Ertuğrul Günay
Oca 22 2018

Suriye girdabına bir adım daha

Türkiye, 20 Ocak akşam saatlerinde savaş uçaklarıyla Suriye topraklarında düşman saydığı hedefleri vurmaya başladı. Pazar sabahı da haber merkezleri kara harekatının başladığını duyurdu.

Bu harekat, bundan önce defalarca gördüğümüz sınır ötesi takip harekatlarına benzemiyor. Topraklarına girilen komşu devletin yönetimine bilgi verildiği söyleniyorsa da, önceki sınır ötesi takiplerden farklı olarak, bu kez  alınmış bir mutabakat yok. Bu nedenle harekat, sınır ötesinde bir terör takibi değil, bir savaş.

Savaş ortamında sağduyu tatile çıkar.

Kimsenin, uzun analizleri okumaya, bırakınız eleştirileri, farklı

düşünceleri dinlemeye sabrı, vakti, tamammülü yoktur.

Bedel ödeyerek askerlikten yırtanların bile elde silah, üstünde kamuflaj giysisi ile kahramanlık mesajları yayınladığı bir ortamda, altı aydan fazla askerlik yapanlar -haklı olarak- birer savaş ve strateji uzmanı kesiliyor.

Kısacık sosyal medya mesajları da yanlış ve kasıtlı anlamalara, önyargılı yanıtlara, suçlamalara, sataşmalara, sonuçsuz tartışmalara muhatap oluyor.

Böyle bir ortamda galiba sözü uzatmadan -zaten kimse de dinlemezken- harekatın onulmaz yaralar açmadan, en kısa zamanda sona ermesini dilemek, yapılabilecek tek şeydir ve doğrusudur.

Savaş ortamında bu dileğin gerçekleşmesinin zor, giderek imkansız olduğunu biliyorum. Yine de yapmamız gereken ilk şeyin bu olduğuna inanıyorum:

Harekata katılan askerlerimizin ve hangi tarafta olursa olsun herhangi bir masumun canını yitirmemesini, çocukların öksüz, ana babaların evlatsız kalmamalarını dilemek...

İnsan, çaresizlik duyunca daha çok dua ediyor.

Ortadoğu, uzunca bir zamandır coğrafyasına göz dikmiş uzak/büyük devletlerin tasallutu altında. Birinci Dünya Savaşında Osmanlının yoksul ve yorgun askeri -Galiçya'dan Yemen'e kadar- onlarca cephede savaşırken, emperyal ajanların Arap topraklarındaki marifetlerine kadar uzanıyor bu tasallutun tarihi.

Petrolün değeri ve insanlığın doğal enerji kaynaklarına ihtiyacı arttıkça da bu tasallutun acımasızlığı artıyor. 20. yüzyılın ortalarında İran'da Musaddık devriliyor; sonlarında Irak ve şimdi de Suriye bu kanlı trajedilerin son sahnesi.

Suriye, ikinci görev dönemine Ortadoğu ülkelerini ziyaret ederek başlayan Obama yönetiminin coğrafyamıza bıraktığı kanlı bir miras. Irak örneği bütün vahametiyle ortada dururken, benzer yöntemlerle Suriye'yi kanatmak, uzaktan bakınca, tam bir basiretsizlik gibi görünüyor.

Ama biraz sorgulayıcı olursak, -bize basiretsizlik gibi görünen- bu akıl dışı tutum, Ortadoğu'da dengeleri iyice bozarak İslam coğrafyasının birbirinin boğazına sarılması için acımasız bir büyük oyun gibi de okunabilir.

Vardığı sonuç da bu!

Türkiye, bu oyuna -bilerek bilmeyerek- dahil olmakla, Cumhuriyet tarihinin en büyük dış politika yanlışını yaptı. 2012'ye kadar sürdürdüğümüz "Komşularla sıfır sorun" politikası, o tarihten sonra sorunlu, gergin, çatışmalı yeni bir siyasete dönüştü.

2012'ye kadar, barışçı siyaset dilinin ve 'sıfır sorun' politikasının bereketinden yararlanan Türkiye, Suriye iç savaşında taraf olduğundan beri sorunların badirelerini aşmaya çalışıyor.*

Suriye girdabı en sonunda Türkiye'yi, hemen sınırlarında kendisi için tehlike gördüğü bir oluşuma karşı silah kullanmak, komşu topraklarda fiilen savaşa girmek noktasına getirdi.

Kirli savaşa dışarıdan taraf olmanın getirdiği maddi, manevi yükün faturasıyla uğraşırken, şimdi bu fiili savaş durumunun neler getireceğini ve nerelere uzanacağını -bedellerinin ağır olmamasını dileyerek- hep birlikte göreceğiz.

Bazıları Türkiye'nin askeri harekatına ABD ve RF'nin  açık ve kesin bir tavırla karşı koymayışlarını, haklılığımızı onaylayan bir durum olarak görüyorlar.

Gerçekten ABD ve RF, -bu kez ortada İSİD gibi tehlikesi uluslarası tescilli bir güç yokken- kesin bir karşı koyuş bir yana, bazı tavırlarıyla Türkiye'nin Suriye topraklarına girmesini -neredeyse- özendirmiş gibi oldular.

Ortadoğu'da barışa ve halkların dayanışma içinde kalkınmasına önem ve değer verenlerin, bence tam da bu tutum karşısında sevinmesi değil, durup düşünmesi gerekir.

ABD, Rusya ya da diğer büyük güçler, Ortadoğu'da hangi devlet diğerine saldırırken, hangi yönetim insanlara kıyarken karşı koydular, kesin tavır aldılar, engel olmaya çalıştılar?

Irak İran'la sekiz yıl savaşırken, Irak Kuveyt'e saldırırken, Saddam Halepçe'de yahut Hafız Esad Hama'da katliam yaparken ya da daha yakınlarda Suudi'ler Yemen'i yerle bir ederken mi?

Ortadoğu'da Müslüman ülkelerin ve halkların birbirini boğazlamasını, bombalamasını, tahrip etmesini ABD, RF ve dünya ne zaman gerçekten engelleyici bir tavır aldılar?

Dış politika, ülke yönetiminin en fazla bilgi, birikim, öngörü, deneyim gerektiren alanıdır. İç politikada yanlışı düzeltmek daha kolaydır, düzeltmezseniz seçim kaybederek siz bedel ödersiniz.

Dışarıda yapılan yanlışı düzeltmek zordur, düzeltemezseniz ülke kaybeder, milletçe bedel ödersiniz.

Yapılacak fazla birşeyin olmadığı ortamda bile, 'insanın' dili sussa, vicdanı susmuyor. "Söylesem tesiri yok / Sussam gönül razı değil" misali.

Ülkenin ve topyekün milletin yararı söz konusu olunca da zaten, susmak ölmekten ağır geliyor.

*Suriye olaylarının başlangıcında, Hükümet Üyesi olarak, bu savaşta taraf olmamamızı, bu duruşumuzun daha etkili ve yararlı olacağını savunduğumu, endişe etmemem, gerginliğin altı ay sürmeyeceği cevabı aldığımı daha önce çeşitli vesilelerle paylaşmıştım.