Zülfikar Doğan
Eyl 18 2019

Avrupa’daki Suriyelilere yeşil ışık, 'Yerli-Milli' kredi notunun güven sorunu

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Fırat’ın doğusuna dönük tehdit dozunu artırırken, güvenli bölgede bedava ev vaat ettiği Suriyelilerin sayısını üçe katladı.

5 Eylül’deki konuşmasında Kuzey Suriye’de, Fırat’ın doğusunda oluşturulacak güvenli bölgeye Türkiye’den gönderilecek 1 milyon Suriyeliye bedava bahçeli ev vaat eden Erdoğan, 16 Eylül’de Ankara’da buluştuğu Putin ve Ruhani ile düzenlediği ortak basın toplantısında sayıyı 2 milyona yükseltti.

18 Eylül’de ise Akademik Yıl Açılışı için Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda topladığı üniversite rektörlerine hitap ederken, güvenli bölgeye yerleştirilecek Suriyelilerin sayısını bir kez daha artırarak şunları söyledi;

“Yaptığımız açıklamalarda da ifade ettiğimiz gibi, iki hafta içinde buradan (güvenli bölge)  bir sonuç çıkmazsa kendi hareket planlarımızı devreye sokacağız. Fırat’ın doğusunu güvenli hâle getirmek suretiyle, buradaki güvenli bölgenin derinliğine bağlı olarak 2 ile 3 milyon arasında hâlen Türkiye ve Avrupa’da yaşayan Suriyeli sığınmacı burada iskân edilebilecek. Her iki husus, bizim kadar Avrupa’yı da yakından ilgilendiriyor. Türkiye’nin mücadelesine verilen desteğin samimiyeti ve boyutu, bu sorunların çözümüne veya derinleşmesine yol açacaktır.” 

Güvenli bölge için ABD’ye ay sonuna kadar süre tanıyan Erdoğan, AB’ye ise kapıları açma tehdidini yumuşatarak, “daha fazla para verin, hem kapıları tutalım hem sizdeki Suriyelilerin de 1 milyonunu alalım” mesajı veriyor. 

Erdoğan’ın imzasıyla 18 Eylül’de Resmi Gazete’de yayınlanan 19 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, AB’ye verilen bu mesajı teyit eder nitelikte. Vize Muafiyeti Anlaşması’yla ilgili çalışmaların hızlandırılması, AB’nin talep ettiği ancak yerine getirilemeyen kriterlerin süratle tamamlanmasını içeren Erdoğan genelgesiyle, Türkiye’nin AB ile imzaladığı Mülteci ve Geri Kabul anlaşmalarına bağlılığı bildiriliyor.

2016 Mart’ında AB ile imzalanan Mülteci Anlaşması ve Geri Kabul Sözleşmesi, aynı zamanda TC Vatandaşlarına Vize Muafiyeti ile Gümrük Birliği Anlaşması’nın (GBA) revizyonu müzakerelerine endeksliydi. Ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsü, sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) bahanesiyle temel haklar, düşünce ve ifade özgürlüğü, terörle mücadele yasasında AB ile uyum düzenlemeleri vb. adımlar bugüne kadar atılmadığı için, vize serbestisi ve GBA’da revizyon müzakereleri askıda kaldı. Ekim ayında meclis açılınca gündeme gelecek Yargı Reformu’nun birinci paketi, bu yönde değişiklikler içeriyor.

AB’den mülteciler için daha fazla parasal destek kopartmaya çalışan hükümet, bir yandan da Yerli-Milli Kredi Derecelendirme Şirketi kuruluşuna hız vererek, Türkiye’nin dibe vuran kredi notunu toparlamayı, küresel piyasaları Milli Not’la ikna ederek, dış kaynak sağlamayı hedefliyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, milli reyting kuruluşunun yılsonuna kadar faaliyete geçeceğini açıklarken, bu kuruluşun vereceği notların uluslararası piyasalarda ne ölçüde kabul göreceği, inandırıcılığı tartışılıyor.

