Ahval
Haz 23 2018

Kader seçimi ve Ahval'in görüşü

Yaklaşık 60 milyon kayıtlı seçmen 24 Haziran Pazar günü hem yeni cumhurbaşkanını, hem de milletvekillerini seçecek. 

Türkiye için sıradan bir seçim değil bu. Oy verme işlemleri Olağanüstü Hal (OHAL) rejimi koşulları altında gerçekleşecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisi AKP ile hemfikir olmayan, siyasetine itiraz eden farklı ve geniş toplum kesimleri için OHAL, haksızlık, eziyet, zulüm, baskı ve trajedinin kısaltılmış adı. İktidara hakim olan ve onu destekleyenler için ise makbul ve kullanışlı bir düzenin markası. 

Türkiye, tarihinin en kritik eşiğinde. Sandıktan kim ve hangi ittifak, hangi parti galip çıkarsa çıksın, ülke yeni bir yönetim biçimine geçiş yapmış olacak. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve kadrosu açısından bu, başta Türkiye Kürtleri olmak üzere kimi kesimlerin açıkça faşizm diye adlandırdığı, diğerlerinin ise cezai muafiyetle donatılmış, denge-denetim ve kuvvetler ayrılığı ilkelerini hiçe sayan bir tek adam yönetimi diye tanımladığı; Orta Asya tipi bir rejime geçiş anlamına gelmektedir. 

Erdoğan bu noktaya adım adım ilerledi. 

Koştuğu parkurun zeminini kanun kural tanımadan, benmerkezci ve geçici ittifakları ustalıkla kurup bozarak, muhalefetin tüm zaaflarını kullanarak, mutlak iktidara giden yolun basamaklarını 2011'den itibaren ihtimamla ve kararlılıkla hazırladı. 

Gezi protestolarından itibaren otoriterleşme sürecini hızla yükseltti. 17-25 Aralık yolsuzluk dosyalarını çevresinde toplanan veya dışardan izleyen faydacı kesimlerin destek veya sessizliği ile savuşturmakla kalmadı, yargıyı iktidara bağlamayı da başardı. Zorla ikna edilerek başlattığı Kürt Barış Süreci'ni iktidarını kaybetme kaygısıyla bizzat sona erdiren de o oldu. 

Bu süreçte devlet içinde kabaran kaygı ve derin bölünmeyi lehine çevirmeyi başardı. Arka planı ve uygulaması konusunda TBMM Komisyonu'nda muhalefet partilerinin şerh koyduğu, hala bulanıklığını koruyan 15 Temmuz askeri kalkışma girişimini açıkça 'Allah'ın Lütfu' olarak tanımlayıp, Türkiye'yi ucu açık bir KHK rejimine, OHAL'e mahkum etti. 

OHAL'in AKP ekseninde toplanmış rejimin sarıldığı bir iktidar aracı olduğu muhalefet tarafından anlaşılmaya başladığında iş işten geçmişti. Erdoğan'ın 'Atı alan Üsküdar'ı geçti' hatırlatması, o anda tüm topluma verilen sarih bir mesajdı.

Denebilir ki bütün bu süreç Erdoğan'ın siyaset mühendisliğinde azimle ilerlemesinin, gözünü kırpmadan ısrar etmesinin sonucuydu. 

Demek ki, sevenlerinin tabiriyle 'Reis' yüzmüş yüzmüş, artık kuyruğuna gelmiştir. Bu aşamada kolay vazgeçmesi, lugatında olmayan bir yenilgi sonucunu kabullenmesi eşyanın tabiatına aykırı olacaktır. Muhaliflerinin hafızasında biriken görev suistimalleri nedeniyle bir 'çıkış stratejisi' de bulunmamaktadır. Kazandığı takdirde Türkiye'yi nasıl bir geleceğin beklediğini kestirmek de güç değildir. 

Erdoğan taraftarları liderlerinin kibirle süslenmiş vizyonuna inançlarını koruyor olabilirler, ama bu tür ayrıştırıcı ve ayrımcı bir düzen hayalinin dünyanın hiçbir yerinde uzun sürmediğini bilmiyorlar. Veya bilmek istemiyor, deneyerek yanılmayı bekliyorlar.

