Ömer Taşpınar
Kas 20 2017

Türk-Amerikan ortaklığı için bir vefat ilanı

Türkiye ve Amerika’nın güvenilir ortaklar olarak yolun sonuna geldiklerini kabul etme zamanı geldi. Bir zamanların stratejik ittifakından geriye pek bir şey kalmadı. Bu ortaklığın artık bir formalite evliliği haline geldiği söylenebilir.

Ama bu kabul edildiğinde dahi, bu birlikteliğin ne tür bir boşanmaya doğru gittiği sorusu var: anlaşmalı mı, yoksa çirkin bir boşanma davası mı? Bu formalite evlilikte makul bir özellik bulmak giderek zorlaşıyor. Bu gerçeği ne kadar çabuk kabul edersek beklentilerimizi yönetme konusunda o kadar başarılı oluruz. Burada sadece “formalite” bir ortaklıktan “işlemsel” bir ortaklığa geçişten bahsetmiyorum. Nihayetinde bütün ilişkiler işlemseldir. Uluslararası ilişkilerde koşulsuz sevgi diye bir şey yoktur.

En stratejik ilişkiler dahi karşılıklı beklentiler üzerine kuruludur. Ve son zamanlarda, iki taraf arasında pek bir işlem — hatta yapıcı diyalogdan bile — bahsedemeyiz. Ankara ve Washington arasında tanık olduğumuz şey karşılıklı olarak teminatı verilmiş bir hayal kırıklığı. Son bir yıl içerisinde gerçekleşen sinir bozucu olayları göz önüne alın.

Bu liste oldukça uzun: Amerika’nın Suriye’li Kürtler ile silahlı aşk macerası, “Gülen’i beklerken” isimli hikaye, “Zarrab’ın itirafları” başlıklı korku yapımı, Erdoğan’ın korumalarının (yakınlarda sinemalarda) Uzak Doğu sporları performansı, Erdoğan’ın Putin ile olan aşkı — buna “Gri’nin S-400 Tonu” diyebiliriz ve Türkiye’nin ev içi şiddet alışkanlığının sebebiyet vermiş olduğu iki ülke arasında karşılıklı olarak vatandaşları uzaklaştırma kararına sebebiyet veren “vize krizi.”  Bu formalite evliliğin daha fazla danışmanlık yardımına ihtiyacı var. Türklerin yüzde 72’s inin Amerika’yı en büyük düşmanı olarak görmesi şaşırtıcı değil.

Şaka bir yana, ortaklıklar, özellikle stratejik olmayı hedefleyen ortaklıklar, belli başlı temeller gerektirir. Türk-Amerikan ortaklığını bir şekilde özel kılan esaslar simdi büyük ölçüde yoklar. Burada “bir şekilde” ifadesini kullanıyorum çünkü Soğuk Savaş dönemindeki en iyi günlerde bile, bu ortaklığın “altın çağı” olmadı.

Küba Füze Krizi’nden sonra Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin kaldırılmasını ve Türkiye’nin 1974’teki Kıbrıs Harekatı’ndan sonra Amerika’nın silah ambargosunu hatırlayalım. Bütün bunlar iki ülkenin ortak varoluşsal bir tehdit olarak Sovyet Rusya’yı gördüğü dönemde gerçekleşti. Bu ortaklığın her zaman problemleri vardı.

Hayatta, tıpkı politika ve uluslararası ilişkilerde olduğu gibi, ortak düşmanınızı kaybetmek berbat bir şey. Terörün ortak bir tehdit olarak Sovyetler Birliği’nin yerini aldığı söyleniyor. Fakat varoluşsal bir tehdit olarak terör çok zayıf bir yedek, çünkü sınırınızdaki bir nükleer süper güce kıyasla muğlak ve genel.

Ankara ve Washington’un teröristlerin gerçekten kim olduklarına dair çok farklı tanımlamaları var. Türk yetkililer için cihatçı aşırı şiddet, ayrılıkçı Kürtler kadar büyük bir varoluşsal tehdit teşkil etmiyor.

Ankara için PKK, ve son zamanlarda Fethullah Gülen, ana terör gruplarını oluşturuyor. Washington PKK’nın Suriye ayağı ile flört ediyor ve Pocono Vadi’sinde ayan beyan yaşayan Gülen’i de iade etmeyecek.

Ama madalyonun diğer tarafına baktığınızda, Washington da Türkiye’den hoşnut değil. Türkiye Suriye’deki cihatçı grupları desteklemek ile sürekli suçlanıyordu. Burada bir boşanma için şartlar mevcut; menfaatlerin bu denli ayrıştığı bir ortamda diplomatik inceliklere yer ayırmak oldukça zor.

Peki ya ortak değerler? Bu konuda da gerçekçi olmalıyız. Türkiye’nin bir demokrasi olduğunu var saymak giderek güçleşiyor. Ve Türkiye’nin NATO ve AB’ye karşı büyüyen hayal kırıklığı göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin de bir transatlantik ittifakın gururlu bir üyesi olduğunu var saymak da aynı ölçüde güçleşiyor. Erdoğan’ın Avrasyacı ahbapları ile Şangay İşbirliği Teşkilatı hakkında şiirsel söylemlerine bir kulak verin.

Ama bir dakika, ilki ülkenin kıymetli ortak yönü yok mu? Bunun cevabı evet: popülist, milliyetçi liderlik. Trump ve Erdoğan benzer otokratik mizaca, ve entelektüel derinliğe sahip. Fakat adil olmak gerekirse, iki lider çok farklı iki sistem içerisinde çalışıyor.

Amerika bağımsız bir medya, yasama, yürütme ve yargı arasında güçler ayrılığı olan ve yasalar tarafından temin edilmiş denetim ve dengenin olduğu bir ulke.

Diğer tarafta Türkiye’nin liberal demokrasi ile çok fazla deneyim olmadı. Her zaman liberal olmayan Türkiye, ilk önce Kemalizm ve simdi ise Erdoğan’ın kişiselleştirilmiş yönetimi altında ideolojik bir ülke. Kemalizm ile azınlığın despotluğu mevcuttu: yüksek rütbeli subaylar perde arkasından kararlar veriyordu.

Şimdi ise, Erdoğan ile beraber, bu azınlığın despotluğu, çoğunluğun despotluğu ile yer değiştirdi. Ve hepimiz popülist milliyetçilikte çoğunluğun despotluğunun ülkeyi son durak olarak nereye götürdüğünü biliyoruz. Amerika’nin Trump yönetimi altındaki kabustan birkaç yıl sonra çıkacağı umut ediliyor. Fakat Erdoğan’ın Türkiyesi bir tür faşizme doğru kaygan bir zeminde ilerliyor. İki ülke arasındaki talihsizliğin farkı bu.

Evet, bu son derece karamsar bir tablo. Ama bence bu gerçek ile yüzleşmek, ve beklentileri düşük tutmak “Polyannacı” umutlar beslemekten daha iyidir. Anlaşmalı bir boşanmadan sonra gerçekçi bir post mortemin zamanı geldi.