Değişen dönemler, değişmeyen savaş halleri

Türkiye'nin Afrin operasyonu çeşitli çevreler tarafından farklı yaklaşımlarla karşılandı. Uluslararası toplumda bazı kesimlerde Türkiye'nin bir noktaya kadar haklı olduğu ifade edilirken, bu operasyonun daha ileri götürülmemesi gerektiği görüşünü dillendirenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.

Türkiye içindeyse savaş karşıtı olmak suç sayılıyor. Savaşı eleştiren her kesimden insan yaka paça gözaltına alınırken, bir kısmı görevinden uzaklaştırılıyor, sosyal medyada savaşa destek vermeyenlere karşı televizyonlardan tek tek cadı avı başlatılıyor ve mümkün olan her kanaldan savaşın propagandası yapılıyor.

Savaş propagandası, özellikle haksız savaşların meşrulaştırılmasında sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Bu propaganda, haklılığı şaibeli savaşların en önemli siyasi taşıyıcısı haline getirilir ve hükümetin elindeki bütün ideolojik aygıtlar bu amaç uğruna sonuna kadar kullanılır.

“Propaganda bir doktrini bütün halka dayatmaya çalışır. Propaganda halkın bir fikri benimsemesini ve bunun zaferini arzulamasını hedefler.”

Adolf Hitler “Kavgam” kitabında propagandayı böyle tanımlamaktadır. Buna istinaden Nazilerin 1933'te iktidara gelmesinin ardından kurulan Propaganda Bakanlığı'nın başına getirilen Joseph Goebbels, Nazilerin mesajının sanattan müziğe, tiyatrodan filme, kitaptan radyo yayınlarına ve en önemlisi eğitimden basına kadar her kanaldan halka ulaştırılmasından sorumludur.

hitler

 

Böylece başlayan propaganda döneminde halk “dış mihraklar”

ve düşmanlara karşı sürekli uyarılır. Özellikle Yahudilere karşı başlatılan sindirme ve yoketme politikasında, Yahudilere yapılan her türlü saldırı toplum içinde toleransla karşılanmaya ve kabul görmeye başlar. Bütün bunlar yapılırken de kullanılan siyasi terim “kamu düzeninin yeniden sağlanması”dır.

Nazilerin üstün askeri gücünün kutsanması ile iç ve dış düşmanların elimine edilmesinin önemi özellikle sinema sektöründe vurgulanmaya başlanır. Almanlar “şanlı” bir millet ve ırk olarak resmedilirken düşmanlar (burada Yahudiler) her tür sefil sıfatlarla aşağılanır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman halkı, savaşa ve Nazilerin yayılmacı saldırgan politikalarına destek vermesi yönünde her kanaldan yoğun propagandaya maruz bırakılır.

İktidarın temelini ele geçirip de tek adam diktatörlüğünü başlattıktan sonra Naziler Alman halkının sadakatini ve işbirliğini kazanmak için propagandayı da gitgide artırırlar.

Goebbels'in başında olduğu Propaganda Bakanlığı bütün kitle iletişim araçlarının kontrolünü ele geçirir: gazeteler, görsel yayınlar, televizyon yayınları, kitaplar, kamusal toplantılar, gösteriler, müzik konserleri, radyo yayınları, Nazi görüşleri ya da siyasetini eleştiren, karşıt görüş bildiren herkes ve her yayın sansüre maruz bırakılır ya da susturularak elimine edilir.

hitler

 

Kitaplar yakılmaya başlanır, Nazizm dışındaki diğer bütün görüşlere halkın erişimi engellenir, karşıt görüşteki yazarlar ve akademisyenler tutuklanır, gözaltına alınır, sindirilir ve ülkeden kaçmak zorunda bırakılır.

Okullarda Nazi ideolojisini besleyecek kitaplar okutulmaya başlanır. Kitaplardan bazı bölümler çıkarılarak yerine yeni bölümler eklenir ve şanlı Nazilerin ne kadar muhteşem varlıklar oldukları, insan üstülükleri vs gibi safsatalar öğrencilerin minik beyinlerine kazınmaya başlanır.

Amaç Hitler'in kişiliğine yönelik bir sevgi miti yaratmak ve uygulanan politikaların sorgulanmasını önleyerek rejime tam biat sağlamaktır.

