Hak ve adalet arayanların yapayalnızlığı

Bu kitleyi çok geniş tutalım, memleketin üzerine çöreklenmiş rejimin mağduru olan ve külliyen terörist olarak yaftalanmış her muhalif vatandaşı dâhil varsayalım.

Diğer hükümetler ve hükümetlerarası kuruluşlardan, özellikle de Batı’dan, Türkiye’de bir şeyleri değiştirmek için didinen ve başa gelmiş püsküllü belâdan kurtulmaya çalışanlara herhangi bir destek var mı, buna bakalım. Varsa nasıl var ve diğer sorunlu ülkelerle karşılaştırdığımız zaman ne kadar var?

ABD’deki yeni yönetimi şimdilik bir kenara koyalım; hem çiçeği burnunda hem tam olarak ne yapacağı belli değil. Bugün itibariyle Ankara’nın önüne eski defterleri koyacağı kesin gibi ama bunların içinde hukuk devletinin tasfiyesi ve hukuk/adalet çöplüğü var mı belli değil. Olmayabilir!

1999’dan bu yana Türkiye’nin bir AB “aynası” vardı. Kabaca, müstakbel üyeler için oluşturulmuş Kopenhag Siyasî Kriterleri, Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları karnesini denetler, sapma gördükçe telâfi isterdi. Bambaşka bir siyasî iklimden gelen orta ve doğu Avrupa ülkeleri için oluşturulmuş bu kıstaslar AB kulübünün işleyişi ile ilgili olduklarından uluslararası ilişkilerin “iç işlere karışmama” düsturunun ötesine geçmişlerdi. “Havuç-sopa” mecazıyla anlatılan bu yeni etkileşim Türkiye’ye daha önce görülmemiş bir toplumsal canlılık ve özgüven taşımıştı. Herkes sonbaharda AB’nin İlerleme Raporlarını bekler, hükümet sapmalara ve eksiklere karşı uyarılır, merciden hesap sorulurdu.

Üstelik Batı ile bu dolaysız etkileşim ilk kez cereyan ediyordu. 1960, 1971, 1980 darbeleri akabinde âdet yerini bulsun diye mırıldanılan kınamaların, hem Soğuk Savaş nedeniyle hem de adaylık sözkonusu olmadığından, bir kıymeti yoktu. Avrupalı bir hükümetin askerî darbe sorguladığı pek görülmezdi. Sonuçta darbelerin mağdurlarına sahip çıkan resmî makam olmadı; düzen yolunda devam etti.

1999’da müstakbel üyelik ufukta belirince, o zamana kadar Türkiye’nin iç sorunlarını dert edinmeyen Batı ister istemez müdahil oldu. Türkiye’de olup bitenle duygudaşlık o vakte kadar Avrupalı birkaç kesimin ilgi alanındayken, sonrasında hükümetlerin de radarına girdi. Bu sayede 1999-2013 arasında toplum ile hükümetin önünde bir AB “aynası” hep oldu.

Ne var ki zamanla ayna karardı, mekanizma aşındı ve 2013’te tamamen akamete uğradı. Ankara ile AB ülkeleri, adı konmamış bir mutabakatla Türkiye’nin adaylık sürecini bitirdiler. Bu, tarafların gayet işine gelen bir mutabakattır. Ankara rejimine icraatından sual olmaz bir zırh sağlarken AB’ye de Türkiye’nin, daima başını ağrıtmış olan üyelik perspektifinden tamamen kurtulma olanağı vermiştir.

Bu aşamadan itibaren Türkiye’deki hak arayıcılarının resmî dış desteği sona erdi. Bunun en somut ve duyulur şekilde ifade etmek de Erdoğan muhibbi Almanya’ya kısmet oldu. Reis Erdoğan’la ikide birde buluşmaya özel ilgi gösteren Şansölye Merkel 2005’ten bu yana Türkiye’ye on kez geldi, yedi ziyareti 2014 sonrasında yaptı. 2015’te iki seçim arası memleket kan gölüyken güle oynaya gelmekten geri durmadı. Tam 1 Kasım öncesi 18 Ekim 2015’teki arsız ziyaretini kimse unutmadı. O dönemde önceliği 2015 yazındaki Suriyeli mülteci krizinin tekrarını engellemekti.

Dönemin Avrupa Komisyonu başkanı Juncker ve o sıra Almanya İçişleri Bakanı Mazières, Ankara ile mülteci zaptiyeliği konusunda pazarlık ederken kendilerine sorulan insan hakları ihlalleri sorularına artık “bu bizim işimiz değil” diyerek cevap veriyor olmuşlardı.

