Ümit Kurt
Şub 15 2018

İsrail’den Afrin’e bakış

Kudüs- Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Özgür Suriye Ordusu ile birlikte 20 Ocak’ta Afrin’e ve oradaki YPG güçlerine yönelik başlattığı askeri operasyonun bütün dünyada olduğu gibi İsrail’de de yansımaları sürmekte.

İsrail basınından takip edebildiğimiz kadarıyla operasyona ilişkin önemli tespitlerden veya eleştirilerden bir tanesi bu operasyonun Türkiye’yi NATO’dan uzaklaştıran bir hareket olarak değerlendirilmesi.

Bir diğer kayda değer tespit ise aslında bölgede bir hegenomik güç teşkil etmek arzusunda olan Türkiye’nin bu çerçevede ABD ile Afrin üzerinden adeta de fakto bir dolaylı savaş halinde olması.

Esasında bunun etkilerinin ABD açısından operasyonun Menbiç’e de uzanacağının Türkiye’de resmi ağızlardan duyurulmasıya başladığını iddia etmek mümkün.

İsrail’deki görsel ve yazılı medyanın Türkiye’nin aksine YPG’yi bir terörist örgüt olarak görmediğini vurgulamak gerekiyor. Zira onlara göre YPG, Suriyetli Kürt ve Araplardan müteşekkil ve ABD destekli bir milis birliği olan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) yalnızca ortağı olmakla kalmayıp aynı zamanda Suriye rejimiyle göreceli de olsa dostane ilişkilere sahip bir siyasi ve askeri yapı.

Bugün YPG’nin 30,000 civarında bir silahlı askeri kapasitesi mevcut. Aslında bu yeni bir ordu değil. Bu yapıya mensup kişilerin en azından yarısı halihazırda Suriye’nin kuzeyinde SDG’nin bir parçası olarak faaliyet göstermekte. Bu yapının iki yıldan fazla bir süre önce ABD tarafından İŞİD ile mücadele etmek saikıyla kurulduğunu belirtelim.

İsrail açısından denklem aslında çok da karmaşık değil: nihayetinde Suriye iç savaşı boyunca İŞİD ile savaşarak, onu bertaraf eden YPG yani Kürtler İŞİD’ten kurtardıkları bölgeleri idare etmek ve bunları Suriye’nin kuzeyinde meskun özerk Kürt bölgesiyle birleştirmek gayesindeler.

Türkiye açısından bu denklemin yaratacağı korku da ha keza bir o kadar sarih: Ankara güneydoğu sınırında özerk ve askeri olarak Washington tarafından desteklenen bir Kürt kantonu zinhar istemiyor. Bu nedenle Afrin ve akabinde Menbiç’deki YPG unsurlarını temizlemek için hareket geçmiş durumda.

Burada ilginç olan nokta Israil’in kendi sınırına yakın Suriye’deki İran odaklı güçleri bir güvenlik tehdidi olarak görmesi gibi Türkiye de aynı şekilde Suriyeli Kürtlerin siyaseten özerk bir yapı içinde ve belli bir askeri güçle kendi sınırlarına yakın bir yerde varolmasına karşı çıkıyor.

Ve buradaki yorumcular ve analistler tıpkı İsrail’in Suriye’de İran merkezli bir yapıya izin vermeyeceği gibi Türkiye’nin Kürtlere bu noktada engel olacağını vurguluyorlar. Tabi bu siyasi konjonktürde belirleyici iki aktör var: ABD ve Rusya.

İsrail basını, Afrin ve Menbiç’teki ABD destekli YPG’ye yönelik askeri operasyonların sonucunda, ABD’nin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını dikkate aldığını resmi ağızlardan ifade etmesine karşın; Türkiye’nin ABD’den çok daha fazla zarar göreceği kanısında.

Buna örnek olarak ise basında Halk Bankası Genel Müdür Yardımcısı Atilla’nın yargılanması ve sonucunda ABD’nin Halk Bankası’na birtakım yaptırımlar uygulayabileceği yazılıp çiziliyor.

Aynı şekilde Türkiye’nin ABD’nin kara listesinde bulunan bir Rus firmasından S-400 füzeleri satın alması karşısında bir yaptırımla karşı karşıya kalabileceği de gündeme getiriliyor. Ancak Türkiye’nin bütün bunlara rağmen geri adım atmamakta kararlı olduğunun altı çiziliyor.

Zira Afrin sonrası Menbiç’e dönük kuvveden fiile çıkma ihtimalı yüksek olan bir operasyonun iktidarın en yetkili ağızlarından yüksek sesle dillendirilmesi üzerine, Amerikalı askeri yetkililerden Menbiç’teki mevcut durumun son derece mutedil olduğuna dair açıklama gecikmeden geldi.

Dolayısıyla olası bir Menbiç operasyonunun ABD ile Türkiye arasında tamiri güç problemler yaratacağı İsrail’de oldukça dillendiriliyor.

Gelelim Rusya’ya: bir yandan hem Afrin hem de Menbiç’teki Kürt gruplarla iyi ilişkiler halinde olan Rusya; diğer taraftan Türkiye’nin Afrin operasyonuna “sınırlı” bir destek/izin verdi. Esasında Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Rusya ziyaretinin, İsrail basınında “işgal” olarak tarif edilen söz konusu operasyon için Rusya’dan onay almak adına yapıldığı belirtildi.

Hatta İsrail basın ve medyasında bu icazet ile İsrail’in Suriye’deki Hizbullah hedeflerine saldırı düzenlemek için Rusya’dan aldığı “izin” arasında benzerlikler kuruldu.

Bir noktanın altını çizmekte fayda var: Gerek Astana gerekse Soçi’de yapılan toplantılarda Türkiye, İran ve Suriye dahil mevcut bütün aktörlerle iyi ilişkiler içersinde olan Rusya’nın Suriye’nin geleceği konusunda anahtar bir aktör olduğu İsrail basınında hakim olan düşünce.

Peki bu durum İsrail devleti açısından ne anlama geliyor? Rusya’nın bu konumu göz önünde bulundurulduğunda benzer bir senaryo, nihayetinde Türkiye’nin içinde olmadığı Golan Tepeleri ile ilgili denklemde ABD, Ürdün ve İsrail’in Rusya’ya karşı kararlığını test edecek bir şekilde ortaya çıkacak.

Bu nedenle Afrin’de olan bitenler ve bunun Suriye’nin geleceğine ilişkin etkileri İsrail açısından bölgeyi yakından ilgilendiriyor.

Şurası muhakkak ki bölgedeki güç dengelerini hesaba kattığımızda Erdoğan’ın son derece kırılgan ve kaygan bir zeminde yürüdüğünü söylemek mümkün.

Bir taraftan sonuna kadar karşı olduğu ABD ve YPG “ittifakı”; diğer tarafından pek de hazzetmediği Rusya ve İran’ın Suriye’deki iç savaş sürecindeki yakın dirsek teması ve İran’ın her geçen gün nüfuzunu yalnızca Suriye’de artırmakla kalmayıp bunu Irak’a da taşıması.

Bütün bu gelişmeler bizi sadece bir sonuca götürüyor o da Erdoğan’ın bölgedeki Sünni vizyonunun büyük ölçüde sekteye uğramış olduğu.