Cengiz Aktar
Mar 19 2018

Kürd Afrin'i yıkıp Türk Afrin'i kurmak

Başkomutan pazar günü Çanakkale’de müjdeyi veriyordu: “140.000 kişi Cerablus’a döndü, Afrinli olan kardeşlerimiz, Afrin’e dönecekler. Aynı zamanda bölgeyi yaşanabilir hâle getirecek tüm adımları atacağız”.

New York Times dün sabah Antep’te yeni bir Afrin kent konseyi kurulduğu ve şehre intikal etmek üzere olduğu haberini veriyordu.

TSK ve onun adına cihad eden ahir zaman başıbozuklarının Afrin’den önce işgâl ettikleri Suriye topraklarından haberler ise şöyle.

Soylu: Azez’de, Cerablus’ta, Mare’de kaymakamımız var.

AKP Cerablus’a gönderecek gönüllü hekim arıyor!

Sağlık Bakanlığı Suriye’ye yeni hastaneler kuracak.

Türkiye mesaj vermek için Cerablus’ta askeri üs kurdu.

Türkiye’nin eğittiği polis gücü Cerablus’ta göreve başladı.

PTT Cerablus’ta şube açtı.

Türkiye’den El Bab’a 80.000 kişilik uydu kent.

Başkomutanın Çanakkale’de bahsettiği “bölgeyi yaşanabilir hâle getirecek adımlar” daha önce işgâl edilmiş diğer Suriye kentlerinde bütün hızıyla sürüyor.

Osmanlının fethedilen topraklarda yaptığı gibi Türkiye de işgâl ettiği her yerde yeni bir idarî teşkilât kuruyor.  

Mülkiye, sağlık, eğitim, ekonomi, haberleşme, kolluk ve konut hizmetleri askerin arkasından sistemli ve koordineli şekilde işgâl edilen toprağa intikal ediyor ve oraları yeniden dizayn ediyor. Nüfus mühendisliği ile o toprakların tarihini ve kültürünü yeniden yazma teşkilâtlandırılmanın hayatî unsurları.   

Devlet bütün bu toplumsal mühendislik çalışmalarında Osmanlıdan gelen engin bir tecrübeye sahiptir.

Cumhuriyet döneminde, önce Hıristiyanları Anadolu’dan silen dinî/etnik temizlik ve akabinde Kürd ve Alevîlere yönelik çöktürme harekâtları sonrasında mübadele, zorunlu iskân ve asimilasyon yollarıyla türkleştirme/sünnîleştirme çalışmaları devreye girer.  

Daha yakın zamanda Sur, Cizre, Silopi ve Şırnak’taki “temizlik” harekâtları sonrasında ve HDP/DBP’li belediyelere atanan kayyımlar vasıtasıyla yeniden türkleştirici teşkilâtlandırma gerçekleştiriliyor.

Sur
Sur'da sokağa çıkma yasağının 1. yılını doldurduğu 2016'da çekilen fotoğraf, bölgedeki yıkımı ortaya koyuyordu. (Fotoğraf: AA)

Yurt dışında, 1939’da ilhâk edilen ve o vakitler Fransız mandası altında olan İskenderun Sancağı, 4.000 yıllık Antakya yerine Mustafa Kemal’in emriyle uydurulan Hatay adını almıştır.  

Kıbrıs’ın kuzeyinde onyıllardır süren Anadolu kökenli kolonizasyon mâlumdur.

Şimdi kuzey Suriye’de Fırat Kalkanı bölgesinde alınan topraklardaki mühendisliğin son sürat ilerlediği anlaşılıyor. Yukarıda sözü edilen hizmetlerin yanı sıra “kötü Kürd” unsurun tecrit edildiği ve muhtemelen, birkaç PYD muhalifi Kürd’ün yanında ağırlıklı olarak Türkiye tarafındaki Arab mültecilerin iskân edileceği bir “sınırboyu sancağı” yaratılmaya çalışılıyor. Rejimin Suriye’nin kuzeyi için ikide birde “esas sahiplerden” bahsetmesi bu niyetin kılıfı.  

Sözün özü, iddia muazzam; Ankara o diyarlarda resmen yeni ve sadık bir insan kitlesi yaratma peşinde.

