Müslümanlar Avrupa toplumlarıyla bir arada yaşayabilir mi?

Güçlü ve işlevsel bir toplumun özelliği, mevcut durumu anlama ve gelecekteki zorlukları öngörebilmesinin yanı sıra siyasi, kültürel ve ekonomik olarak hayatta kalmak için uygun stratejiler bulma yeteneği olabilir. Çağdaş Avrupa toplumlarında, çok sayıda toplumsal sorun ortaya konuyor ve ciddiyetle tartışılıyor. Bunlardan biri de İslam'ı ve Müslümanları kendi toplumlarına nasıl entegre edecekleridir.

Uzlaşmacı söylemler çoğu kez popülist niteliktedir. Öncüler sık ​​sık Ortadoğu'nun, İslam'ın veya Müslümanların Avrupa üzerindeki tarihsel etkisini önemsememeye çalışıyorlar ve bunun tersi de geçerlidir. "Hıristiyan alemi ve İslam" arasındaki Ortaçağ çatışmaları ve savaşları yalnızca dine indirgenirken, tarihsel gerçekler genellikle göz ardı ediliyor.

Örneğin, Fransız krallarının Osmanlı İmparatorluğu'nun yardımıyla Habsburg İmparatorluğu'nu yenilgiye uğratma niyetinde oldukları hemen hemen hiç dile getirilmez. Kısacası, Avrupa-İslam tarihsel gerçeklikleri gibi çağdaş gerçekler ve ilişkileri de, kamusal alanda dile getirilenden çok yönlü ve karmaşıktır.

Avrupa'da yaşayan Müslümanlar sadece dini kimliklerine indirgenemezler. Bununla birlikte, bugün Avrupa’daki birçok Müslüman göçmen ve çocukları, ebeveynlerinin anavatanlarının izlediği diaspora politikalarından etkilenmektedir.

Bu nedenle cazibenin ötesindeki Avrupalı ​​partiler ve popülist politikacılar bu gerçeği çoktan kavradılar ve ortak inisiyatifler yoluyla bir topluluk yaratmaya çalışıyorlar. Bu aynı anda iki siyasi cephede mücadele etme girişimidir. Bir yandan Müslümanları büyük bir tehlike olarak gören sağcı popülist parti ve grupların güçlenmesine karşı çıkarlarken, diğer yandan da amaçları

Avrupa'daki Müslüman diasporayı kendi kontrollerine almak olan İslamcı popülist partilerin etkisini geri püskürtmeye çalışıyorlar.

Buradaki zorluk, Avrupa’da yaşayan İslam ve Müslümanların bu oldukça heterojen algılarını, görüntülerini ve fikirlerini anlamak ve ayrı ayrı incelemektir. Söylemeye gerek yok, Avrupa ulus devletleri bu heterojenliğe farklı çözüm yolları buldular.

Bununla birlikte, her ulus devletin davası kendi başına ilginçtir ve önemli anlayışlara sahiptir. Büyüdüğüm Avusturya’daki İslam'a ve Müslümanlara odaklanalım.

İslam, Habsburg monarşisi zamanından beri Avusturya tarihinin ve toplumunun bir parçası olmuştur. Bosna-Hersek'in 1908'de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından ilhakı, büyük bir Müslüman nüfusunun yeni tebalar olmasına yol açtı. Rus çarlık imparatorluğunun örneğini takiben, imparatorlar Müslümanları ve dinlerini hukuk sistemine entegre etme girişiminde bulundu.

Avusturya imparatorluk dönemindeki halkların dinsel ve kültürel çeşitliliği, I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi ve iki savaş arası döneminin yanı sıra Nasyonal Sosyalistlerin yükselişi ile sona erdi. 2. Dünya Savaşı'nın sonunda veya Soğuk Savaş'ın başlangıcında Avusturya, yeni bir kimlik bulma sıkıntısıyla karşı karşıya kaldı. Gerçek Avusturyalı kimliği konusundaki tartışmalar 1960'lardan 1990'ların ortalarına kadar devam etti.

1960'lı yıllarda Türk ve Yugoslav misafir işçilerin göç etmesiyle Avusturya'daki Müslümanların sayısı arttı. 1960'larda Türk ve Yugoslav Müslümanlar, dini ihtiyaçlarını karşılayan ve aynı zamanda yasal meseleleri ele alan Müslüman Sosyal Hizmet Derneği'ni (Moslemischer Sozialdienst) kurdu. Dernek 1971'de, 1912 İslam Kanunu'na dayanarak bir dini cemaat ve tüzük kurma izni için başvuruda bulundu. 1979'da Avusturya'daki İslami Dini Cemaat bir kamu kuruluşu olarak kuruldu.

Dini kurumlarla birlikte siyasi dernekler de kuruldu. Örneğin, 1960'larda Avusturya ve Almanya'daki göçmen Demokrat Parti üyeleri Türk-İslam derneklerine sığındı. Burada Avusturya veya Almanya'daki ilk Türk göçmen derneklerinin dini ve siyasi kurumlar arasında bir tür melez yapı olduğunu belirtmek gerekiyor.

Türkiye'deki İslamcı partiler 2002'de AKP iktidara gelene kadar Türk ordusu tarafından defalarca feshedilmeye veya kapatılmaya zorlanırken, Avusturya'da dine açık laiklik anlayışı bunların daha kolay gelişmelerini sağladı. Bu, Milli Görüş'ün veya Süleymancilerin Avusturya ve Almanya'daki Türk Müslümanların önemli dini ve siyasi temsilcileri olmalarına yol açtı.

1980'lerden itibaren Avusturya ve Almanya'daki Türk göçmen toplumunda önemli bir değişim yaşandı. Aynı dönemde sağ popülizm de arttı. İki gelişme de birbiriyle ilişkilidir. Türk göçmen çocukların ekonomik ve eğitimsel gelişimi artık görmezden gelinemezdi.

2011 yılında Almanya'da 80 binden fazla şirket Türk göçmenlere aitti. Türk kökenli Alman veya Avusturyalı politikacılar, onlarca yıldır kamusal yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldiler. 1960'lardan gelen Türk göçmenlerin çocukları da eğlence sektöründeki yerini aldı. Yine de Avusturya ve Almanya'da hala işsiz durumda ve eğitim düzeyi düşük Türkler var.

Ancak bu gelişmeler, misafir işçi algısının değişmesine neden oldu. Türk göçmen toplumunun yükselişi ve görünürlüğü, sağcı popülistler tarafından kendi toplumlarının içine sızma olarak değerlendiriliyor. Görünüşe göre, 1970'lerde gelen konuk işçilerin yanı sıra üçüncü veya dördüncü kuşaktaki çocuklarının çoğunluğunun topluma entegre olmaya isteksiz oldukları varsayılıyor. Diğer bir deyişle, misafir işçilere yönelik şüphecilik ve önyargı, onların torunlarına da aktarılıyor.

Özetle, çoğunluk olan toplumun ve Türk-Müslüman göçmen toplumunun belirli kesimlerinde birbirlerine karşı kısmen tek boyutlu ve önyargılı bir görüntü olduğu söylenebilir. Bu hiçbir şekilde umutsuzluğa sürükleyecek bir durum değildir. Aksine, bu, Avusturya ve Almanya’nın farklı siyasi ve sosyal bağlamlarında Türk-Müslümanlarla Müslüman olmayanların bir arada yaşamalarının gerçekçi bir resmini sunmak için bir nedendir.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.