Beş yıl sonra Almanya Dışişleri Bakanı Maas Ankara’da yine insan hakları ihlalleri sorularına “bu Türkiye’nin iç meselesidir” diyerek özelinde Almanya’nın, genelinde Avrupa’nın tavrını netleştiriyordu.

Bugün AB’nin ne korkunç ihlâllere, ne kangren olmuş Kürd meselesine, ne Ankara’nın savaş politikalarına söyleyecek tek lafı yok. Aksine, Almanya’nın başını çektiği yedi AB ülkesi ile AB’nin dışpolitika temsilcisi Borrell, Ankara ne yaparsa yapsın görmezden gelmeyi resmî politika hâline getirdiler. Hak ve adalet arayanların yalnızlığı tescillendi. 

AB’nin benzer ihlallerden mustarip diğer iki komşu ülke, Belarus ile Rusya’ya nasıl baktıkları ve nasıl tepki verdiklerine bakınca AB’nin ilkesiz ve ahlâksız Türkiye politikası iyice faş oluyor.

AB, Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhâkı sonrasında yaptırım uygulamaya başladı, hâlen devam ediyor. Navalny’nin ipe sapa gelmez nedenlerden hapse yollanmasına karşılık olarak en üst düzey dört Rus yöneticiye ambargo uygulamaya hazırlanıyor. Federal Soruşturma Komitesi’nde büyük suçlarla ilgili soruşturmaları yürüten ve doğrudan Putin’e rapor veren Alexander Bastrykin,  Rusya Başsavcısı Igor Krasnov, Rusya Ulusal Muhafızları başkanı Viktor Zolotov ve Federal Hapishane Hizmeti başkanı Alexander Kalaşnikov.

Keza Belarus’ta Ağustosta yapılan şaibeli seçim sonrasında AB Başkan Lukaşenko dâhil 139 üst düzey yönetici ve yedi kuruma kısıtlama ve yaptırım uyguluyor. Almanya ve Şansölye Merkel bu yaptırımların hayata geçmesi için bizzat uğraştı.

Türkiye’ye gelince, Demirtaş ve Kavala gibi sembol olmuş kişilerin uğradığı bariz haksızlıkları zaman zaman kısık sesle kınasa da AB, hiçbir zaman Türkiye’ye bu nedenlerden yaptırım uygulamadı.

2015’ten bu yana istisnasız her seçime hile karışmış olsa da bunu gerekçe göstererek kısıtlama getirmedi.

Ankara’nın tamamen hayalî nedenlerle işgâl ettiği ve sömürdüğü Suriye toprakları sözkonusu olduğunda AB kör, sağır ve dilsizdir.

En az Navalny kadar meşru bir siyasî lider olan Selâhattin Demirtaş Kasım 2016’dan bu yana tamamen uydurma gerekçelerle hapiste tutulmasına rağmen AB’de Ankara’ya yaptırım uygulamanın bahsi dahî geçmedi.   

Almanya’nın damgasını vurduğu bu Ankara rejimi yanlısı AB politikasını sadece menfaatlerle açıklamak artık mümkün değil. Türkiye’nin mutlaka NATO’da kalması, Mülteci Anlaşmasının yenilenerek zaptiyeliğin sürdürülmesi, AB şirketlerinin bekası, Batı Avrupa’daki Erdoğancıları azdırmama ve “yaptırımla rejimin sonunu hızlandırıp başımıza Türkiyeli mülteci belâsı sarmayalım” endişeleri bu bariz rejim dostluğunu anlamak için yeterli değil. Rejim dostluğunun arayüzü, bedeli, inim inim inleyen ve AB’nin umurunda olmayan devasa vatandaş kitlesi.  

Belaruslular ve Rusyalılar sözkonusu olduğunda oradaki hak ve adalet mücadelelerinden dem vurmaya gayet heveskâr olan AB’liler tıpatıp aynı sorunlarla cebelleşen Türkiyeliler sözkonusu olduğu zaman başka tarafa bakar. Bu, bilinçli bir seçimdir. AB’ye üye olmaları sözkonusu olmayan üç komşu ülkenin vatandaşlarının hak ve adalet arayışları Avrupalılar için aynı anlamı taşımaz. Kıstasları dinî midir, coğrafî midir veya başka mıdır, siz karar verin. Ama siyasî olmadığı aşikâr.

Bu ürkütücü yalnızlığın bir de “yerli” boyutu var. Nobel Barış Ödüllü Güney Afrikalı Başepiskopos Desmond Tutu’nun ırkçı rejimin çökmesindeki payını ve önemini hatırlarsınız. Var mı hak ve adalet arayan Türkiyelilerin, Nobelli veya Nobelsiz ama bu dirayet ve cesarete sahip tek bir avukatı bu dünyada? Yok!


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.