Fehmi Koru
Tem 19 2019

Mağduriyet varsa onu gidermek kimin görevi? Suçlu bilinenlerin mi, yoksa devletin mi? Benim cevabım…

“Üst düzey bir güvenlik bürokratı” veya “Yüksek seviyeli güvenlik görevlisi” diye anılan kişi kimdir bilmiyorum; ancak bu sıfatlarla anılan kişinin güvenlik konularında son karar mercii olmasa da karar mekanizması içerisinde yer alan biri olduğu belli. 

O sıfatı taşıyan biri, Karar gazetesinden Ahmet Taşgetiren’i aramış ve ona 15 Temmuz dönemecinde dile getirilen darbe girişiminin gerçek suçluları ile farklı bir yapı olarak benimsenip öyle tanındıkları dönemde onlara destek çıkmış ve şimdilerde onlar yüzünden mağduriyetler yaşayan kitle konusunda düşüncelerini aktarmış

Dediği şu: “Büyük acı birikiyor toplum zemininde. Uzun yıllar toplumu etkileyecek bu acı. Toplumu bundan kurtarmak lazım.”

Bu tespiti okuyunca, güvenlik alanında yeni bir değerlendirmenin söz konusu olduğunu düşünmemek elde değil. Belli ki, cezaevlerinde “Ben neden buradayım?” diye kendi kendini sorgulayan ve onlarla birlikte aynı sorgulamayı ülkenin dört bir tarafında yapan kişilerin varlığı dikkat çekmeye başlamış. ‘Biriken acı’ tespitinden ben bunu anlıyorum.

Peki bu ‘büyük acı’ nasıl ortadan kaldırılacak, toplum bundan nasıl kurtarılacak?

‘Yüksek seviyeli güvenlik görevlisi’nin bu soruya cevap teşkil edecek sözünü de aktarıyor yazar: “Çıksalar, biz milletimize, devletimize karşı büyük günah işledik. Af diliyoruz milletimizden, devletimizden. Adalete teslim oluyoruz. Verilecek cezaya razıyız. Ancak bizim ardımızdan gelerek, bize güvenerek yürüyen insanlar olanlardan sorumlu değildir, deseler…”

Nedamet gösterseler ve kendilerini devletin adaletine teslim etseler; böylece onların narına yananların kurtulmasını sağlasalar…

Eminim, 15 Temmuz 2016’dan bu yana ‘hain darbe girişimi’ ne zaman aklınıza gelse, benim gibi sizlerin de -hiç değilse bazılarınızın- aklından aynı düşünce geçiyordur. Suçlanan örgütsel yapıda yer alan, talimatlarıyla kendileriyle irtibatlı silahlı veya silahsız birilerini harekete geçirebilecek durumda olan kişiler, en tepeden başlayarak, “Tamam, biz bir hata yaptık, suçlu bizleriz” deme alicenaplığını gösterseler, bunu öyle binlerce kilometre uzaktan değil ülkeye gelerek yapsalar… Yargı başta olmak üzere devlet kurumları içerisinde örgütlenen, hükümete karşı ayaklanan, millete silah doğrultan, darbe çığırtkanlığı yapan ve 251 canın kaybından doğrudan veya dolaylı sorumlu olanlarla birlikte yargılansalar… 

Onların narına yanan onbinlerce insan yerine gerçek suçlular hesap verse…

Düşünce güzel, bunu yetkili bir ağızdan duymak daha da güzel; ancak bu düşüncenin uygulanma imkanı var mı?

Ne dersiniz, var mı?

Aradan her günü acı veren tam üç yıl -üç tane 365 gün- geçmiş ve millete silah doğrultanlar ile onlara ateş açma emrini verdiği düşünülenler mahkemelerde yargılanır, artık ‘FETÖ’ diye anılmaya başlamış olan örgütle irtibat ve iltisak kurularak onlarla beraber hesaba çekilmekte olan insanların hiç değilse önemli bir bölümünün mağduriyet iddiaları arş-ı alaya ulaşmış iken, bu gelişmeyi uzaktan izlemekle yetinenlerin “Esas suçlu bizleriz” diye bugün ortaya atılmaları pek akla uygun görünmüyor.

“Gelsinler, kendilerini Türk adaletine emanet etsinler” demek iyi güzel de, bunu o kadrodan beklemek biraz fazla iyimserlik oluyor.

Darbeyi planladığı, zeminini hazırladığı, millete silah doğrultulması talimatı verdiğine inanılan kişi veya kişileri hafife almak olur bu.

Öyle bir yola başvurabilecek tıynette olsalardı bunu yapmak için aradan bunca zaman geçmesini beklemezlerdi herhalde. 

Bu noktada sorulması gereken soru şu: Devletin ‘yüksek seviyeli güvenlik görevlisi’ onlar yüzünden mağduriyetler yaşandığını ve o mağduriyetlerin gerçek suçlu olarak belirlenmiş uzaktaki kişilerin nedamete erip teslim olmaları durumunda giderilebileceğini söylediğine göre, o kişiler kendilerinden beklenen civanmertliği göstermedikleri takdirde ne olacak?

Mağduriyetlerın devamına müsaade mi edilecek?

Adalet kavramı, yargı kurumu, toplumsal barış bu durumdan olumsuz etkilenmeyecek mi? 

Onlar gelir ve teslim olurlarsa bunlar cezaevinden çıkacaklarsa, onlar gelmeyince bunların cezaevlerinde kalmaya devam etmeleri ‘bunlar’ dediklerimi zihinlerde farklı bir konuma yerleştirmez mi?

Sorulacak soru çok.

‘Yüksek seviyeli güvenlik görevlisi’ devletin güvenlik alanında karar mekanizması içerisinde yer alan biriyse -ki öyle olduğu anlaşılıyor- Ahmet Taşgetiren’le paylaştığı düşüncelerinin akla düşürdüğü konuyu bir adım daha ileriye taşımalı ve bu alanda yapılan yanlışlar varsa -ki aktardığı düşünceler onun da yanlışların varlığını kabul ettiğine işaret ediyor- onların ortadan kaldırılması için çaba göstermelidir.

Nedamet eseri göstermeyenlerden civanmertlik beklemek yerine devletin adaletin gereğini yerine getirmesi daha doğru bir tavırdır.

Yargıtay’ın 16. Dairesi’nin örgüt üyeliği için ‘cebir ve şiddeti’ zorunlu unsur olarak gören kararı bu alanda yargının yönetime açtığı bir imkan aralığıdır. Yönetim de, gerekirse yasalarda değişikliği de gündeme taşıyarak ya da daha kestirme yollarla, yargının çizdiği çerçeveyi daha muhkem hale getirmelidir.

“Toplumu uzun yıllar etkileyecek acı” söz konusuysa ve bu ‘acı birikimi’ çözüm bekleyen bir sorunsa, ‘yüksek seviyeli’ devlet görevlilerine düşen onu ortadan kaldırma yolunda çaba sarf etmektir.

Bekleyeceğiz.

*Bu yazı Fehmi Koru'nun kişisel sayfasından alınmıştır