Selim Eyüboğlu
Ara 24 2017

2017'nin iz bırakan dizileri: Listenin şahı Twin Peaks -The Return

 

Yeni yıla girmeden yapılması gereken en zor işlerden biri de yılın televizyon dizileri ve filmleri hakkında değerlendirmede bulunmak, en kayda değer olanlarını bir sıralamaya sokmak. 

Algıda seçicilik konusunda ‘en iyi yardımcı kadın oyuncu’ ya da ‘en iyi ses efekti’ gibi somut kıstaslar en geçerli yaklaşımlardan bazıları.

Ancak anlık duyguların değerlendirmelerde daha belirleyici rol oynayabildiği bu sürecin her seçim aşamasında iki, üç en iyi arasında kararsız kalınıyor, bazılarına haksızlık edildiği hissi ağır basıyor.

Bu yüzden bu yazı, sıralamaya konmamış, sadece yaratıcı öğelerin ön plana çıkarıldığı ve tematik gruplamaların belirleyici olduğu bir değerlendirme olacak. 

Hiyerarşik bir sıralama bekleyenlerden özür diliyorum.

Kuşkusuz bu yılın en beklenmedik dizisi David Lynch’in yirmi beş yıl sonra devamını çektiği, Twin Peaks: The Return. 1991 yılında gösterime giren ilk iki sezon halihazırda televizyon dizilerinin alışılagelmiş tüm kurallarını zaten ayaklar altına almıştı: 

Küçük bir kasabada geçen cemaat hayatı diye tanımlanabilecek tamamen yeni bir türün yaratılması, görünürde toz pembe bir hayata sahip bu küçük kasabada herkesin birbirini aldattığı gündelik yaşama ait bir portre çiziminin gerçek katilin bulunmasından daha fazla önem kazanması ilk akla gelenler. 

 

twin peaks the return filminden bir sahne

 

Ancak ‘auteur’ (yazar) statüsündeki bir yönetmenin yaratıcı imzasını taşıyan bu dizinin, o zamana kadar değersiz, harcıalem kabul edilen televizyon dizilerine sınıf atlatarak ‘’sanat-dizileri’’ mertebesine ulaştırması, oyun kurallarını tamamen değiştirdi. 

Son olarak, kara sinema, pembe dizi, fantastik gibi türleri birbirine karıştırmak Twin Peaks ile birlikte neredeyse norm’a dönüştü.

Yirmi beş yıl sonra gelen üçüncü sezon, tüm bu özellikleri devraldığı gibi, daha fazla yenilik getirmek ve seyirciyi şoka uğratmaktan ziyade, ilk iki sezonun çeşitlemelerine odaklanıyor: 

Son derece karmaşık cinayet ipuçları sunarken, kaçamak ilişkiler zinciri oluşturup cana yakın, ancak bir o kadar da eksantrik karakterler yaratmayı ve insanların içindeki kötülüğün mistik kökenlerini araştırmayı sürdürüyor. 

Ancak, tüm bunları gerçekleştirirken, tarzını da 21. yüzyılın değişen dizi trendlerine uyarlamayı reddetmekle kalmayıp kendi trendini yaratıyor. Lynch görünürde son derece misafirperver cemaatlerin ancak ‘yamuk bakıldığında’ görülebilen karanlık yüzünü, Blue Velvet (Mavi Kadife) filminden beri vurguluyor. 

 

Blue Velvet

 

Küçük kasaba hayatında bireyler değişirken, bazı şeylerin de hiçbir zaman değişmeyeceğini ima ediyor: 

Shelly Briggs’in kızı Becky, tıpkı yirmi beş yıl önce annesi gibi tacizci bir kocayla evleniyor; yapayalnız ve korku içindeki Audrey Horne, araf gibi bir yerde kapana kısılıyor ve kurtulamıyor. 

Kısacası cinsel taciz, travma gündelik yaşamın ayrılmaz bir döngüsü olarak karşımıza çıkıyor. Ancak ilk iki sezondan net bir şekilde ayrışan en belirgin öğeler ise geçen zaman ve ölüm duygusu: dizinin gerçeküstücü çeşitlemelerinin bir uzantısı olarak Philip Jeffrey’nin (David Bowie) ruhu, buharları tüten bir çaydanlığın içinde yaşamaya devam ediyor ve işin acıklı tarafı, ilk iki sezonda görmeye alıştığımız Dale Cooper, Bobby Briggs, Deputy Hawk ya da Big Ed Hurley, hayatlarında bir yirmi beş yıl daha devirmiş olsalar da Twin Peaks kasabasının gündelik yaşamında fazla bir şey değişmiyor.

