Bihter Okutan
Oca 26 2018

ABD ile ilişkiler birçok kez testten geçti, bu kez farklı mı?

 

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler kırılgan bir hatta ilerliyor. İki ‘stratejik ortak’ birbiri ardına patlak veren krizlerle biteviye testten geçiyor.

Çatışan çıkarlar, hem stratejik ortaklık tezini, hem Türkiye'nin NATO üyeliğini hem de ABD’nin İncirlik’teki askeri varlığını sorgulatıyor.

Her iki taraf da birbirine güvenini ve sınırlarını, sahada ve retorikte hemen her gün yeni bir teste tabi tutuyor.

Peki Türkiye Sovyetler Birliği tehdidine karşı kendini tam olarak Batı bloğunda tanımlamaya başladığı II. Dünya Savaşı’ndan bu yana, ABD-Türkiye ilişkileri hangi krizleri atlattı ya da hangi krizlerde boğuldu?

Ankara-Washington ilişkilerindeki milatlardan biri 1952’de Türkiye’nin NATO üyeliğine kabul edilmesi.

Türkiye NATO’nun koruma şemsiyesi altına girerken bir yandan da ABD’nin bölgedeki en kilit müttefiki ‘payesi’ni alacaktı.

Türkiye’de ABD ile müttefikliği savunanların yanısıra anti-ABD bir kamp hep var oldu.

NATO üyeliğini de bu karşıtlık içine dahil edenlerin ana tezi, üyeliğin iç siyasetle ilintili bir tercih olduğu ve Sovyet düşmanlığı, dolayısıyla da antikomünizm üzerine inşa edildiği yönünde.

 

NATO

 

Siyaset bilimci Barış Doster’in, “Türkiye’de NATO Karşıtlığının Tarihsel ve Siyasal Kökenleri” çalışmasına göre, NATO üyeliğini savunanlar, üyeliği bir tercih değil zorunluluk olarak addederken, karşı çıkanların tutamaç noktaları ise Johnson Mektubu, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Türkiye’ye uygulanan silah ambargosu ve NATO’daki kimi müttefiklerin PKK’ya verdiği destek.

Hatta NATO üyeliğini, Türkiye’nin ulusal bağımsızlığı ve milli egemenliğine tehdit gören sol bakış açısı, bugün gemisini Batı’lı değerlerden uzaklaştırarak daha otokratik, yer yer de İslamcı çizgiye sürükleyen AKP iktidarına itiraz edememenin baş sebebine dönüşüveriyor.

Şimdi buna Suriye üzerinde yaşanan gerilim, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili AKP hükümetinin ABD’yi yarı aleni yarı örtülü ‘fail’ ilan etmesi, Fetullah Gülen’in iade edilmemesi, karşılıklı vize işlemlerinin gönülsüzce yürütülmesi ve hatta iki ülke liderlerinin telefon görüşmesinin içeriği konusunda bile büyük gürültü koparan suçlamalara girişmesi de eklenmiş vaziyette.

 

darbe girişimi

 

Üst üste binen krizlerle yorgun düşen ABD-Türkiye ilişkileri, müttefiklik bağının ana tutkalı NATO üyeliğini bile hem içte hem dışta sorgulatır hale getirmiş vaziyette.

Türkiye’nin Rusya ile S-400 füze savunma sistemi alımı anlaşması gibi adımlar, bir nevi bu bağı koparma isteğinin yedi düvele ilanı algısı yaratırken, ABD’nin daha itidalli davrandığını ve Türkiye’ye gemileri yakacak bir bahane vermemek için çaba gösterdiğini söylemek zor olmaz.

Türkiye’nin NATO üyeliğini sorgulamaya kadar götüren yorumlar, Türkiye’nin 20 Ocak’ta Özgür Suriye Ordusu’ndan (ÖSO) 14 bin militanın katılımıyla başlattığı ve ABD’nin bir diğer müttefiki YPG’yi hedef alan Afrin operasyonu ile en yüksek perdeden dillendirilir oldu.

Türkiye’nin ‘Afrin’den sonraki hedef Menbiç’ açıklaması, iki ülke askerinin karşı karşıya gelmesi riskini de beraberinde getiriyor.

 

afrin

 

Makul yorumlardan bazıları ise,Türkiye’nin NATO’dan uzaklaştırılarak Rusya’ya ve İran’a itilmesine karşı uyarılarda bulunuyor. Bu iki ülkenin ABD’nin ‘düşman’ algısındaki tarihsel ve güncel konumu tartışmaya açık olmasa gerek.

Rusya, ABD-NATO koruması altında Soğuk Savaş boyunca diş geçiremediği, geçirse belki de Çar döneminden bu yana Akdeniz’e sorunsuz bir şekilde süzülme mega idealini gerçekleştireceği bir Türkiye hayaline bu denli yaklaşmışken, bu ihtimale göz yumulması pek olası görünmüyor.

