Ertuğrul Günay
Oca 30 2018

Kalıcı barış için yeni yöntemler bulmak gerekiyor

Bir askeri harekata 'zeytin dalı' diye barış çağrıştıran bir ad vermek güzel buluş. Ama Anadolu'da anlamlı bir halk deyişi vardır: "Bal, bal! diye bağırmakla ağız tatlanmaz." Bal üretmeyi bilmek gerek!

Suriye iç savaşı, altıncı yılın sonunda içeride etkisi ve bölge için tehlikesi azalacağı yerde, baştan atılan yanlış adımların sonucu olarak, yeni sorunlar üretmeye devam ediyor.

Geçen hafta TSK, sınırlarımızın hemen güneyine yerleşmiş PYD/ YPG unsurlarının tehlike oluşturduğu savıyla, Suriye topraklarında doğrudan bir askeri harekata girişti.  

ABD, Rusya ve hatta Avrupa Hükümetlerinin -sert açıklamalar yerine- temkinli uyarılarla yetindiği harekat, halen sürüyor.

Bu harekatın önceki Fırat Kalkanı adıyla yapılandan temel bir farkı var: Fırat Kalkanı Harekatı'nda açıklanan hedef, Suriye iç savaşının -Irak'ta yapılan yanlışların da hazırladığı zemin üzerinde- yarattığı İŞİD/terör yapılanmasının bölgeden temizlenmesi idi.

Bu çerçevede harekata dünyanın desteği açık ve kesin oldu.

Bu kez, dünyanın desteği bu kadar açık ve kesin değil. Sanki herkes, terörle mücadele gerekçesine karşı çıkmamakla birlikte, harekatın tıkanmasını ve Türkiye'nin -Allah korusun!- geri dönülmez bir batağa saplanmasını bekliyor gibi.

Harekat alanı öncekine göre zor ve daha tehlikeli. Fırat Kalkanı daha az engebeli bir alanda sürdürülürken 7 ayda sona erdi; çok sayıda can kaybı oldu. Üstelik hava koşulları -ilerleme ve takip için- bugünden daha elverişliydi.

TSK Komuta kademesi bu gerçeklerin farkında; o nedenle hava saldırısı ve topçu ateşine ağırlık veriyor. Ancak arazide öncü güç olarak ilerlemesi öngörülen ÖSO, beklenen performansı göstermekten uzak.

Esasen ÖSO adı verilen bu devşirme ve niteliği oldukça tartışmalı 'muhalif' güç, şimdiye kadar kayda değer bir askeri başarıya imza atmış da değil.

Harekatın bütün bunlardan daha vahim ve kaygı uyandıran yönü, bir süre sonra zorunlu olarak yerleşme merkezlerine uzanacak olması. Bu takdirde kimin silahlı, kimin sivil olduğunu ayırmak zorlaşacak.

Yerleşim merkezlerinde yaşanan can kayıplarının Türkiye'ye karşı tehlike oluşturmayan, sıradan sivil insanlar olduğu yönünde yapılabilecek propaganda ve bu algının dünyada yerleşmesi Türkiye'yi bekleyen asıl tehlike.

Harekata verilen 'Zeytin Dalı' adı, bu tehlikenin Türkiye tarafından da öngörüldüğüne işaret ediyor. Önceki harekat 'Fırat Kalkanı' gibi doğrudan askeri çağrışımlar yapan bir isim taşırken, bu yeni harekata barışı çağrıştıracak bir isim arandığı belli oluyor.

Gerçekten, harekat bölgesinde - çoğunluğu Kürt ve Arap - yaşayanlar Türkiye'nin sadece komşusu değil, çoğu bizim yurttaşlarımızın hısım, akrabası. Hasımı değil!

Savaşın kargaşası içinde onların haksızlığa uğraması, mağdur olması, bölgede onarılması güç yaralar açılmasına neden olacağı gibi, içeride kendi yurttaşlarımızın yüreklerinde de  kırgınlıklara neden olabilir.

'Zeytin Dalı' adının -bu tehlikenin farkında olarak- bölge insanına silah doğrultulduğunu değil, barış ve huzur getirmenin amaçlandığı anlatmak için seçilmiş bir isim olduğu anlaşıyor.

