Etik-estetik-hukuk yoksa geriye ne kalır?

Her ülkede etnik kimliği, dini inancı, siyasi ve felsefi düşüncesi, kültürü farklı topluluklar vardır ve bu durum doğaldır. 

Aynı coğrafya içinde yaşayan farklı topluluklar bir arada, barış içinde yaşama iradesini belli değerler üzerinde uzlaşarak hayata geçirebilirlerse “biz” olarak toplum olmayı hak ederler.

Farklılıkları yok sayarak tek tipleştirme fiilleri “biz” olmayı engeller, topluluklar birbirlerini ötekileştirerek nefret duygusunu yeşertirler, ülke her alanda güçsüzleşirken insanlar mutsuz, kalitesiz bir hayata mahkûm olurlar.

Siyaset ve bürokrasi zihniyet ve politikalarıyla, meşrebi gereği ya huzurlu ve mutlu bir toplum olmayı özendirir ya da ideolojiler ve siyasi çıkarlar uğruna toplumu bölerek zayıflatır. Toplumsal ve siyasi birliğin sağlanamaması sonucu merkezi ele geçirme amaçlı olarak güçler arasında hukuk ve demokrasi dışı çatışmalar yaşanır, güç koalisyonları sürekli siyasi suç ve mağdur üretir.

O halde siyaset ve bürokrasi tarihsel olarak farklı topluluklar içinde yaşayan insanları tek tipleştirme yoluna gitmiş, bu alanda şiddet kullanarak tehcir, imha, inkâr ve linç etme politikaları uygulamış, insan hakları ihlallerinde cezasızlık kültürünü benimsemiş ve bu durumu bugüne kadar taşımış ise ortada aşılması gereken çok ciddi bir mania var demektir.

Adalet, hakikat, etik, estetik, özgürlük, insaniyet gibi değerler üzerinden bir uzlaşma, işbirliği ve barış sağlanamadığı takdirde siyasi birliği sağlama imkânı da bulunmamakta.

Ne yazık ki Türkiye’de devlet iktidarı ve onu destekleyen aygıtlar yüksek insani değerler üzerinden bir uzlaşmayı engellemeye devam etmekte ve ölümcül bir kötülüğe neden olmaktalar.

Türk-İslam sentezinin tektipleştirici ve ayrıştırıcı ideolojisiyle yol alma imkânı yok. Bu ideolojinin bürokratik-siyasi kadrolarını ve sivil uzantılarını ise ikna etme imkânı bulunmamakta. Toplumun önemli bir bölümünün kültürü de bunu besler durumda.

Peki, yukarıda sözünü ettiğim değerler ne ifade ediyor ve Türkiye çoğunluk itibariyle bu değerlerin neresinde?

Ahlakın felsefi boyutta incelenmesine etik denilmekte. Kant’ın tanımı ile etik, özgürlüğün yasaları ve ahlak öğretisidir. Ahlak insanlığın varoluşundan bu yana mevcutken, etiğin doğuşu, önceleri kozmos ve doğa yasaları üzerine yoğunlaşan Antik Yunan felsefesinde, insan ve toplum merkezli düşüncenin gelişimi ile oldu. 

Sofistler ile tarihte aynı dönemde yaşamış olan Sokrates’e göre “iyi” kişide bir normdur ve kesindir. Bu nedenle iyi, kişiden kişiye değişmez ve evrenseldir. Ancak bilgi yoluyla ulaşılabilir ve erdemli olmanın yöntemi de bu şekilde öğrenilir.

Etik tartışmaları ortak ahlak bilincinin oluşturup daha mutlu bir toplumun yaratılmasına yardımcı olmakta. Bireylere ortaya koyacakları eylemlerde yol göstererek, farklı ahlak fikirlerini ortaya koyarak, herkesi kapsayacak bir ahlak bilincinin oluşmasını sağlamakta.

“Nasıl davranırsam doğru şekilde davranmış olurum”u bilemeyen kişilerin oluşturduğu toplumda kargaşa, huzursuzluk ve gerilim artar. Etik standartları ise kendisini her alanda gösterir.

Siyasetçi kendi parti programının dışına çıkıp meydana gelen sonuçlar nedeniyle hiçbir sorumluluk almıyorsa, parti içi demokrasiyi bir yana koyarak, iktidar mevkiini terk etmemek için her türlü yolu mubah görüyorsa, iktidarını ve kendisine yakın kesimlerin çıkarlarını insanların mutsuzluğu pahasına şiddet, savaş ve nefret diliyle tahkim ediyorsa ortada ciddi bir etik (ahlak) sorun var demektir.

