olsun” temennileri…

O dağlarca adaletsizliği biz mi ödüyoruz bir şekilde acaba? Tahsilât, yüzleşememenin bulaştırdığı yüzsüzlük, müzmin haksızlığın alışkanlık hâline getirdiği ahlâksızlıkla mı tecelli ediyor? Toplumca yüzyıldır çürüyoruz, her bir yanımızdan irin akıyor sanki.

Bu asırlık lânete rağmen 2015 de “soykırım oldu mu olmadı mı” münazaralarıyla geçecek.  Devletin şimdiki kiracılarının nasıl hâlâ bu ayıbı örtmek ve ötelemek için içeride ve dışarıda çaba sarf ettiğini izleyeceğiz. Ellerinden gelse 2015 yılını atlar 2016’ya geçerler! Üç kavruk tez, ayaklanma, düşmanla işbirliği ve mağduriyet (“esas onlar bizi kesti”) ile sınırlı inkâr edebiyatı, biçare toplantılar dizisinde terennüm edilecek.

Kendimiz çalıp kendimiz dinleyeceğiz. 24-25 Nisan günleri yapılacak devlet töreni, soykırım değil Çanakkale’de Anzak günü vesilesiyle idrak edilecek. Ve bol bol Çanakkale masalı dinleyeceğiz. Ama kimseye dinletemeyeceğiz.

Daha başımıza fazladan ne gelmesi lâzım acaba bu kanlı ulus inşasıyla hesaplaşmak için?

Kendi hâlinde, çalışkan, üretken, sanatkâr ve barışçıl bir halkın, tüketen ve savaşçıl halklarca itlafını bilmek, anmak ve onların torunlarıyla hemdert olmak için.

O karanlık günlerde, o ölüm kadar soğuk 1915 yazında bedbaht Ermenileri “Ur eir Astvadz?” diye haykırarak tanrılara isyan ettiren zulmü bir nebze olsun hissedebilmek için.

“Soykırım mıydı değil miydi” bilmecelerini, “kim kimi kesti” bulmacalarını bir kenara, elimizi ise vicdanımıza koyup 1915’te milyonlarla ifade edilen bir Osmanlı unsurunun artık Anadolu’da yok, bakayanın da gizlenerek veya ihtida etmiş hâlde var olduğunu görmek için.

Hrant’ın deyimiyle dört dörtlük bir kültür soykırımını, muazzam bir medeniyet kaybını idrak etmek için.

Bu toprağın Müslüman olmayan vatandaşlarının artık burada yaşamıyor olmasının bu memleketin en büyük kaybı olduğunu kavrayabilmek için.

Ermenilerin o vakitler Büyük Felâket olarak adlandırdıkları soykırımın, yalnız kendi felâketleri değil bu memleketin de felâketi olduğunu akıl edebilmek için.

Öldürülen, kovulan, kaçmak zorunda bırakılan Gayrimüslim vatandaşlarımızın akıbetlerinin aynı zamanda beyin itlafı, beyin göçü, burjuvazi, kültür ve medeniyet zayiatı olduğunu fark edebilmek için.

El konulan mal, mülk ve çocuklarının lânetini hesap edebilmek için.

Yaşar Kemal’in “sahibi kaçmış yuvada, öteki kuş barınamaz; yuva bozanın yuvası olmaz; zulüm tarlasında zulüm biter” bilgeliğini idrak edebilmek için.

Ve hatta bütün bu gerçekleri bir çırpıda silecek olanların bunu, soykırımın yarattığı yozlaşmadan ötürü yapacaklarını anlayabilmek için.

Ermeni soykırımı, Anadolu’nun Büyük Felâketi bu topraklardaki tabuların anasıdır. Konuşulmadığı, bilinmediği, idrak edilmediği, yüzleşilmediği, hesaplaşılmadığı sürece lâneti üzerimizde olmayı sürdürecektir. Yüzüncü yıldönümü ezberleri bozabilmek, ötekini duyabilmek, anlayabilmek ve böylece toplu tedaviye başlayabilmek için tarihî bir vesile oysa.”

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar