Hatip Dicle: Devlet dayatmalarda bulundu, Öcalan kabul etmedi ve masa devrildi

Bugün Türkiye’nin yakın siyasi tarihi açısından önemli bir gün. 1997 yılında yaşanan post-modern darbesi ve bundan dört yıl önce İstanbul’da Kürt barışını sağlamak için Dolmabahçe’de imzalanan mutabakat 28 Şubat tarihi olarak kayıtlara geçti.

AhvalPOD’da yayınlanan ‘Yankılar’ programın konukları Kürt siyasetçi Hatip Dicle ve Ahval editörü Ergun Babahan’dı. 28 Şubat’ı, Dolmabahçe Mutabakatı’nı, çözüm sürecini, sürecinin neden bittiğini, “hendek savaşları”nın arka planını konuştuk.

Dinlemek için ▶️ tuşuna basınız.

 

28 Şubat post-modern darbesi:

Hatip Dicle: Ordu parti gibi siyaseti belirlemeye çalışan bir mekanizmaydı. O dönemde ordu devreye girmiş, siyasi iktidara dayatmaya bulunmuştu. Cezaevinde ilk duyduk. Demokrasi açısından talihsiz bir durumdu. Çok ters çıkarılması gereken konuydu. Ordunun siyaset üzerindeki vesayetine karşı çıkma durumundaydı. Talihsiz ve ders çıkarılması gereken bir konuydu. Ne yazık ki, ders çıkarılmadı. Ters çıkarılmış olsaydı Türkiye’de bu faşist diktatörlüğü yaşamamış olacaktık. 1930 yılların Hitlerin Almanyası’nı tüm halklarımıza yaşatmaya çalışıyorlar. Anti demokratik ve faşist uygulamanın kazanma şansı yok. Biz bunu yenebiliriz.

Ergun Babahan: Erbakan ve Çiller ortaklığından dolayı tehdit altında hisseden, İstanbul beş altı büyük sermayesinin askeri tahrik ederek hükümeti devirmeye yönelik bir girişimiydi. 

İstanbul sermayesi Çiller’i sevmiyordu, Erbakan’dan ise nefret ediyordu. Asker ile sıkı bir işbirliği içinde bu iktidarı devirme yolunu seçti. Erbakan o günkü şartlarda irtica hareketleri temsil ediyordu. O dönemin komuta kademesi daha kökten Kemalistlerden oluşuyordu.  

Toplum mühendisliği işlemiyor. “Bin yıl sürecek” denildi, 10 yıl bile sürmedi. Toplumsal gelişmeye aykırılı olarak, hukuk dışı silah gücüyle müdahale ettiğinizde o hareketi daha da güçlendirmiş oldunuz.

Erdoğan’ın “beka” söylemi

Ergun Babahan: İktidarlar korkuyla yönetirler. İlk okuldan itibaren çocuklar aşırı milliyetçi, tüm dünyanın korktuğu, nefret ettiği endişe ettiği bir ülkede yaşıyorlar duygusuyla yetiştiriliyorlar. Türkiye’nin çok güçlü olduğu, vazgeçilmez, lider ülke olduğu düşüncesindeler, bir yandan buna inanıyorlar, bir yandan da çok çabuk bölünebileceğinden de korkuyorlar. Türkiye’nin hastalıklı bir ruh ve toplumsal yapısı var. 

Erdoğan, kendi tabanını bölünme, yıkılma, yok olma, kazanımlarının elden gitmesi endişesiyle, ekonomik gidişata, Türkiye’de demokrasinin yerlerde olmasını aldırış etmeden bir arada tutmaya yarıyor. Korkuya dayalı bir yönetim.

28 Şubat Mutabakatı 

Hatip Dicle: Dolmabahçe Mutabakatı’nın özü şuydu: Türkiye’nin demokrasi sorunu var ve bu demokratik sorunları muhataplarıyla tartışacağız. Yeni perspektiflerle Türkiye’yi demokratik bir anayasaya kavuşturacağız. 

Hedef toplumsal mühendislik değildi. Türkiye’nin sorunları,  İmralı’da tartışılacak ve 

Sayın Öcalan diyorduk ki, biz toplumu da tartışarak anlaşmaya varacağız. Alevi Sünni sorunu tartışılırken biz orada mutabakata varacağız, öyle değil. 

Sayın Öcalan, örgüte çağrı yaparak silahları tamamen ortadan kaldıracak şekilde bir kongre yapması ve o kongrede Türkiye’ye karşı silahlı mücadelenin durduğunun ilan etmesi, uzun yıllardır süren silahlı çatışmanın demokratik bir anlayışla sona erdirilmesini istiyordu. 

Sayın Öcalan, sorunları toplum mühendisliğiyle değil, toplumu da katarak sorunları çözmek istiyordu. 