Türkiye-ABD ilişkilerini derinden sarsan geçmiş krizlere yeniden dönersek, 1962 yılında Türkiye’ye yerleştirilen ve ABD-Sovyet hattında 13 gün sürecek bir pazarlığın ana unsuru olan nükleer başlıklı 15 Jüpiter füzesinin neden olduğu krizi hatırlamak önem arz ediyor.

Her şeyden öte Türkiye, füzelerin nükleer başlık taşıdığından habersizdi ki bu durum Ankara’yı Sovyet rejiminin açık hedefi haline getiriyordu.

 

küba krizi

Küba Füze Krizini şahin kanada rağmen barışçıl yollarla çözen ABD Başkanı Kennedy

Jüpiter’e karşı, Sovyetler de Küba’ya SS4 füzeleri yerleştirince, Türkiye bir anda ABD-Sovyet nükleer restleşmesinin ortasında kalıvermişti.

Kruşçev, Jüpiterler Türkiye’den sökülmedikçe, Küba’daki SS4’leri çekmeyeceğini dünyaya ilan etmişti. Türkiye’nin merkezinde olduğu bir nükleer savaş ihtimali ufuktaydı.

Dahası, ABD’nin gerilimi düşürme politikası izlememesi halinde, Türkiye’nin Sovyetler’in misilleme saldırısının hedefi haline gelmesi işten bile değildi.

13 gün süren krizin ardından, Jüpiterler Türkiye’den SS4’ler Küba’dan söküldü ancak hükümete ‘demode’ oldukları için söküldükleri söylendi. Türkiye’nin nükleer felakete sürüklenmesine ramak kala biten kriz, ABD-Türkiye ilişkilerini sorgulatan bir kriz olarak kayıtlara geçti.

ABD, Türkiye’nin bir nükleer savaş durumunda, Sovyet nükleer saldırısına maruz kalma ihtimalinin önüne geçmemekle itham edilirken, ilişkileri sorgulatan ve bugünkü ABD karşıtlığının tohumlarını atan ikinci kriz, Türkiye’nin 1964 Kıbrıs Harekatı’nın hemen öncesinde dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’un Ankara’yı uyaran mektubuyla patlak verdi.

İnönü’ye hitaben yazılan mektupta Johnson, “... dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler doğurabilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından izlenmesini, hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile uyuşur saymıyorum.

Yıllar boyunca Türkiye'yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticeleri olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının hükümetiniz bakımından doğru olduğuna gerçekten inanıp inanmadığınızı size sorarım.

Bundan ötürü böyle bir harekete girişmeden Önce, Birleşik Amerika Devletleriyle tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim" diyordu.

 

johnson mektubu

 

Johnson o mektupta Türkiye’nin ‘NATO vecibelerini’ şu sözlerle hatırlatıyordu:

“Diğer taraftan Baş Başkan, NATO vecibelerine de dikkatlerinizi çekmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs'a vaki olacak Türk müdahalesinin Türk- Yunan kuvvetleri arasında askeri bir çatışmaya götüreceği konusunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır. Dışişleri Bakanı Rusk, Lahey'da yapılan son NATO Bakanlar Kurulu toplantısında Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaşın kelimenin tam anlamıyla düşünülemez olarak kabul etmesi gerektiğini söylemişti. NATO'ya iltihak esası icabı olarak, NATO memleketlerinin birbirleriyle savaşamayacaklarını benimsemek demektir.”

İnönü, mektuba verdiği yanıtta üslubu ‘tepeden inmeci’ bulduğunu açıkça ifade ediyor ve Türkiye’de yarattığı hayal kırıklığını anlatıyordu.

Küba krizi hatırlatması da yapan İnönü, o zamandan beri ABD’nin ne kadar güvenilir bir müttefik olduğu üzerinde yürüyen tartışmaya işaret ediyordu.

Johnson Mektubu’nun, ABD’nin Ankara’yı sanıldığı kadar hayati bir müttefik kategorisinde değerlendirmediği algısı yarattığı hayli yaygın bir kanıya dönüştü. Hatta, NATO üyeliği ve ABD’ye güvenin sorgulanması bu mektupla zirve yaptı da denebilir.

Çok değil 11 yıl sonra iki ülke arasındaki ilişkiler yeni bir teste tabi tutulacaktı. Odak noktası yine Kıbrıs meselesiydi.  

Tarihler 1974 yılını gösterdiğinde, Yunanistan’ın Kıbrıs’ı topraklarına katma ihtimali ve Türk toplumuna yönelen saldırılar nedeniyle Türkiye’nin Kıbrıs Harekatı’nı gerçekleştirmesi, bir kez daha ABD ile ilişkileri kökünden sarstı. Bir Kıbrıs Türk devleti kurulurken, terazinin diğer gözünde ABD ile dibi gören ilişkiler bulunuyordu.

1975’te yürürlüğe giren ve üç yıl sürecek ABD silah ambargosunu tetikleyen harekat, iki ülke arasındaki ‘müttefiklik’ ilişkisini bir kez daha sorgulatacaktı.