İktidar, gücü kurumlarıyla birlikte merkezde tek yetkili olarak toplayıp, kendisini ve kurumları (ordu, istihbarat, polis, yargı vb.) hesap vermeden, işleyişlerini şeffaflaştırmadan yönetiyorsa ortada ciddi bir etik sorun var demektir.

Siyasetçi, bürokrat ve yargı mensupları insanların mutluluğunu, barışı ve adaleti gözetmeyip hukuksuz bir şiddetin uygulayıcıları haline gelmişlerse, yolsuzluk, katliam ve facialarda sorumluluk almayıp, yerlerinde kalmakta ısrar ediyor ve hesap vermekten kaçınıyorlarsa ortada ciddi bir etik sorun var demektir.

Toplumun en azından iktidarı destekleyen bölümü güce eklemlenme, vicdani kaygıları bir tarafa bırakıp mikro iktidarlar üretme, tek güce tapınarak menfaat temin etme, kendisi gibi düşünmeyenleri ve yaşamayanları linç edip imha etme kültürü içindeyseler ortada vahim bir etik sorun var demektir.

İşveren sırtını devlete dayayıp işçiyi istismar ediyorsa, devleti yönetenler insanların birikim ve yatırımlarını gasp etme cüretini gösteriyorlarsa ortada ciddi bir etik sorun var demektir.

Belirttiğim bu etik sorunların tümü Türkiye’de siyaset, bürokrasi, yargı, medya, akademi alanları için geçerlidir. Bu alanlar birbirinden bağımsız olmayıp, birinde meydana gelen bozulma diğerlerini de etkilemekte. Özellikle AKP-MHP ittifakı bu etik sorunu ahlak öğretisi bakımından dayanılmaz boyutlara getirmiş durumda.

 Peki, güzellik üzerine etkinlik ve onu karşılayan bir değer olarak estetik konusunda ne haldeyiz?

Estetik alanında özne, doğayı ya da bir sanat eserini hiçbir çıkar gözetmeden algılayan, kavrayan ve bundan da haz duyan insandır. Estetik, güzelliğin felsefesi olarak doğada bulunan veya insan tarafından yapılmış olan güzel şeylere yönelir; güzel diye nitelenen değerleri analiz eder.

Estetik, güzelin doğasını sadece sanat alanında değil, doğada da arar. Estetik, sanat felsefesinden daha geniş olarak nesnelerde var olan güzellikle ilgilenir.

Doğa ve insan yaratısı olan sanatla ilgili olarak estetik duygusu zayıf bir toplumun ve onun estetik değerin neye karşılık geldiğinden habersiz siyasi temsilcilerinin güzeli, iyiyi ve doğruyu ayırt etmeleri mümkün mü?

Yazarını, çizerini siyasi suçlar yaratarak hapislere tıkan, onları siyasi cinayetlerle ortadan kaldıran ya da sürgün olmasına neden olan bir sistemin yöneticilerinde güzelliği temsil eden estetik değerinin bir karşılığı olabilir mi?

Ağaçları ve yeşilliği ortadan kaldırıp doğayı tahrip ederek her yere rant amaçlı devasa büyüklükte beton yapılar, devasa saraylar, ibadet yerleri diken bir zihniyetin ve buna itiraz etmeyen bir halkın estetik ve güzellikle ne ilgisi olabilir.

Doğal güzelliklerini, adalarını, koylarını ve tarihini koruyarak sahip çıkan, devasa büyük oteller yerine aile işletmeciliğiyle butik hizmetler vererek doğayla uyumlu olmaya çalışan bir kültürle, doğasını yok ederek, adalarını ve koylarını devasa turizm işletmeleriyle rant hırsında boğan, kumunu ve denizini çıkar amaçlı kullanan, tarih bilincinden kopuk bir kültür arasındaki farkın etik ve estetik değerlere sahip olunup olunmamasıyla ilgisi olduğu açık.

Her kişinin aklın özgürlüğüyle hayatının sonuna kadar estetik bakış açısı kazanmaya gayret etmesi, doğruyu, güzeli ve iyiyi araması mutlu bir hayat için zorunluluk.

Ya adalet değerine karşılık gelen hukuk bakımından ne haldeyiz?

Objektif, yasa üstü adalet hukukun idesidir. Objektif ve yasa üstü adalet “olması gereken hukuk” anlamında hukuk idesi olarak ortaya çıkar. Bu nedenle adalet, hukukun nihai ve asıl amacıdır. Hukuk, aslında adaleti gerçekleştirmeye yönelen bir düzendir.

Adalet dediğimiz hukuki değeri gerçekleştirmeyi amaçlayan hukuk ayrıca gerçekleşmiş değerlerin bir yığını olan kültürün de bir görünümüdür. Diğer bir deyişle hukuk kavramı bir kültür ve gerçeklik kavramıdır.