 

big little lies

 

Big Little Lies (Büyük Beyaz Yalanlar):

Dizi, her daim yüksek topukları ve pahalı çantalarıyla dolaşan, birbirleriyle dost gibi görünseler de aslında kıyasıya rekabet içinde olan bir grup ev kadının etrafında dönüyor.

Ancak bölümler ilerledikçe bu kadınların ilk bakışta kusursuz gibi görünen hayatları soğan zarları gibi tek tek soyuluyor, birbirlerinden gizledikleri şiddet, aldatılma ve yaşadıkları hüsran açığa çıkıyor. 

Ne var ki, cinayet konusundaki gelişmeler kurdukları sosyal ilişkileri altüst ediyor.
Bir dönem dizisi olan Mindhunter cinayetleri önlemekten çok canilerin zihninden geçenleri anlamaya dayalı bir dizi. 

İlk başta iki yenilikçi dedektif gerek basının gerekse FBI’ın, ‘Bir caninin kafasından geçenlerin akılcı bir açıklamasını yapamazsın, cani canidir, nokta!’ tarzındaki direncine maruz kalıyor. 

Onlar ise ısrarla, ‘Vietnam ve Watergate skandallarından beri Amerika’da çok şey değişti…Buna katillerin kafa yapısı da dahil,’ savıyla yola çıkıyorlar. 

Ve ancak psikanalizle açıklanabilecek sapkın düşüncelerin ve fantezilerin ham halini, katillerin ağzından çıkan ilk haliyle ilerde analiz edebilmek amacıyla kaydediyorlar. 

Ne var ki, bu söylemlerin başarılı bir yönteme dönüşmesiyle birlikte bu yaklaşıma öncülük eden Holden Ford da değişmeye başlıyor. Dizinin ilerleyen bölümlerinde yakın ilişkilerine de zarar verecek olan, bir bakıma seri katillerle ortak narsisistik duygular geliştiriyor.

 

Feud: Bette and Joan

 

The Feud: Bette and Joan (Çekişme: Bette and Joan):

Narsisizmin insan ilişkilerini zehirlemesine dair yılın en ilginç dizilerden biri, The Feud: Bette and Joan.

What Ever Happened to Baby Jane filminin çekim aşamasında geçen bu dizi, pabuçlarının dama atılma zamanının geldiğinin bilincinde olan iki orta yaşlı Hollwood yıldızının, Joan Crawford ve Bette Davis'in, birbirlerine karşı hissettikleri kıskançlık ve nefret duyguları üzerine kurulu. 

Adeta Billy Wilder’ın, Sunset Boulevard filmindeki sessiz sinema günlerindeki yıldızının sönüşünü kabullenemeyen Norma Desmond gibi, bu iki yıldız da daha genç oyuncuları küçümsedikleri gibi, birbiriyle de rol kapma mücadelesi içindeler. 

Çekmekte oldukları What Ever Happened to Baby Jane filmiyse hayatlarının bir izdüşümü gibi: sarışın Jane çocuk yaşta kasabanın sevgilisi oluyor, babası onu el üstünde tutup dans ve şarkılarının üzerinden para kazanıyor, gösterinin sonunda da oyuncak bebeklerini satıyor. 

Bu süreç içinde, kendisiyle hiç ilgilenilmeyen kız kardeş Blanche'la Jane arasında, zaman içinde ilerleyen rekabet ve öç almaya dayalı iç daraltıcı bir ilişki gelişiyor. 

Dizi, bu bağlamda, erkek iktidarı ve fantezileri üzerine kurulu Hollywood dünyasında var olmaya çalışan kadınların ödedikleri bedellerin altını çiziyor.

Bu bağlamda, kendi başına bir yazıyı hakkeden Handmaid’s Tale dahil (erkek) iktidarına karşı var olmaya çalışma durumu, değerlendirmedeki tüm diziler için de geçerli.