İstanbul Havalimanı: Bir yanda kum tepeleri, öte yanda yolculuklar

Yeni yapılan havalimanı bütün tartışmaların gölgesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı açılışla, faaliyetlerine başladı. İlk etapta kısıtlı uçuşların yapıldığı İstanbul Havalimanı’nı Ahval olarak yerinde görmek için yola çıkıyorum.

Evvela İstanbul’un neresinden olursanız olun havalimanına gitmek zahmetli bir iş. Ulaşım imkânları kısıtlı. Nasıl gideceğimi bilmediğim için sosyal medya üzerinden İBB Beyaz Masa’ya soruyorum. Bana Havaist-2 hattı öneriliyor. Bu hattın otobüsleri Beylükdüzü TÜYAP’tan kalkıyor. TÜYAP Durağı’na 35 dakikada varıyorum. Bu hattın şu an günde beş sefer gitme hakkı var. Saat 12.00’da bindiğim otobüs Cumhuriyet Durağı ve Bahçeşehir duraklarında durup, yolcu alıp indiriyor.

Onun dışında hiçbir yerde durmuyor. Yolun belirli yerlerinde trafiğe takılıyoruz. Tam 2 saat 5 dakika sonra havalimanı inşaatının başladığı yere geliyoruz. Yani Yenibosna’dan havalimanına varmak 2 saat 40 kadar zamanımı alıyor.

Havalimanını uzaktan görünce fotoğraf çekmeye başlıyorum. Etraf komple şantiyelerle dolu. Her taraf inşaat alanı. Bir yandan kamyonlar kum taşıyor, öbür taraftan işçilerin bir kısmı konteynırların yanlarında bir şeyler yapıyor. Ağaçların kesildiği yerler çok belirgin. Kesilen yerler kahverengi ve ama kesilmeyen yerler yeşil bir dünya olarak karşımda duruyor. Etrafta üniformalı yüzlerce işçi çalışıyor.

 

 

Otobüs devam ediyor. Kaptandan durmasını istesem de “yasak” diyor ve duraklamıyor bile. Uzaktan havalimanının bitmiş denilen yerlerini görmeye çalışıyorum. Ancak havalimanı görünmüyor. Çünkü her taraf şantiye, vinç, kepçe, kamyon ve konteynırlarla kaplanmış durumda…

Yolcuları taşıyan otobüsün gittiği yolun hem sağında hem solunda şantiyeleri ve beton yığınları geçerek ilerliyoruz. Nihayet havalimanın girişine varıyor otobüs. İstanbul Havalimanı-İstanbul Airport yazan girişin solundaki inşaata bakıyorum. Betondan bir kubbe. Otobüsün şoförü, “Burası cami. Daha inşaat halinde. Bakalım nasıl bir cami yapacaklar” diyor.

Otobüs bizi havalimanındaki iç hatlar kapısına getiriyor. Yan yana bir sürü kapı var. Otobüsten inen herkes en yakın olan 2 numaralı kapıya yöneliyor. Uzaktan bağıran güvenlik görevlileri, “O kapı açılmadı. Bu kapıya gelin” diyerek yolcuları 1 numaralı kapıya yönlendiriyor. Yolculardan biri, “Şu kapının devre dışı olduğunu gösteren bir yazı yazan bari. İnsanlar yanlış yere gidiyor” diyor.

Havalimanının içine adım atıyorum. Tavanlar son derece yüksek ve hafif kubbe şeklinde yapılmış. Az yolcu olduğu için etraf neredeyse boş. Havalimanını ilk gören herkes etrafına bakıyor ve hayranlıkla sağı solu görmeye çalışıyor. Yeşil renkli üniformayla gezen işçiler, turuncu rengi üniformayla temizlik görevlisi kadınlar, güvenlikçiler, polisler, mühendisler… Yüzlerce insan bir yerlere koşturuyor.

Etraftaki ışık ve aydınlatma oranı son derece yüksek. Fotoğraf çektiğimde üstteki yazıların yerdeki yansıması pek çok karede çıkıyor. Havalimanına giriş için güvenlik görevlisi, metal eşyaları bırakmamızı istiyor. Çantamı ve eşyalarımı kutuya koyuyorum.

