AB, Türkiye ile ilişkilerde hayal dünyasında mı yaşıyor?

Daha önce Ahval'de yazdığım gibi, AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Avrupa güvenliğini tehdit eden devler Rusya ve Türkiye savaşmaya kararlı Don Kişot tarzı bir figür...

Borell, yıl sonu blogunu, "AB-Türkiye ilişkileri açısından zorlu bir 2020'den sonra önümüzdeki yol...” şeklinde John Lennon'un şu hüzünlü sözünü anımsatan bir notla bitirdi: "Bazıları benim bir hayalperest olduğumu düşünebilir."

Ancak bazıları onu sert bir şekilde yargılayabilir ve Eylül 1938'de Münih'ten döndüğünde bir kağıt parçası sallayarak "barış zamanı" diyen Neville Chamberlain ile kıyaslayabilir.

Son AB zirvesinin sonuçlarına baktığımızda, en azından Türkiye söz konusu olduğunda, iyimser olmak için hiçbir neden yok. Türkiye-AB ilişkilerindeki gidişata ilişkin 15 sayfalık Borrell raporu, üç gün sonra Avrupa Konseyi'nin Doğu Akdeniz ile ilgili 11 maddelik açıklaması, Covid-19, Avrupa’yı kurtarma paketi ve Rusya hakkında iki cümle arasına sıkıştırılarak özenle bölümlere ayrıldı.

Sonuç şuydu; Gümrük Birliği, halk sağlığı, iklimin iyileştirilmesi, terörle mücadelenin yanı sıra bölgesel sorunla konuları da dahil olmak üzere “Avrupa Birliği, Türkiye ile aşamalı, orantılı ve saygı duyulabilir bir şekilde bir dizi ortak ilgi alanına girmeye hazırdı."

Öne çıkan diğer bir konu, Türkiye'deki Suriyeli mülteciler için finansmanın devam etmesiydi, bu şekilde kurt Avrupa kapısından uzak tutulacaktı.

Can sıkıcı Sinderella gibi insan haklarındaki önemli aksaklıklar, AB-Türkiye ilişkisinin ayrılmaz bir parçası olarak "diyalog" ile ele alınmak üzere, üstünkörü bir şekilde anıldı. AB zirvesinden önce Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından Borrell ve AB dışişleri bakanlarına insan haklarını AB-Türkiye ilişkilerinin merkezine koymaları için kapsamlı bir çağrı yapıldı. Üç milletvekili ve 29 kuruluş da benzer bir çağrıda bulundu.

AB Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin olumlu gündemini desteklemek için Ankara’ya yaptıkları ziyaretlerini tamamladılar ancak ziyaretlerinden önce 20 insan hakları örgütünden açık bir mektup aldılar ve onları hukukun üstünlüğü ile temel hakların korunmasına öncelik vermeye çağırdılar.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptıkları görüşmede, Avrupa Konseyi'nin açıklamasında dile getirilen konular yinelendi ve von der Leyen, Türkiye'nin kadınları şiddete karşı korumak için imzalanan İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesiyle ilgili duyduğu endişeyi dile getirdi. Bu durum toplantının başlangıcında garip bir şekilde vurgulandı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Türkiye'deki insan haklarıyla ilgili yayınladığı 84 sayfalık raporda keyfi cinayetler, gözaltındaki kişilerin şüpheli ölümleri, zorla kaybetmeler, işkence, keyfi tutuklama ve on binlerce kişinin “terörist” gruplarla bağlantılı olduğu veya barışçıl meşru konuşmalarla bağlantılı olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmaya devam edilmesini listeledi.

Rapor, AKP hükümetleri liderliğindeki Türkiye'nin insan hakları reformunda "sessiz bir devrim" yaşadığını iddia eden Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İletişim Başkanı Fahrettin Altun tarafından reddedildi. Altun, Cumhurbaşkanının, son yıllarda bölgedeki ve dünyadaki insan hakları ihlallerine karşı sesini yükselten tek lider olduğuna da dikkat çekti.

Fakat görünen o ki, uzun süredir değerler temelli bir topluluk olduğunu iddia eden AB liderliği, Türkiye'deki gelişmelerin gerçekliği ile temasını kaybetmiş ya da görmezden gelmiş gibi görünüyor. Örneğin, Birliğin Avrupa Parlamentosu’nun seçilmiş temsilcileri, Gümrük Birliği'nin güncellenmesinin insan hakları ve temel özgürlüklerle ilgili güçlü koşulluluğa dayanması gerektiğini vurguladılar.

Mart’taki kararda Suriye çatışmasıyla ilgili  olarak da Türkiye'yi, uluslararası hukuku ihlal ederek işgal ettiği kuzey Suriye'den askerlerini çekmeye çağırdı. Ayrıca kararda Kürt nüfusa yönelik etnik temizlik anlamına gelebileceği endişesi ifade ediliyor ve Türkiye’nin Libya ve Dağlık Karabağ’da Suriyeli paralı askerleri kullanması kınanıyor.

Aralık ayı kararında Avrupa Konseyi Türkiye ve Doğu Akdeniz'deki durumla ilgili konularda, Biden yönetimi altında daha güçlü bir yanıt verebilecek olan ABD ile koordinasyon sağlamayı kabul etti. Geçen yılki bir ABD dış politikası beyannamesinde, Joe Biden, bugün demokrasinin 1930'lardan beri her zamankinden daha fazla baskı altında olduğu, otoriterliğin, milliyetçiliğin ve liberalizmin hızlı ilerlemesiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu. Biden’a göre ABD, yolsuzlukla mücadele, otoriterliğe karşı savunma ve insan haklarını ilerletmeyi içeren küresel tehditlere karşı toplu bir eylemi harekete geçirmek için öncü rol oynamalıdır.

Şubat ayındaki Münih Güvenlik Konferansı'a Biden net bir mesaj gönderdi: “Amerika geri döndü. Atlantik ötesi ittifak geri döndü.” Bu mesaj umarım AB’nin Türkiye’den gelen tehdide verdiği yumuşak tepkiyi canlandırabilir...

Türkiye bir kargaşa içinde. Esasen, ülke, modern Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün dayattığı Batı ile mevcut lider Recep Tayyip Erdoğan'ın dayattığı 'İslam' arasında bir çatışma halindedir. Samuel Huntington'ın “Medeniyetler Çatışması?”'nda belirttiği gibi, en bariz ve prototip olarak parçalanmış ülke Türkiye'dir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın’ın Ekim 2012’de İstanbul Forumu’nda yeni bir jeopolitik çerçeve üzerine yaptığı açılış konuşması, Batı’nın laik ve demokratik değerlerinin reddedilmesidir. Yakın tarihli bir çalışma, “Türk Müfredat Ders Kitaplarında Erdoğan Devrimi”, bu ideolojinin Türk eğitim sistemine nasıl dayatıldığını pekiştiriyor.

Covid-19 salgını, ekonomik çöküş ve siyasi desteğin azalmasıyla karşı karşıya kalan AKP hükümeti ipin üzerinde. Soru, AB’nin pozitif gündeminin yaşam desteği sağlayıp sağlamayacağı veya gerçek bir reformun önünü açıp açmayacağıdır.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.