Ama barışı kurmak, bir askeri harekata barışçı çağrışımlar yapacak bir isim bulmakla sağlanacak kadar kolay bir iş değil.

Barış ve bölgenin huzuru, daha uzun vadeli düşünmeyi, bilgiyle, deneyimle bezenmiş daha zahmetli ve sorumlu adımlar atmayı gerektiren zor bir iş.

Önceki günlerde ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey ile dış politika uzmanı David Pollock, Chicago Tribüne Gazetesinde, bu konuda oldukça önemli bir makale yazdılar.*

Sayın Jeffrey, 2008-10 yıllarında Ankara'da bulunduğu zaman tanıdığım kıdemli bir dış işleri mensubu; Türkiye'den de yanılmıyorsam Bağdat'a gitti, bölgeyi oldukça iyi biliyor.

Yazarlar, geçmiş yıllarda olduğu gibi Türkiye ile PYD arasında yeniden bir diyalog kurulabileceğini, bunun ilk şartının da PYD'nin PKK'ya mesafe koyması olduğunu söylüyor; bu takdirde ABD'nin bu diyalogun oluşmasına aracılık yapabileceğini savunuyorlar.

Gerçekten PKK, baştan beri kullandığı şiddet yöntemleriyle, son çeyrek yüzyılda hep otoriterleşmeyi savunanların işine yarayan gerekçeler yarattı.

Genelde Türkiye'nin demokratikleşmesine, özelde de Kürt siyasetinin Türkiyelileşmesine olumsuz etki yaptı; bu yönde atılan adımlara ayak bağı oldu.

Dünyada da, - galiba Rusya dışında - terör örgütü olarak niteleniyor.

PYD'nin PKK ile arasına mesafe koyması ve kendisini sadece yeniden kurulacak Suriye düzeninde, evrensel hukuk ölçüleri içinde Kürtlerin haklarını savunan bir yapı olarak tanımlaması, bölgede yeni gelişmelerin, yeni diyalog kapılarının açılmasının yapıcı ve oyun bozucu bir adımı olabilir.

Bölgede savaşın, çatışmanın, kavganın dışında yeni bir yol, yeni bir yöntem bulmak gerek. Kalıcı barışın yolu, bugüne kadar gidilen yol değil. Esasen Ortadoğu'da şimdiye kadar savaşarak çözülmüş bir sorun yok.

ABD'li kıdemli hariciyecilerin öngördüğü gibi PYD, PKK ile arasına mesafe koyabilir mi? Bu takdirde Türkiye, PYD'nin Suriye içinde amaçladığı özel/özerk statü arayışlarına karşı çıkmaktan vazgeçer, hatta daha stratejik bir hamleyle böyle bir oluşumu destekler, himaye eder mi? Bütün bunlar, savaşın hamaseti içinde sorumlu birilerinin düşünmesi gereken sorular?

Bir askeri harekata 'zeytin dalı harekatı' adı vermek güzel buluş. Ama Anadolu'da anlamlı bir halk deyişi var: "Bal, bal! diye bağırmakla ağız tatlanmaz!" Bal üretmek gerek!

 

*Makale, BBCTürkçe'de de yayınlandı; ben de Twitter adresimden aynı makaleyi paylaştım.

**Geçen yazımda da belirttiğim gibi, Suriye İç Savaşı'nda taraf olmaya yetkili kurullarda baştan karşı çıkmış; "6 ay sürmeyecek" cevabı almıştım. Durum ortada!
Şimdi, bütün öngörüleri yanlış çıkanların, yanlışlarının çaresizliği içinde, bölgenin huzuru için uğraşan ve barış ve diyalog çağrısı yapan yurtseverlere, yakışıksız sözlerle sataşmalarını cevap vermeye değer bulmam.
Söyleyecek sözü olan, çıkar medenice görüşünü savunur,
hakaret, küfür etmez!
Eskiler, "Üslubu beyan, ayniyle insan" derler ve dahi kem söz sahibinindir.
V'esselam!