Biden’ın Ortadoğu politikası nasıl olacak?

Amerikan toplumunu paramparça ettiği gibi, dünya dengelerinde de derin çatlaklar meydana getiren Donald Trump’tan sonra görevi devralacak olan Joe Biden’ın özellikle Ortadoğu’da nasıl bir dış politika izleyeceği merak edilen konuların başında geliyor.

ABD Ulusal İstihbarat Konseyi eski başkan yardımcılığı görevinde bulunan, şu anda da Virginia George Mason Üniversitesi Schar Politika ve Yönetim Okulu uluslararası güvenlik programı direktörlüğü görevini yürüten Ellen Laipson, deneyimli dış politika uzmanlarından oluşan sağlam bir ekibin, Biden'ın Trump sonrası bir dış politikayı yeniden nasıl tasarlayıp uygulayabileceği konusunda sıkı çalıştığını belirtiyor.

Ortadoğu üzerine yapılan çalışmalar ve araştırmalara yer veren Syndication Bureau adlı haber portalındaki makalesinde Laipson, Amerika’nın dünyadaki rolü hakkında artık Ortadoğu’nun bir ağırlık merkezi oluşturmadığını, on yıldan fazla bir süredir, Amerikalı liderlerin bölge ile ilgili olarak Amerikan taahhütlerini yeniden düşünmenin ve azaltmanın zamanının geldiğini ifade ettiklerini aktarıyor.

Çoğunlukla Irak ve Afganistan savaşlarının yorgunluğundan kaynaklanan, ancak aynı zamanda daha fazla enerji bağımsızlığı ve dünyadaki ABD güvenlik sorumluluklarına daha milliyetçi bir bakış açısından etkilenen Trump yönetiminin, bu değişimin sinyalini verme konusunda Obama yönetiminden daha ileri gittiğine işaret eden Laipson, ulusal güvenlik camiasında, ABD'nin Asya-Pasifik bölgesindeki tehditler için kendisini hazırlaması gerektiğine dair büyüyen bir fikir birliğinin de bu düşünceyi beslediğini, Obama yıllarında Çin ana eksen konu olurken Trump döneminde Çin ile daha sert jeopolitik hesaplaşmaya gidildiğini ifade ediyor.

“Telafi edici eğilimler, nükleer faaliyetlerinden Lübnan ve Suriye'deki konumunu güçlendirme ve Yemen'deki fırsatçı faaliyetlerine kadar öncelikle bölgesel istikrar için kalıcı bir tehdit olan İran ile ilgilidir” diyen Laipson, “Obama yönetimi, Tahran ile gerilimi yatıştırmak için 2015 nükleer anlaşmasına umut bağlamıştı; Trump tersini yaptı, ama şimdi agresif söylemler ile diplomatik angajmanın olabileceğine dair belirsiz umutlar arasında gidilip geliniyor” diyor.

İkinci eğilimin, süreç 2017'den çok önce başlamış olmasına rağmen, Trump yönetiminin diplomatik başarısı olarak göstermeye istekli olduğu, İsrail ve bazı Körfez ülkeleri arasındaki yeni normalleşme modeli olduğuna işaret eden Laipson, bunun elbette iyi bir haber olduğunu, ancak ABD'nin Filistin sorununa ve normalleşme anlaşmalarına odaklanmasını daha yüksek bir ahlaki zorunluluk olarak görenler için Kushner’in "barış planı"nın büyük başarısızlığının bir tür teselli ödülü olduğuna vurgu yapıyor.

“Peki Başkan Biden bu sularda nasıl gezinecek?“ sorusuna cevap arayan Laipson, makalesinde şu görüşleri dile getiriyor: “Yalnızca her bir Ortadoğu sorunun detaylarına değil, aynı zamanda Biden seçildiği takdirde Amerikan dış politikasını nasıl şekillendirmek isteyeceğine de bakmak önemlidir.

