AB'nin Türkiye konusunda karar vermesinin zamanı geldi

Avrupalı liderler 25-26 Mart tarihlerinde, tarihsel olarak dip noktada bulunan Türkiye ile ilişkilerini yeniden ele alacaklar ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde artan otoriterlik ve kötüleşen ilişkiler nedeniyle Türkiye‘yi eylemlerinden dolayı cezalandırıp cezalandırmayacaklarına karar verecekler. 

Aralık zirvesinde, Avrupa Konseyi bir kez daha Türkiye konusundaki kararı erteledi. Sonuç kısmında, "AB, Türkiye ve Doğu Akdeniz'deki durumla ilgili konularda ABD ile koordinasyon sağlamaya çalışacaktır" dedi. Bu şekilde ceza Joe Biden'a bırakılmıştı. Ancak saygınlığı için AB kendi kararını kendisi vermeli.

AB Yüksek Temsilcisi ve Komisyon, AB-Türkiye siyasi, ekonomik ve ticari ilişkilerine dair mevcut durum ve nasıl ilerleneceğine ilişkin araçlar ve seçenekler hakkında bir rapor sunmaya davet edildi. Bu yüzden, Josep Borrell'in söyleyeceklerini duymak için hepimiz nefesimizi kesmiş şekilde bekliyoruz.

Umarım “daha ​​yapıcı bir diyalog” arayışıyla gerçekleştirilen Moskova ziyaretinden daha olumlu bir yanıtla karşılanır. Borrell, "Rus hükümetinin ilişkilerimizdeki farklılıkları ele almak ve olumsuz eğilimi tersine çevirmekle ilgilenip ilgilenmediğini ilkeli diplomasi yoluyla test etmeyi" amaçladığını söylemişti.

İnsan hakları sorunları ve temel özgürlükler ziyaretinin merkezindeydi, ancak Alexei Navalny’nin derhal ve koşulsuz serbest bırakılması çağrısı da dahil olmak üzere çağrıları sağır kulaklara düştü. Bunun yerine, "agresif bir şekilde sahnelenen" bir basın toplantısı yapıldı ve üç AB diplomatı sınırdışı edildi. 

Arzulu bir düşünceye dalmak yerine, Financial Times'ta, "Vladimir Putin'in acımasız üçüncü eylemi" şeklindeki bir değerlendirme Borrell'i hayal kırıklığından kurtarabilirdi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Ocak ayındaki görüşmesinden yola çıkarak, muhtemelen aynı hatayı yapacak.

Almanya Başbakanı Angela Merkel'in yönetiminde AB, bazı çevrelerde Kutsal Kase avıyla neredeyse aynı statüyü kazanan Türkiye ile “olumlu bir gündem” benimsedi.

Şubat ayında Alman Marshall Fonu, "olumlu bir gündem arayışında" başlığıyla düzenlediği webinarda AB-Türkiye Forumu Başkanı Hırvat Parlamento Üyesi Željana Zovko Almanya ile yapılacak birkaç telefon görüşmesinin yeterli olmadığını söyleyerek bir gerçekçilikten bahsetti. 

Türkiye, sivil toplum, gazeteciler ve protesto hakkı konularından dediklerini yapmalı ve gelişmeler göstermelidir.

Geçen Çarşamba Atlantik Konseyi tarafından AB-Türkiye ilişkilerine dair uzun vadeli bir perspektif üzerine düzenlenen bir webinarda ortak çıkarlar, ticaret, göç ve güvenlik konularında bir fikir birliği ortaya çıktı, ancak konuşmacılardan biri somut konulara odaklanılması çağrısında bulundu. Evet, gerçekten, hadi yapalım

Josep Borrell’in insan hakları meseleleri ve temel özgürlüklere vurgusu, Biden yönetiminin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne geri dönüşü ve “demokrasi, insan hakları ve eşitlik merkezli bir dış politika”ya yeniden bağlı olduğunu açıklamasıyla örtüşüyor. Prensip olarak bu durumun ABD'yi Türkiye ile bir çatışma rotasına sokması gerekiyor, ki Başkan Biden, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la henüz bir telefon görüşmesi yapmış değil.

Erdoğan, AB-Türkiye ilişkilerini yenilemek amacıyla, ortaya çıkmasıyla çoktan öldüğü kabul edilen bir İnsan Hakları Eylem Planı sundu. Katıldığım üç webinardan hiçbirinde (ikisi Atlantik Konseyi ile birlikte) Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına uymayı reddetmesi ve Kürt lider Selahattin Demirtaş ile insan hakları savunucusu Osman Kavala’nın serbest bırakılması konusu ele alınmadı. Sonuçta Türkiye, Rusya gibi Avrupa Konseyi üyesidir ve Mahkeme'nin kararlarına uymak zorundadır.

Erdoğan'ın Merkel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'le yaptığı telefon görüşmelerinin de gösterdiği gibi, Türkiye için en önemli konu, 18 Mart 2016 tarihli anlaşmanın uygulanmasıdır. O anlaşma Türkiye'deki Suriyeli mülteciler için taahhüt edilen 6 milyar Avro, vize serbestisi, Gümrük Birliği'nin yükseltilmesine yönelik adımlar ve katılım sürecini “yeniden canlandırma”yı kapsıyor. 

O anlaşma, Angela Merkel'in 2015'te aldığı yanlış bir kararla Avrupa'nın kapılarını bir milyondan fazla Ortadoğulu mülteciye açma bir yanıt olarak ortaya çıktı. Bu da birkaç kez İstanbul'a gitmesine ve Erdoğan'a göçü durdurması için teşvikler sunmasına neden oldu. Geçen Temmuz ayında bu rakam 485 milyon Euro arttı, ancak Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakcı'nın Çarşamba günü açıkça belirttiği gibi, anlaşmanın yenilenmesi gerekiyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.