Öncelikle buradaki X- ray sistemi Atatürk havalimanındakine göre daha pratik. Bant daha seri ve insanlar az olduğu için birkaç tane kapı faaliyete açılmış. Ancak eşyalarımı alırken eğilip alıyorum. Boş kutuyu alan güvenlik, kutuyu bant sisteminin yanına kurulu mekanizmaya dâhil ediyor.

“Bu bant sistemi nasıl” diye soruyorum. Güvenlik görevlisi, “Atatürk Havalimanı’ndakinden daha iyi. Orada kutuları iç içe biz koyup tekrar öne yerleştiriyorduk. Burada şu yanda gördüğün kenarlığa atıyoruz. Bant döndükçe boşalan kutunun yerini sonraki kutu dolduruyor. Ancak bir sorun var. Buradaki bant çok aşağıda. Biz eğilip alıyoruz. Bu da bel ağrısına neden oluyor. Şu an yolcu sayısı az. Yarın öbür gün burası ana baba günü olur. O zaman belimiz de tutulur” diye sitem ediyor.

Güvenlik görevlilerine maaşlarının durumunu sorduğumda ise “Biz iyi para alacağız diyerek geldik. Ancak istediğimiz parayı alamıyoruz. Buradaki pek çok güvenlik görevlisi zam bekliyor. Eğer zam olmazsa o zaman toplu halde bir istifa dalgası gelebilir” diyor.  

Eşyalarımı alıp gezmeye başlıyorum. Elinde valiziyle İzmir yolcusu olan Semih Utku isimli bir üniversite öğrencisine yaklaşıyorum.

 

 

Havalimanı hakkında görüşlerini dile getiren Utku, “Yeni havalimanını güzel buldum. Acelem olduğu için etrafı pek gezemedim ama gördüğüm kadarıyla iyi. Fakat buraya gelmek biraz zor oldu. Ulaşım sıkıntısı var” diyor. Sarıyer’den İstanbul Havalimanı’na taksi ile geldiğini belirten Utku, İzmir’e gitmek için indirimli bilet alıp 60 TL ücret ödediğini ama buraya gelmek için taksiye 150 TL vermek zorunda kaldığını söylüyor.  

Havalimanının içinde selfie çeken ve etrafa hayran bir şekilde bakan kadın yolcuya yaklaşıyorum. Kadın isminin Gülsüm olduğunu söylüyor ve havalimanını, “Muazzam, dehşet’ül vahşet ” şeklinde tarif ediyor. “Havalimanının sizi en çok etkileyen tarafları neler?” diye soruyorum.

Gülsüm Hanım, “Bir kere havadar olması çok güzel. Geniş ve büyük olması insanı boğmuyor. Öbür havalimanında tüm check- in yerlerini toplasan buradakinin yarısı kadar etmez. Buradaki engelli asansörü ve merdivenler çok güzel. Ayrıca dediklerine göre bu daha limanın sadece beşte biri. O yüzden her şey ferah feza olacak. Şuraya baksana cam gibi. Baksana yer ayna olmuş, gök ayna olmuş. Gurur duydum” diyor.

Gülsüm Hanım kesilen ağaçlar ve ölen işçiler hakkında da fikir sahibi olduğunu belirterek, “Evet, büyüklerimiz 30 civarı işçinin öldüğünü söyledi. Ancak ölümler sadece havalimanında olmuyor. Kardeşim tersanede çalışıyor. Orada da işçi ölümleri oluyor. Apartman yapılırken de işçiler ölüyor. Yani inşaat yapılırken bir sürü işçi hayatını kaybediyor. Ama herkes o evleri satın alıyor, gemiye biniyor, apartmana yerleşiyor. Kimse çıkıp ‘burada işçiler öldü. Ben bu evde oturmuyorum’ demiyor. Havalimanı inşaatında işçiler öldü. Bu yüzden buraya gelmeyip arabayla Avrupa’nın, Amerika’nın yolunu tutanların olacağını sanmıyorum. Cumhurbaşkanımız daha önce de dedi. Köprüye karşı çıkanlar şimdi tıpış tıpış üzerinden geçiyor. Aynı şekilde burayı da herkes kullanacak” diye belirtiyor.