20 yüzyılın en önemli siyaset felsefecilerinden ve Almanya'da Nazizmin yükselişini bizzat yaşamış  olan Hannah Arendt, propagandanın nasıl gerçeklik ahlâkını yok ederek yalanlar üstüne bir sistem kurduğunu çok güzel anlatmıştır.

1930'larda Nazizmin rejimi değiştirmesinde propagandanın kullanılışı ve her tür muhalif sesin polis ve paramiliterler eliyle susturuluşunun birinci dereceden tanıdığır kendisi. Paramiliter çetelerin (bindirilmiş kıtalar yani) muhalif güçleri terörize ederek susturmasını, diğer partilerin yetersizliği ve oportünistliğinin toplumun sindirilmesindeki rolünü, fikir özgürlüğünün yok edilmesi ve popüler desteğin sağlanması için kamuoyunun nasıl bilerek yanıltıldığını yaşayarak görmüştür Arendt.

Propaganda Bakanı Goebbels solcuları, Yahudiler ve sanatçıları tutuklatarak “temizlik” hareketine giriştiğinde bu yöndeki en büyük rolü yandaş medyanın oynadığını anlatan Arendt “Yahudilere, solculara, homoseksüellere, azınlıklara ve Nazilerin düşman gördüğü bütün diğer kesimlere uygulanan vahşet ve kıyımı mümkün hale getiren atmosfer, yandaş medya sayesinde oluşturulmuştu” der.

goebbels

 

1951'de yazdığı “Totaliterliğin Kökenleri” kitabında “totaliter liderler propagandalarını, herşeyin mümkün olduğuna inanan kitleleri bir önceki gün söylediklerini ertesi gün yalanlasalar bile her ikisine de inanacak şekilde değişebilen psikoloji ve onlara yalan söyleyen liderlerini terketmek yerine söylenenin yalan olduğunu zaten bildiklerini iddia ederek, liderlerinin üstün taktiksel zekasına övgü düzecekleri varsayımına dayandırırlar ve bu varsayım gerçekçidir” der.

Kanada Mcgill Üniversitesinden profesör Jacob T. Levy de bu durumu “yalan olduğu çok bariz birşeyi söyleyerek emrindeki kitlelere bunu kendi sesleriyle tekrarlatmak, kitleler üzerinde iktidar uygulamanın en önemli göstergelerinden biridir” şeklinde açıklamaktadır. Bu yöntem totaliterliğin birincil içkinlerindendir.

Hannah Arendt, Theodor Adorno ve George Orwell gibi totaliter liderler üzerine düşünüp yazmış bilim insanları ve yazarların ortaklaştığı noktalardan biri de “bariz bir yalanı sürekli tekrarlamanın, aslında liderin ne kadar da güçsüz olduğunun göstergesi” olduğudur.

“Toplumun bütün kesimleri tarafından paylaşılan temel inanış politikanın bir aldatma oyunu olduğudur ve bu oyunun esas kuralı şudur: Lider her zaman haklıdır.”

Askeri disiplinde savaşın gereğinin komutan ne derse yapmak olması gibi politikada da oyunun gereği liderin her dediğinin yapılmasıdır.

Arendt 1940'lar boyunca yaptığı araştırma ve gözlemlere dayanarak yazdığı kitabında, kendi halinde, görünürde barış içinde yaşamakta olan toplumların nasıl olup da böyle kolaylıkla totaliterliğe savrulduğunu ve toplumun bir ya da birden fazla kesimine yönelik insanlık dışı uygulamaları nasıl da rahatlıkla rasyonalize eder hale gelebildiklerini incelemiştir.

Savaş hali, bu insanlık dışı uygulamaların ve sıkıyönetim yöntemlerinin topluma en kolay kabul ettirildiği durumlardır. Kullanılan söylem hep benzerdir: Milli menfaatler, milletin bekaası, iç ve dış düşmanlar, “bizi” çekemeyenlere günlerini göstermek vs. Propaganda da bu söylemin en temel taşıyıcısıdır.

Sizlere Nazizm dönemi Almanya'sını anlattım.

Günümüzdeki olaylar ya da karakterlerle benzerliği sadece tesadüftür.

hitler ve goebbels