Üçüncü güçlerin BM gibi farklı üçüncü güçlerin devrede olmadığı sadece iki muhatabın devlet içinde karşı karşıya gelerek çözümler bulduğu demokratik bir hamle olacaktı. Bunun önünü bu demokratik olmayan çevrelere, bugünkü iktidarın faşist diktatörün yöneticileri sabote ettiler. 28 Şubat 2105 varılan mutabakatını çiğneyerek, Türkiye’yi bu kanlı sürece soktular. Türkiye büyük bir fırsatı kaçırıyor. Kürtler, Türkiye’nin tüm renkleriyle kardeşleşmek için. Dört yılda tüm demokratik hayallerimizi yok eden, kanlı, tamamen Hitler anlayışı kurallarıyla işleyen bir rejimle karşı karşıya kaldık. Bu halklarımız için bir felakettir. Bunu sırtımızdan atacağımıza ben şahsen umutluyum. 

Pratik sahadaki gelişmelerle, İmralı’daki konuşmalar arasında uçurum vardı. Denkleşmiyordu. PKK, sekiz dokuz kez ateşkes ilan etti ama ordu çözüm sürecinde ilk defa uyuyordu. Silahlar susmuştu. Toplumda umut vardı. 

Maalesef devletin ajandası sorunları demokratik olarak çözüm değildi. 

Bazı noktalarda dayatmalara gittiler, o dayatmaları da başta Sayın Öcalan ve Kürtler kabul etmeyince masayı devirdiler.

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar belli. Ortadoğu’da Türkiye’de DAİŞ’li yaklaşarak, Cihadist örgütlerle yaklaşarak getirdiği nokta bellidir. Bu bir felaket noktasıdır. Eğer halklarımız çok aktif buna dur diyemezse, Alman toplumu nasıl Hitler’e uymakla büyük felaketler yaşadı ve büyük bedeller ödediyse, biz Türkiye toplumu da bunun bedellerini ödeyebiliriz. Bunun tehlike var. Bunun için henüz o tehlikeye gelip direkt kapıya varmadan yangın tüm Türkiye’yi kapsamadan demokratik tepkilerimizi ortaya koyarak, örgütlü mücadelemizi sürdürmemiz gerekiyor.

Çözüm süreci 

Ergun Babahan: 17 25 Aralık sürecinin ardından Erdoğan. Gülen cemaati ile ortaklığını bitirince AKP’nin yetişmiş bir bürokrasisi olmadığı için, yeni bir dayanak aradı ve Ergenekon’da bulundu. O güne kadar Ergenekon davasının savcısıydı, birden avukatı haline döndü. Yüzde 80 derece dönüp, tam tersi pozisyonları savunabilmek, bu kadar çeviklik dünyada az siyasetçide görülebilinir. 

Ergenekoncu kadroların önceliği, Batı ittifakından uzaklaşmak, Rusya, İran ve Çin’e dönmek diğeri de Kürt meselesini çözüm yoluyla halletmeye e çalışan tüm isimleri tasfiye etmek, cezalandırmaktı. Kendilerini şanslı hissedebilirler, haklarında dava açılmadı. Orada durumu idare edebilen Hakan Fidan oldu. Hakan Fidan Oslo görüşmelerini Erdoğan adına yürüten kişiydi. 

Türkiye açısından sıkıntı, AKP’nin bu konuda en cesur ve istekli olduğu dönemde o dönemdeki ortağı cemaatin de barış sürecini baltalamaya yönelik bir tavır içinde olması, Oslo görüşmelerini tutanaklarını basına sızdırıp, AKP iktidarını zor durumda bırakmaya çalışmasıydı. Sonuçta yaptıklarının bedelini kendileri de ağır bir biçimde ödüyorlar. Çünkü Öcalan’ın dışarıdan gördüğü gibi Kürt  melesinde çözümsüzlük Türkiye’yi bir darbe sürecine götürdü. 15 Temmuz Erdoğan’ın darbesinden çok, bir Ergenekon darbesidir. 

28 Şubat projesi nasıl sonuç itibariyle nasıl başarısız olduysa, bu yeni İttihatçıların Kürt, ekonomi ve Batı’dan uzaklaşma politikasının başarısız olacağı ortada. 

Şuanda denizde şiddetli bir fırtınada savrulan kaptansız gemi gibi, önceden yazılmış bir rotası var, ama ne o rotayı tutturabiliyor ne dönüp sağlıklı, serin, sulara yaklaşabiliyor. Türkiye gerçekten vahim bir istikamete göre gittiğini söyleyebiliriz.