Bir sağlık kurumunda memur olduğu için soyadını vermek istemediğini söyleyen Gülsüm Hanım, “Bu havalimanını gördükten sonra gerçekten Avrupa’nın bizi kıskandığına bir daha inandım. Arabistan’ın hacılardan aldığı para Amerika’nın kasasına giriyor. O yüzden onlara hiç karışmıyor. Ama buradan kazanacağımız para ülkemizin kasasına girecek. Türkiye’nin kalkınmasını istemeyenler yatırımlara karşı çıkıyor. Üçüncü Köprü ve bu havalimanı İstanbul’u çok kalkındıracak” diyerek sözlerini noktalıyor.

Adının Düzgün olduğunu söyleyen bir yolcuya yaklaşıyorum. Torunlarını görmek için İzmir yolcusu olduğunu söyleyen Düzgün Bey, yeni havalimanının çok abartıldığını söylüyor. Kulelerin ve betonların insanları alt alta, üst üste yaşamaya mahkum ettiğini belirten Düzgün Bey, ülkenin kalkınmasının yolunu ise köy ve kasabaların zenginleşmesinde görüyor.

Herkesin İstanbul’a yığılarak Anadolu’nun çorak bir çöle dönüşeceğini ifade eden Düzgün Bey, “Şimdi insanlar buraya iş için geliyor. İşçi için patronlar da burada işyeri açıyor. Böylece kimse Anadolu’da, Karadeniz’de, Doğu’da kalmıyor. Hâlbuki oralara yatırım olsa insanlar gurbete düşmez. Bu kadar insan gökdelen tepesine çıkmaz. Bu kadar insan bodrumlarda yaşamaz. Şimdi bu havalimanı yeni bir göç dalgası getirecek. Bak şu işçilere… Hepsi yurtdışından gelmiş, belli“ diyerek sitem ediyor.

Havalimanı yapımıyla yaşanan ağaç kıyımı ve işçi ölümlerine değinen Düzgün Bey, “İnsanlar bu havalimanını kullanmaya mecbur. Ben karşı olduğum halde buradan binmek mecburiyetinde kaldım. Sabiha Gökçen’e gidip uçağa binince iş çözülmüyor. Sabiha Gökçen de, Dersim bombardımanında pilotluk yapıyordu. Ancak Dersimliler başta olmak üzere, milyonlarca insan o havalimanını kullanıyor. Kimse boykot etmedi. Şimdi bu havalimanında işçilerin bir kısmı hayatını kaybetti. Ancak diğer işçiler bile çalışmaya devam ediyor. Yarın bir yere uçmaları gerekirse o işçiler de burayı kullanacak. Çünkü mecbur. Başka imkan yok” diyor.

Dersim’deki ağaç kıyımının, havalimanındaki ağaç kıyımından farkının olmadığını dile getiren Düzgün Bey, “Ağaç her yerde ağaçtır. Her yerde ağaca, hayvana sahip çıkmak gerek. Can her yerde candır. İşçi ölümü de, köylü ölümü de olmamalıdır. Ayrıca bu ölen işçilerin ailelerine devlet, mahkemeler ve bu havalimanındaki şirketler sahip çıkmalıdır” diyerek sözlerini bitiriyor.

Havalimanına hayran kaldığını belirten yolculardan biri de Serdar Simay. O da İzmir’e uçmadan önce havalimanının fotoğraflarını çekiyor.

 

 

Dünyadaki pek çok havalimanını gezdiğini belirten Simay, burayı hepsinden hatta Seul Havalimanı’ndan dahi güzel bulduğunu ifade ediyor. Bagaj, check-in, yürüyen merdiven,  X- ray uygulamalarının çok güzel olduğunu kaydeden Serdar Simay, Türkiye’nin bu adımla dünya havacılık sektörüne katkı yapacağını söylüyor.

Serdar beyi yolcu ettikten sonra tabir-i caizse ‘kaynana dikkatiyle’ havalimanını gözlemlemeye çalışıyorum. Havalimanında oturma yerleri güzel ancak ileride olabilecek insan kalabalığı düşündüğümde yetersiz geliyor. Havalimanı için sürekli “son teknolojik gelişmelere uyarlanmış” şeklinde propaganda duyuyoruz. Ancak kocaman havalimanı içinde telefonunuzu şarja takacak bir priz yok.