TÜİK’in açıkladığı istatistikler, enflasyon, büyüme, işsizlik, güven endeksleriyle ilgili manipülasyon, hesap oyunu iddialarıyla, tartışmalar, sürerken, yerli-milli reyting kurumunun rapor ve analizlerine güvenin nasıl sağlanacağı merak konusu. Nihayetinde milli reyting kuruluşu, resmi kurumların, TÜİK, Hazine, Maliye, Merkez Bankası, piyasa yapıcı özerk kurumların verilerini kullanarak ülke kredi notunu açıklayacak.

Başta Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) olmak üzere, özerk kuruların ne kadar özerk olduğu, Merkez Bankası’nın (MB) bağımsızlığı sorgulanırken, verilerin gerçekliğiyle ilgili soru işaretleri artıyor. Faiz indirmediği için Başkanı bir gecede azledilen, yerine getirilen başkanın Erdoğan’ın söylediği faiz indirimlerini peş peşe ilan ettiği bir MB’nin, para-döviz-faiz politikalarının siyasi iktidardan bağımsızlığına kim inanır? 

Dolayısıyla, iktidar eliyle kurulacak yerli-milli reyting kuruluşunun ne kadar özerk-tarafsız-bağımsız olacağı baştan tartışmalı. Açıklayacağı Türkiye kredi notunun ya da kurumlara vereceği notların inandırıcılık sorunuyla karşı karşıya kalması, sorgulanması kaçınılmaz.

Bu reyting kurumunun açıklayacağı rapor ve analizlerin temel amacı; küresel piyasalarda yatırımcıları etkilemek, doğrudan ya da portföy yatırımlarının, küresel sermayenin Türkiye’ye gelmesini sağlamak olacak. Bunun yegâne yolu bağımsız, verileri güvenilir, siyasi ve jeopolitik risk analizleri şeffaf ve inandırıcı bir yapının ortaya konulması. 

Moody’s, S&P ya da Fitch’in; iç ve dış politik riskler, yeni yönetim sisteminin kurumsal erozyon yanında yönetimde dağınıklığa yol açtığı, inandırıcı bir yapısal ekonomik programın ortaya konulamadığı, bankaların mali bünyelerinin zayıfladığı, batık kredi riskinin arttığı tespitlerine tepki gösteren iktidar, yerli-milli reyting kuruluşunun raporlarının gerçekleri içermesine ne ölçüde izin verecek?   

Açıklanan büyüme hızı verilerindeki çelişkiler, TÜİK’in Haziran 2019 işsizlik rakamlarıyla, İŞKUR’un aynı aya ait kayıtlı işsiz sayısı arasındaki tutarsızlıklar verilerin güvenilirliği tartışmalarının en güncel örnekleri. 

Moody’s, Fitch ve S&P, Temmuz’da açıkladıkları son raporlarda, artan siyasi ve jeopolitik riskleri, ekonomide kurumsal erozyonu ve bankacılık sektöründe risklerin büyüdüğünü gündeme getirerek, Türkiye’nin ülke notunu, 18 banka ile önde gelen 10 holdingin kredi notlarını dip seviyeye indirdiler.  

Moody’s Mart’ta Ba3’e düşürdüğü notu Temmuz’da "yüksek derecede spekülatif" olarak adlandırılan B1'e düşürdü, görünümü negatife çevirdi. Fitch Ratings, Türkiye’nin kredi notunu BB’den, BB-‘ye indirirken, görünümü negatif olarak teyit etti.