Ne var ki “kötü Kürd” unsurun o bölge genelinde nasıl tecrit edileceği ve şimdi esas, ağırlıklı olarak Kürd nüfusun yaşadığı Afrin’de insanların nasıl bir zorbalıkla karşı karşıya kalacakları ve nasıl tepki verecekleri bilinmiyor.

Ama bu, rejimin, HDP hariç tüm muhalefetin ve halkın “fetih sarhoşu” ezici çoğunluğunun umurunda değil.

Yok edici bir intikam hissiyle yanıp tutuşan Kürd karşıtı nefret dili her yere sirayet etmiş durumda.

Bu dil hoyrat ve küstah olduğu kadar haklılığından emindir. “Fetih hakkının” dilidir bu.

Millet-i hâkimenin bugün sınır ötesine taşmış hâli, cihadın ve fethin sağladığı haklılıkla çatışma esnasındaki zulme, zayiata, talana, tahribata kör ve sağırdır.

Ölen asker ile çapulcu şehittir, öldürülen Kürd askeri ise “leştir”. Hep daha fazla kefen ve cenaze ister millet-i hâkime. O diyarların hayrı için…

Eskiden Osmanlıda düşman bugün Türkiye’de terörist olarak tanımlanan “ötekiler” insanlıktan tard edilmişlerdir; onlara her türlü muamele meşrudur. O yüzden bağımsız kaynakların ısrarla işaret ettiği Afrin’deki çoluk çocuk yaşlı sivillerin katli “hesap” dışıdır.

Bu ölümcül tahayyül, çökmüş, yok olmuş Osmanlıyı, şimdi “tank koşturulan” diyarlarda istisnasız bütün unsurlarca nefret objesi olarak hafızalara kazınmış olan Osmanlıyı yüceltir.

Ne zaman bir “devlet büyüğü” Türkiye’nin ve daha önce Osmanlı’nın yurtdışındaki varlığından ve uygulamalarından dem vursa bunları doğal bir hak ve o hakkın icraatını daima meşru kılan bir üslûp kullanır.

Benzer imparatorluklar, sömürgelerine reva gördükleri yüzünden hiddetle suçlanırken Osmanlının sömürgeciliği tarihî görev mertebesindedir ve o ölçüde de meşrudur.

Bu, Türkiye’de o kadar yaygın bir çifte standarttır ki Batılı imparatorluklara yakıştırılan “emperyalist” sıfatı, diğerleriyle asimilasyon dışında büyük benzerlikler gösteren Osmanlı için akla dahî gelmez.

Emperyalist kelimesinin imparatorluktan türediğini kim bilsin ki… Kaldı ki emperyalist olmak için illâ imparatorluk olmak da şart değildir.

Bugün Suriye’nin kuzeyinde kurulmaya çalışılan nüfuz bölgesi yukarıda sözü edilen idarî teşkilâtta ve beşerî mühendislikte vücut bulan “emperyal” bir uygulamadır.

Afrin
Afrin'in ele geçirilmesinin ardından ÖSO mensuplarının kent merkezinde yağmaya başladığına dair uluslararası ajanslar tarafından bazı görüntüler servis ediliyor. (Fotoğraf: AFP)

Hâlâ o bölgelerde memur maaşı ödeyen Suriye devletinin merkezî idaresini ve Rojava’daki ademimerkezî idareyi hiçe sayan, onların yerine kendini ikame eden, dört dörtlük emperyal bir uygulama.

Kürdlerin idarî yapılarının başına daima “sözde” hakareti ekleyerek “devlet işleri sadece Türk’ten sorulur” demeye getiren bir uygulama.

Keza Suriye’nin nüfus ve iskân yapısı üzerinde oynayarak Ankara’nın uydusu olacak bir sınırboyu sancağı yaratmayı amaçlayan tipik bir emperyal uygulamadır bu.   

Sonuçta, bugün Türk emperyalizminin benzerlerinden farkı Sünnî sosudur. Gönlünde hep bir “Dünya Türk Olsun” aslanı yatsa da…

Tam da bu nedenden, artık hiçbir müdahil devletin kendi toprağı dışında yapmaya cüret edemeyeceği şekilde, fetih şehvetine kapılarak işgâl edilen yerde albayrağı dünyanın gözüne sokar.