Saati 2016'ya geri çeviremeyeceğini ve Trump'ın inatçı davranışının sebep olduğu kırık çanak çömlekleri onarmakla uğraşmak zorunda olduğunu kabul ediyor. Bu ilkeler arasında ittifakların yeniden kurulması, artan otoriterizme yanıt olarak demokrasilere öncelik verilmesi, askeri taahhütlerin gözden geçirilmesi ile iklim değişikliği, küresel sağlık ve terörizm gibi sorunlar üzerine çok taraflı forumlarda çalışma yer alıyor.”

Ortadoğu’nun, Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine kıyasla ittifak onarım çalışmaları için öncelik olmadığını da yazan Laipson, “Biden, Suudi Arabistan haricinde, önemli Ortadoğu liderleriyle olumlu kişisel ilişkiler kurabilecek. Dost devletlerin pek çok lideri Trump'ın yeniden seçilmesini tercih etse de, ABD'yi bölgeyle ilgilenmesini sağlamak için uyum sağlayacaklar. Pek çok devlet için, ABD'nin bölgeden asker çekme fikri endişe vericidir” diyor.

Demokrasi vurgusu yapacak olan Biden’ın bazı zorluklarla karşılaşacağını, Tunus, Fas ve Ürdün gibi az sayıdaki demokratikleşen ülkenin destekleneceğini yazan Laipson, Kahire'deki rejimle ilişkilerin daha sorunlu olacağını, ABD'nin bu ülke ilişkilerinin sürekli zayıfladığının altını çiziyor.

Biden’ı zorlu bir İran sınavının beklediğine işaret eden Laipson, ABD'nin sadece 2015 nükleer anlaşmasına olan bağlılığını yeniden tesisinin yeterli olmayacağına vurgu yapıyor.

Tarihçilerin muhtemelen Suriye’nin Obama döneminin en büyük diplomatik başarısızlıklarından biri olarak gördüğünün altını çizen Laipson, “Biden, iç savaşı sona erdirmek için yapılacak bir şey olup olmadığını belirlemek zorunda kalacak. Danışmanları, Trump'ın IŞİD ile mücadelede Suriyeli Kürt müttefiklerine yönelik muamelesini özellikle eleştirdi ve Suriye'de hükümetin kontrolü altında olmayan bölgelere destek sağlamaya odaklanabilir. Ancak, BM veya Rusya öncülüğünde ülkenin geleceği ile ilgili müzakereleri sürdürme çabalarını destekleyici, öncü olmayan bir rol oynaması muhtemeldir” diyor.

Libya iç krizine çözüm çabalarına da diğer ülkelerin veya çok taraflı kurumların başı çekebileceğini aktaran Laipson, ABD’nin BM sürecini tekrar tekrar desteklemeye devam edeceğini, Libya’daki gelişmelerden etkilenen güney Avrupa ülkelerinin ABD’den çok fazla şey beklemeden soruna angaje olmaya devam etmesini umabileceğini yazıyor.

Ancak Libya’nın aynı zamanda, Biden yönetiminin kesinlikle ele alması gereken daha büyük ve daha yeni bir dizi sorunun da parçası olduğuna işaret eden Laipson, bunun da Doğu Akdeniz'deki jeopolitik kargaşa ve Türkiye'nin bölgede daha güçlü bir rol oynama hırsını ortaya koyması olduğunu aktarıyor. Laipson, “Bu, bir yanda Türkiye, diğer yanda BAE'nin, Libyalı grupları birbirine karşı kullanmasının ötesinde, Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı'ndaki yeni bir ekibin daha yeni fikirlerle düşünmesini gerektirecek güç dinamiklerinde daha büyük bir değişimdir” şeklinde ifadeler kullanıyor.

Doğu Akdeniz’de baş gösteren sorunun on yıllardır devam eden İsrail-Filistin konusu veya Körfez güvenliği gibi konularda Amerikan çıkarlarını etkilemese de, NATO müttefikleri ve ABD'nin başlıca Ortadoğu ortaklarını içeren önemli ve yeni bir belirsizlik kaynağı olmaya devam ettiğini yazan Laipson, “Biden yönetimi bu durumu, herhangi bir büyük askeri taahhüt olmaksızın, ABD'nin bölgesel anlaşmazlıkların çözümünde ve daha büyük çatışmalardan kaçınmada üretken bir rol oynayabileceğini gösterme fırsatı görebilir” diyor.