Havalimanının içindeki iki büfede de satılan yiyecek ve içecekler çok pahalı. Büfe çalışanı “İleride daha pahalı olacak” diyor. Gofret ve bisküviler 6.5 TL. Oysa dışarıda 1.25 kuruş. Tost 14.5 TL, su 6 TL civarında…

Büfelerin yanında insanların oturduğu masa ve sandalyelerin sayısı da şu an fazla görünse de, ileride eksik kalacak. Havalimanına yolcu getiren otobüslerin ücreti şu an indirimli ancak iki ay sonra indirim bitecek.

Göz attığım WC’ler diğer havalimanındakilere benziyor. Pek bir fark yok. Hatta bu kadar büyük bir liman için tuvalet sayısının küçük olduğunu düşünüyorum. Yapılan mescit orta genişlikte ve sakin bir havası var. Abdest yeri orta halli. Tabi buna rağmen bazı işçiler WC’lerin lavabosunda abdest alıyor.

 

 

Havalimanının üst katındaki bölümlerde çalışmalar devam ediyor. Sorduğum birçok görevli kişi ise o yerlerin otel olacağını söylüyor. İşçiler oraların otel olmasını hoş karşılamıyor.

Çalışan bir işçiye “buranın otel olmasını nasıl karşılıyorsunuz?” sorusunu yöneltiyorum. İşçi, “valla dünya kanunu budur. Biz oteli yapıyoruz, zengin gelip yatacak. Biz de gidip şantiyede zahmetler içinde yatacağız. Ne yapalım? Parası olan yatar, parası olmayan batar” diyor.

Havalimanın güvenlik sistemi yüksek düzeyde görünüyor. Epey bir kamera mevcut. Erdoğan ve Atatürk’ün kocaman resimleri duvarda yan yana duruyor. Ortamdaki yüzlerce işçi etrafı temizliyor ve yerleri ayna gibi parlatıyor. Uçakların iniş kalkışını gösteren ekranlar son derece büyük. Giden yolcular üst kattan biniyor, gelen yolcular alt kattan çıkıyor.

 

 

Oraya inmek için yürüyen merdiveni kullanıyorum. Katlar arası yükseklik çok olduğu için merdiven bir hayli yüksek ve hipotenüs açısı dikliğe fazla yaklaşmış durumda…

Ayrıca aşağıya indiğimizde inen yolcuların çıktığı iki kapı var. Yasak denilen yere beni almıyorlar. Ancak bir yolunu bulup içerinin fotoğraflarını çekiyorum. Merdivenleri görebildiğim kadarıyla biraz dar, iki kapısı olması da yetersiz. Bir anda 500 yolcunun gelmesi halinde bir kargaşa yaşanabilir. Valizlerin indiği bant ise Atatürk Havalimanı’ndakine çok benziyor.

İnen yolculara havalimanının eksik ve fazlalığını sorduğumuzda ise herkes aynı şikâyeti dile getiriyor. Evvela yürüme mesafesinin fazla olduğunu söyleyenler çoğunlukta. Yine pist geniş olduğu için uçak iniş yaptıktan sonra 25 dakika kadar pisti gezerek yolcuları getirmiş.

Bu da yolcuların canını sıkmış. Onun dışında otoparkın giriş ve çıkış yolunu da beğenmediklerini söylüyorlar. Parkın yapımı devam ettiği için arabalar havalimanı çıkışında park halinde şu an. Havalimanından çıkan yolcular karşılarında yüzlerce araba görünce bunun pek güzel bir manzara olmadığını dile getiriyor.

Ankara’dan İstanbul’a gelen Ömer Yener ise bu kadar arabanın park halinde olmasını çirkin bir manzara olarak değerlendiriyor.

 

 

Havalimanının şehre uzaklığını bir sorun olarak gören Yener, “Keşke bu kadar uzak olmasıydı. Şimdi buradan gitmek de başlı başına meşakkatli olacak” diyor.

İşlerimi bitirdikten sonra otobüslerin olduğu yere geçiyorum. Otobüs kaptanları arabanın yarım saat sonra kalkacağını söylüyor. Zaman geçiyor ve havalimanından diğer yolcularla beraber ayrılıyoruz.

Sağımda ve solumda şantiye, çalışan işçiler, dozerler, kepçeler, kamyonlar, beton var. Aklımdaysa hayatını kaybeden işçiler ve aileleri var.

Uzaktan havalimanına baktığımda ise 2019’a yetişmesinin biraz zor, hatta neredeyse imkansız olduğunu da düşünmeden edemiyorum.