Hendek savaşları

Hatip Dicle: Cizre şehir içinde hendekler kazılmıştı. Sayın Öcalan beni görevlendirmişti. Neden yapıyorlar, bunu anlamak istiyordu. Ben de oradaki demokratik kesimlerle temasa geçtim. Hendeklere gittim. Biri iki kişinin elinde kaleşnikof vardı,  diğerlerin elinde bombalı tüfeklerdi. 20’li yaşlardaki gençlerdi. Bir eve gittik. Sayın Öcalan bunu anlamak istiyor, siz neden bu hendekleri kazmak istiyorsunuz dedik. Bize dedikler ki, “Bizim tek amacımız vardı. Biz daha önce çeşitli süreklerde cezaevinde yattık. Tekrar bizim arama kararımız çıkarıldı. Biz şaşırdık. ‘Bizim ancak ölümüzü toplayabilirler’ kararı aldık. Ben de dedim ki, ‘Sayın Öcalan diyor ki, ‘Biz burada görüşme yapıyoruz. Sorunları çözmeye çalışıyoruz, onların bu hareketi süreci zorluyor”. 

Sonuçta şu anlaşmaya varıldı. Gençler belediyenin de yardımıyla tamamen hendekleri kapatacak,  polis güçleri de bu gençleri gözaltına alma ve tutuklama sevdasından vazgeçecek, tutuklama sevdasından vazgeçilecek. Bu şekilde sorun çözülecekti. Ne zaman ki masa devrildi iş silaha döküldü, sadece elinde av tüfeği olan gençler değil, şehirlere gerilla da girerek o acı süreç, herkes açısından ders çıkarılması gereken o süreç ne yazık ki, hiç hayal edilmeyen bir şekilde bir savaşa ve şiddetli çatışmalar evrildi. 

Hendekler kapatılarak o dönemde sorun aşılabilmişti. Kanlı çözümlere yol açmadan sorunlar çözülebiliniyordu. Ben o gün Cizre’ye gittiğimde, görüşmelerle bu sorunu çözdük. 

Biz görüşmeler yaparken, ‘Çöktürme Planı’ yapmışlar. Devlet bizimle görüşmeleri sürdürürken, bir yandan da bunu yapıyordu. 

Biz, sorunu barışçıl yollarla çözmeye çalışmak için müzakere yürütüyoruz ama devlet yani Kamu Güvenliği Müsteşarlığı bir Çöktürme Planı hazırlamış. 

Yüksekova ve Nusaybin’in halini gören 10 şiddetinde deprem var derdi. Ben Nusaybin’i gördüğümde korkunçtu. İnanır mısınız, Hitler’in Yahudi gettolarını bombaladığı gibi altı mahalle dümdüzdü. 

Eğer, ortada bazı gençler eline silah almışsa, hafif silaha karşı devletin askeri birimleri müdahale eder. Devletin helikopterleri, hatta bir iki yerde savaş uçakları kullanıldı. Tanklar şehirlere sokuldu. Bunlar savaş suçuydu. 

Türkiye Ortadoğu macerasından tamamıyla yekin ayrıldı. 

BM’nin bu şehir suçlarını bir gün savaş suçu olarak ele alınacağına inanıyorum. 

Henüz herhalde ortamı oluşmamıştır. Bunlar hepsi tespit edilmiştir. Nusaybin ve diğer şehirlerin nasıl yakılıp yıkıldığını ortadadır. Cizre’de bodrum katlarında 180’nin üzerinde insanlar canlı olarak yakıldı.

Şuanda bir faşist diktatörlük var. Hitler’i örnek veriyorum. Faşistlerle müzakere yapılabildiği bir örnek yok. Bunlardan demokratik çerçevede bir araya gelmek tekrar, müzakere yürütmek çözüm bulmak düşünülmemeli, biz de düşünmüyoruz böyle bir şey. Yoktur, böyle bir şey olamaz.

Erdoğan ve şurakasının uyguladığı Hitler’in 1930’larda uyguladığı sistemdir. Aynısını yapıyorlar ve Türkiye’de bunlar aynen Hitler nasıl en son kafasına kurşun sıktıysa, bunların da başka çaresi yok, sonuna kadar direnecekler, esnemeyecekler, kırılacaklar sonunda. Bu sorunları demokratik olarak çözmek bunlardan beklemiyoruz.

Ergun Babahan: Kürt gerçeğini görmeden, kabul etmeden inkara dayalı tüm siyasi partilerin Türkiye getireceği sadece felaket olacaktır. Türkiye, Kürt gerçekliğiyle yüzleşmeden demokratik bir toplum inşasını gerçekleştiremez. Bunu gerçekleştirmesi süreç ede ekonomik bir refaha ulaşamaz. Toplum olarak ağır bedel ödemek zorunda kalır. 

Bu mevcut siyasi partilerle CHP ve İYİ Parti dahil, Türkiye’nin Kürt meselesini çözmesi mümkün görünmüyor.”

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.