Hukukun üstünlüğünün yani objektif adaletin araçlarından biri olan hukuk devleti düşüncesi; salt güç ilişkisinin hukuki bir ilişkiye çevrilmesini, devlet gücünün kişisel bir iradenin kaynağı olmamasını, onun yerini kişisel olmayan bir “olması gereken”in almasını gerektirir. 

Ancak bu şekilde keyfilik ve istibdat önlenir, tek yanlı egemenlik ilişkisi yerine karşılıklı olarak bağlayıcı hukuki ilişkiler bulunur. Hukuk, yüksek değerlere sahip olma onurunu taşıyan insanların güven, barış, eşitlik ve özgürlük içinde yaşamalarının güvencesidir.

Kant insana nasıl davranılması gerektiğini şöyle anlatır: “Gerek kendi kişiliğinde, gerekse diğer insanların her birinin kişiliğinde ortaya çıkan insanlığın onuruna her zaman saygılı olacak ve kişiden asla sırf bir araç olarak değil, daima aynı zamanda amaç olarak yararlanacak biçimde davran!” 

Cumhuriyet dönemi boyunca bazı normalleşme çabaları dışında sürekli hukukun askıya alındığı istisna rejimiyle yönetilen Türkiye, sivil görünümlü bir ittifakla hukuksuzluk ve adaletsizlik sarmalına sokularak insanlık onuru ayaklar altına alınmış durumda.

Hukuki denetimi yapılmayan KHK’lere dayalı hukuk dışı idari işlemlerle yüz binin üstünde insan işini, mesleğini kaybetti, siyasi suç ve delil icat edilerek binlerce insan tutuklandı, anne ve babalar aynı anda tutuklanarak çocuklar sahipsiz bırakıldı, yüzlerce çocuk anneleriyle birlikte cezaevi kreşine sokuldu, uğradıkları mağduriyeti onuruna yediremeyen yüzlerce insan intihar etti.

İnsan hakları ihlalleri had safhaya ulaştı, kamu görevlilerinin hak ihlali fiilleri, idraksiz yığınların linç ve şiddet eylemleri cezasızlık kültürüne dönüştü.

Yüzlerce gazeteci, maaşları dışında gelirleri olmayan muhabirler suç kastını gösterir hiçbir delil bulunmadan ağır cezalara çarptırıldı. Bu yüzden aileler parçalandı.

Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Sırrı Süreyya Önder hukuk garabeti ithamlarla mahkûm edildiler. Yüzlerce gazeteci, yazar, akademisyen yurt dışına giderek hasret içinde başka ülkelere hizmet vermek zorunda kaldılar. 

Birçok yetenekli insan hukuk güvenliği ve ülkenin geleceği bakımından umudunu kaybettiğinden yurt dışına gitti. Böylece toplum siyasi iktidar aracılığıyla beynine kurşun sıktı, beyninin önemli bir bölümü devre dışı kalmış, istemsiz refleksler veren bir bedene dönüştü.

Birçok iş adamı zamanında devlet tarafından legal olarak kabul edilen meslek teşekküllerine girmiş olması nedeniyle tutuklanıp, mahkûm edildi. 

Sivil toplum içindeki faaliyetleriyle önemli katkılar sunan Osman Kavala, yıllar süren soruşturma sürecinden sonra iddialar delillendirilmeden mahkeme önüne çıkarıldı ancak serbest bırakılmadı. 

Siyaset, bürokrasi, yargı, medya ve sivil toplum içinde yapılanmış ve FETÖ/PDY olarak adlandırılan örgütlenmenin yöneticilerinin çoğunluğu yurt dışında iken, bu yapılanmanın devletin legal olarak kabul ettiği kurumlarında çalışanlarını suç kastlarını ispatlamadan mağdur etmek ve muhalif olan herkesi aynı potaya sokmak devletin yurttaşlarına tuzak kurduğu anlamına gelir.

Spinoza’nın şu tespiti ne kadar yerinde; “Devlet işlerini gizli saklı biçimde çekip çevirebilenler devleti bütünüyle ellerine geçirirler; savaşta düşmana tuzak kurar gibi, barışta yurttaşlara tuzak kurarlar.” 

Etik, estetik ve hukuk eksikliği aileleriyle birlikte yüzbinlerce mağdur, mahzun ve masum yarattı.

Peki, etik yok. Estetik yok. Hukuk ve onun asıl hedefi olan adalet yok. Boş alanı kötülük, kayıtsızlık, yolsuzluk, adaletsizlik ve umutsuzluk doldurdu. Siyasetin aşağıladığı insan onuru ayaklar altında. İnsan devleti yeniden tanımlayarak, kendini ve insanca yaşayabileceği bir ortamı nasıl var edecek?


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.