Bu notlar açıklandığında BDDK, Hazine ve Türkiye Bankalar Birliği (TBB) yazılı açıklamayla kuruluşların verdiği notların “sübjektif” olduğunu, ekonomide, bankacılık sektöründe risk veya batık kredi sorunu bulunmadığını savunmuşlardı. Ancak TBB 10 Eylül’de enerji sektörüne verilen 47 milyar dolarlık kredinin 12-13 milyar dolarının “sorunlu” olduğunu, yeniden yapılandırılacağını kamuoyuna duyurdu. Daha önce de iki özel enerji şirketinin takibe düşen 8 milyar dolarlık kredi borcu yapılandırılmıştı. Dolayısıyla bankaların sadece enerji sektörüne açtıkları kredilerin neredeyse yarısının riskli-batık olduğu resmen kabul edildi. Ardından, Moody’s, S&P ve Fitch’i teyit eden, “itiraf” diyebileceğimiz aşağıdaki açıklama ise 17 Eylül’de BDDK’dan geldi: 

“Bankacılık sektöründe takip hesaplarına aktarılması gereken, ağırlıklı olarak inşaat ve enerji sektörlerine kullandırılmış, toplam 46 milyar TL büyüklüğünde kredi tespit edilmiştir. İlgili bankalara 2019 yılsonuna kadar söz konusu krediler için gerekli sınıflama değişikliklerinin yapılması ve beklenen kredi zarar karşılıklarının ayrılması konusunda bildirimde bulunulmuştur.

Temmuz 2019 banka finansal tabloları kullanılarak yapılan ihtiyatlı etki analizleri sonucunda, sektörün yüzde 18,2 olan sermaye yeterlilik rasyosunun yaklaşık 50 baz puan kadar düşerek yüzde 17,7 seviyesine gerilediği, takibe dönüşüm (batık kredi) oranının ise yüzde 4,6’dan yüzde 6,3 seviyesine yükseldiği tespit edilmiştir. Bilindiği gibi, sermaye yeterlilik rasyosu Basel III kriterlerinde yüzde 8 olduğu halde, ülkemizde ihtiyatlı bir yaklaşımla yüzde 12 olarak uygulanmaktadır. Mali bünye çalışmaları neticesinde hesaplanan oran, her iki seviyenin de oldukça üzerindedir.”

BDDK’nin açıklaması, yasal takipteki batık kredilerin Temmuz itibarıyla kayıtlarda göründüğü gibi 119 milyar TL değil, gerçekte 165 milyar TL olduğu anlamına geliyor. Yılsonuna kadar batık kredilerin daha da artması, bankaların mali yapılarının daha da bozulması sürpriz olmaz. Dolayısıyla, uluslararası kuruluşların notlarına “ekonomimize diz çöktürmek isteyen dış güçlerin oyunu” diye tepki gösteren iktidar, gelinen noktada tablonun krize gittiğini, risklerin büyüdüğünü, kredi notu indirimindeki gerekçelerin doğruluğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Yılsonuna kadar tamamlanacağı öngörülen modelde, kamu ve özel bankalar ile Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği (TSPB), Türkiye Katılım Bankaları Birliği’nin (TKBB) oluşturacağı ortak şirket, 2007’den bu yana Türkiye’de faaliyet gösteren, Japonya Kredi Derecelendirme kuruluşu JCR’ın Türkiye temsilciliği, ‘JCR Eurasia Rating’in hisselerini satın alacak. Böylece JCR Eurasia Rating “Yerli-Milli Reyting Kuruluşu” olacak. Yabancı bir kuruluşun hisseleri alınarak, iktidar kontrolündeki kamu bankalarını, katılım bankalarını bu kuruma ortak edip, iktidarın atayacağı kişilerin yöneteceği milli reyting şirketi, ne ölçüde iktidardan bağımsız olacak sorusunun yanıtı bugünden belli.

Bir anlamda “kendi pişirip kendisinin yiyeceği” ya da “kendisinin söyleyip, kendisinin dinleyeceği” bir reyting kurumuna, aktarılacak kaynağın israfı yanında, vereceği kredi notlarına küresel piyasalarda kimsenin inanıp, itibar etmeyeceği, Türkiye’den başka müşterisinin olmayacağı çok açık.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.