Ankara, silah ambargosuna İncirlik’i ABD kullanımına kapatıp NATO kullanımına açık bırakarak yanıt vermiş, bu yaptırım 12 Eylül 1980 darbesinin ardından geri alınmıştı.

 

incirlik

 

Bu nedenle Kıbrıs Barış Harekâtı, Küba Füze Krizi ve 1964 tarihli Johnson Mektubu’ndan sonra Türk kamuoyunda NATO’nun ve ABD ile ilişkilerin sorgulanmasına neden olan üçüncü olay olarak kayıtlara geçti.

Her ne kadar dönem dönem gerilimler yaşansa da, 1980 darbesi sonrası ABD ile ‘balayı’ tadında yürütülen ilişkilerde önemli kırılma noktası, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından Bush yönetiminin Irak’ı günah keçisi ilan edip II. Körfez Harekatı’na girişmesinin hemen öncesinde yaşandı.

Operasyon için Türkiye’nin kapısını çalan ABD’li yetkililer, ABD askerinin Türkiye toprakları üzerinden Irak’a girişi için izin talep ediyordu.

Türkiye’den stratejik ve lojistik her türlü desteği vermesi de bekleniyordu. Ankara’dan beklenti hayli yüksekti. Ülkenin hava, kara ve deniz ulaşımının ABD’nin emrine amade edilmesi bekleniyordu.

Abdullah Gül’ün başbakanlığında iktidara gelen AKP, o dönem içindeki parçalı yapısı ve ABD karşıtlığının etkisiyle 1 Mart 2003’te ABD taleplerini içeren tezkereyi veto etti.

 

abdullah gül

1 Mart tezkere oylaması sırasında Abdullah Gül

Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün tezkerenin geçmemesine, ‘Türkiye çıkarları ile uyumlu değil’ eleştirisi getirmesi ise özellikle dikkat çekiciydi.

Her ne kadar ABD, Irak’a operasyon için Türkiye hava sahasını kullansa da, tezkerenin geçmemesi ABD’nin sahadaki planlarını değiştirdiği ve ABD kayıplarını arttırdığı gerekçesiyle iki ülke arasındaki ilişkilerde bir başka hoşnutsuzluk sebebi olmuştu.

O dönem de ABD medyasında ve hükümetinde Türkiye'ye yönelik eleştiriler yer almıştı ancak bugün Türkiye'nin Menbiç'e girme tehdidinde bulunması ilk kez iki 'müttefik' orduyu karşı karşıya getirme riskini beraberinde getiriyor. 

Bu nedenle, Türkiye-ABD tarihinin 'en kötü krizi' yorumları yapılıyor. Ankara'nın Kuzey Suriye'de bir Kürt koridoru oluşturulmasına izin vermeyeceğini 'öfkeli' biçimde ortaya koyduğu bu tehditler silsilesinin ABD'de ne tür bir etki yaratacağını öngörmek zor. 

İçte şovenist bir söylem benimseyen AKP ve medyası, bir yandan İncirlik'in ABD'ye kapatılması çağrısı yapıyor, öte yandan 'en büyük düşmanımız ABD' algısını körüklemeye devam ediyor. 

Yakın zamanda Almanya ile yaşanan krizde, Berlin yönetimi 'nazikçe' İncirlik'i terk etmeye zorlanmış ve Almanya kendine yeni askeri üs ülkesi olarak Ürdün'ü seçmeye mecbur edilmişti.

ABD'ye de 'kapı gösterilir mi' bilinmez ancak, meselenin ABD'nin Ortadoğu'da yeni bir askeri üs bulmakta zorlanması değil, jeostratejik bir cephe olarak Türkiye'yi kaybetmeyi göze alıp alamayacağında kilitlendiğini belirtmekte fayda var.

Zira başkanlıkta birinci yılını dolduran Donald Trump'ın öngörülebilir bir başkan olduğunu söylemek de pek mümkün değil. 'Önce Amerika' sloganı ile hayli agresif bir çizgi izleyen Trump'ın ABD kurulu düzenini ne denli dinleyeceği ve Türkiye'nin tehditlerine ne denli kulak asacağı merak konusu.

Diğer yandan Erdoğan rejiminin blöf kabiliyeti de hafife alınmamalı. Zira, kavgalı oldukları ile çıkarlar etrafından yeniden biraraya gelebilme kapasitesi açısından AKP liderliğinin 'esnek' olduğu aşikar. 

Bu nedenle, ABD ile 'kafa kafaya' gelinse de geri dönüşü imkansız yola girme konusunda Türkiye'nin de can attığı söylenemez.

Son olarak, ABD siyasetinin makul seslerinin, bölgede Rusya ve İran atının daha fazla oynatılmaması telkinleri sonucunda, Türkiye'nin taleplerinin kısmen karşılandığı bir çözüm ihtimali de pek uzak değil.