Haz 28 2018

Avrupa Birliği ve yeni Türkiye

Marc Pierini - AB, insan hakları savunucularına, özgür basına ve sivil topluma verdiği desteği artırmalı. Bu, artık muhtemelen seçim öncesinde olduğundan daha zorlu bir görev.

Son rakamlar daha belli değil, ve sayım sırasında sandıklarda yapılan yolsuzlukla ilgili de çok fazla bilgi yok, ama tek bir şey net: Recep Tayyip Erdoğan, artık Türkiye’nin tüm gücü elinde tutan tam yetkili cumhurbaşkanı. Beş yıllık hükümdarlığı sırasında neredeyse hiç hesap vermeyecek.

28-29 Haziran tarihlerinde Brüksel’de buluşacak AB liderleri, Türkiye’deki seçimlerle ilgili tutumlarını belirtmekten kaçamazlar. Ortak bir görüş (herhangi bri görüş olacaksa) oluştururken, dört unsur göz önünde bulundurulacak.

Öncelikle Türkiye’deki seçim kampanyası, tahmin edileceği gibi, adil bir düzende gerçekleşmedi. OHAL altında ve hem şehir hem mahalli seviyede kampanya yürütmeyi, oy vermeyi ve sayımı etkileyen genişletilmiş yetkiler veren yeni bir seçim kanunu çerçevesinde yapıldı.

Erdoğan, devletin imkanlarını sonuna kadar kullandı: Muhalefe liderlerinin televizyonda toplam 22 saat yayını yapıldı, Erdoğan’ın ise 181 saat. Muhalefet mitingleri, hepsi AKP yanlılarının elinde olan ana akım medya tarafından neredeyse hiç yayınlanmadı.

İkincisi, oy verme ve oy sayma operasyonları da benzer bir kaderi paylaştı. Sandıkların doldurulması, son dakikada değiştirilen torbalar dolusu oy pusulaları ve muhalefet gözlemcilerinin sandık başlarından kovulması gibi durumlar yaşandı. Seçime katılımın % 87 olması ise oldukça dikkat çekici.

Cumhurbaşkanı zafer kazandığını hızla ilan ederken, bir yandan da iki mesaj verdi: Kampanyayı unutalım ve “yeni” Türkiye’yle ilerleyelim. Kısacası, oyların geçerliliğini sorgulamaya kalkmayın. Dünyanın geri kalanı için mesaj daha da açıktı: Türkiye, demokrasi konusunda herkese bir ders verdi.

Üçüncüsü, Türkiye artık kurumsal bir otokrasi, gerçek bir hesap defteri yok. Cumhurbaşkanı’nın başbakanı olmayacak, meclisi işin içine karıştırmadan, bir veya birkaç tane cumhurbaşkanı yardımcısı ve bakanlar atayacak.

Ayrıca, hakim atamak konusunda da önemli güçlere sahip olacak. Ülke, AB’den çok farklı bir yörüngede. Yeni hükümet tarzını, AB standartlarıyla uzlaştırmanın yolu yok. Ankara’da, bu standartların yakınından geçecek herhangi bir sisteme dönme niyeti ise hiç yok.

Dördüncüsü ise, Ankara artık daha Türkiye merkezli ve milliyetçi bir tutum izleyecek, özellikle MHP’nin mecliste hatırısayılır miktarda koltuk sayısı garantilediği ve AKP için artık daha da vazgeçilmez hale geldiği düşünülürse.

Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı için oy veren bir takım AKP’lilerin meclis seçiminde MHP’ye oy verdiği aşikar. Milliyetçilik elle tutulur bir ilerleme yaşadı. Bunun neyi anlattığını bir düşünün.

ABD muhtemelen, halihazırda ciddi farklılıkların var olduğu birçok konuda, çok daha sert bildirimler duyacak. AB, İslamofobi hakkında ve mülteciler, vizeler ve Gümrük Birliği’nde yaşaşnan haksızlıklarla ilgili eleştirilmeye devam edecek.

Bİr de, Erdoğan’ın yeniden seçilmesi tam AB’nin başka bir iç krizle –göç ve sığınma- boğuştuğu zamana denk geldi. Konuyla ilgili AB-28 arasında kapsamlı bir anlaşma olmadığından, AB-Türkiye anlaşması bir “model” olarak görülüyor.

Türkiye’deki seçimlere AB’nin ilk tepkisi, ihtiyatlı bir şekilde sonuçları tanımakla oldu, ve acilen hukuk ve temel haklardaki eksiklerin ele alınması gerektiğini ifade etti. Asıl ilginç olan, AB liderlerinin Erdoğan’ın zaferini tanırken kullandıkları ton.

Berlin ve Lahey’in geçtiğimiz yıl ve Paris’in Ocak ayındaki üzücü tecrübeleri, heyecana pek yer bırakmıyor. Türkiye’yle çalışmaya devam etmek istediklerini ifade etseler de, coşkulu bir kucaklaşma havasında değiller, çünkü herkesin aklında hala AB içişleri politikalarına yapılan Türk müdahaleleri var.

Kısa dönemde Türkiye, yeni bir güç altyapısı düzenleyecek. Ekonomik ve mali konularla kimlerin ilgileneceği belli olduğunda belirtiler görülecek. Durum korkunç: iki haneli enflasyon, devasa borç, döviz krizi ve –daha da önemlisi- anlaşılmaz bir sıfır faiz politikası.

Erdoğan’ın yeni hükmü altında ilk önemli yurtdışı ziyareti, 11-12 Temmuz tarihlerinde Brüksel’deki NATO zirvesine olacak. Önemli başlıklar konuşulacak, özellikle de Rusya’dan satın alınan S400 füzeleri ve ABD Senatosu muhtemelen bir takım karşı önlemlerle - Türk Hava Kuvvetleri’ne teslim edilecek F35’leri engellenmek gibi- cevap vermeye hazırlanıyordur.

Bir NATO operasyonu olmasa da, Kuzey Suriye’de IŞİD’e karşı verilen mücadele, Washington ve Ankara arasında tartışma sebebi olmaya devam edebilir.

Brüksel’de AB liderleriyle karşılıklı görüşmeler yapılacak mı, belli değil, ama galip Türk lideriyle, mutsuz AB liderleri arasında rahat olmayan karşılaşmalar mutlaka yaşanacaktır.

AB liderlerinin kafasında sadece mülteciler ve ekonomik faiz konuları değil, çok daha önemlisi, -en azından Belçika, Fransa ve Almanya için- teröre karşı işbirliği yapma konusu var.

Ne de olsa, 1000-2000 arasında AB pasaportlu cihatçı şu anda Türk topraklarında ve açıklanan IŞİD stratejisi, bunları doğdukları ülkelerde ajan olarak kullanılmak üzere Avrupa’ya geri göndermek. Bu yüzden Türkiye’yle işbirliği olmak zorunda.

Uzun vadede AB, Türkiye’yle dengeyi koruyacak en iyi tutum hangisi olur, karar vermek zorunda.

AB’ye giriş konuşmalarına geri dönmenin imkansızlığı düşünülürse –Berlin, Paris, Lahey ve Viyana için konu kapanmış durumda- başlıklar seçim öncesindekilerle aynı: Vize serbestliği, Gümrük Birliği modernizasyonu, mülteciler ve teröre karşı mücadele. Hepsi çok zor konular.

Yine de AB, insan hakları svaunucuları, özgür basın ve sivil topluma desteğini artırmalı. Bu, muhtemelen seçimden once olduğundan daha zorlu bir görev. Eğer AB yumuşak güce inanıyorsa, Türkiye tam d ayeri. Bu ülke çok önemli.