Dikta vizyonunun tüm bu ısrarlı yükselişine, hukuk ve adaletin çöküşüne rağmen Türkiye'de Erdoğan çizgisinin karşısında yer alan farklı kimliklerdeki muhalefet parçaları yıllarca şaşırtıcı bir güçle direnmeyi başardı. Demokrasi ekseninde bir toplumsal mutabakatta buluşmasa bile bu kesimler, gidişin İslamcı dozu çok yüksek bir faşizm olduğunu sezdi ve AKP'nin çoğunlukçu yürüyüşüne karşı tavrını korudu.

Ortak paydaları kısa vadelidir: 'Tüm sorunların babası' olarak görülen Erdoğan'ın demokratik yollarla bertaraf edilmesi. 

Bu seçim kampanyasında yaşanan, 16 yıllık AKP döneminde gelinen 'Erdoğan yorgunluğu'nun, ekonomideki tıkanma ile buluşması ve daha güçlü biçime suyüzüne vurmasıdır. 

Hapisten seçimlere katılan HDP 'doğal lideri' Selahattin Demirtaş ile CHP'den yeni bir dinamizmle yükselen Muharrem İnce'nin, keskin bir espri anlayışı ve hazırcevaplıkla Erdoğan'ın söylemini ve enerjisini kırdıkları görülüyor. Meydanlara yansıyan da, işte bu 'yeni muhalefet' tarzının kabulüdür.

Akıl yerine duyguların egemen olduğu bir ortamda, OHAL nedeniyle seçmen nezdinde 'korkunun dağları beklediği' bir seçim sürecinde kim nasıl oy kullanacak, durum belirsiz.  

Oranı yüzde 10'a yaklaşan genç seçmenlerin muhalif kesimi sandığa gidecek mi? CHP'nin seçmeni, partisinin TBMM'de sandalye sayısını azaltma pahasına HDP'ye yeterli oranda taktik oy kaydırabilecek mi? Katılım ne oranda olacak? AKP seçmeninin önemli bir kesimi 7 Haziran'da olduğu gibi sandığa gitmeyecek mi? İddia edildiği gibi AKP seçmeni küskün ise bunu nasıl gösterecek? Öyle olsa bile acaba 'dava'yı savunma adına sandıklara koşacak mı? 'Hile hurda' konusunda beklenmedik gelişmeler olacak mı?

Bu seçim demokrasiye dönüş anlamı yerine, demokrasi dışına tam gaz gidişi frenleme anlamı taşıyor. 

Ahval, kuruluşundan beri tüm siyasi kesimlere ve aktörlere eşit mesafede, aynı eleştirel mercekle bakmakta. 

Manzara berrak ve acıklıdır: Gezi'den bu yana geçen beş yıl içinde Türkiye hak-hukuk ve demokrasi rayından çıkmıştır. Erdoğan'ın 'yüce lider'lik gündemine ve hükümetin icraatlarına hükmeden  faşizan zihniyet, yolsuzluk ve çürüme halinin sonucu olarak ortaya altından kalkılması güç bir enkaz yığmıştır. 

Ahval, Türkiye'yi demokrasiye dönüşü zorlu da olsa hazırlayacak, en azından bu zemini tamamen kaybettirmeyecek; öncelikle de adaletin bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünü sağlayacak; ekonomiyi eşitlikçi anlayışla toparlayacak, yolsuzluklarla acımasızca hesaplaşacak; haksız yere hapiste tutulan aydın ve muhaliflerin serbest bırakılmasını sağlayacak, medyayı özgür ve bağımsız kılacak bir iktidar değişiminin gerekli olduğunu savunuyor. 

Muhalefet ittifakını ve demokrasiye geçişin 'olmazsa olmaz'ı olarak HDP'nin TBMM'ye girmesini, özgür ve bağımsız medyanın bir parçası olarak destekliyoruz. 

Bu seçimlerin ülkeye nefes aldırmasını, huzurun ve toplumsal uzlaşmanın kapılarını aralamasını diliyoruz.