Mucize

Silivri 9 No’lu hapishanesinin avukat görüş koridorunda iki tablo nöbetleşe asılır.

Birinde, karlar içinde bir orman, bembeyaz dağ zirveleri, muhtemelen donmuş bir nehir kenarında küçük bir kulübe vardır. Diğeri, ağaçların yeşerdiği, nehrin gürül gürül aktığı yerde neredeyse aynı kulübedir.

Hapiste zaman bu iki tabloya sıkışmıştır sanki; mevsimler duvara asılmıştır.

Zalim, büyücü bir kraliçenin kapımıza bıraktığı elmadan kaçmanın yollarını aradığımız bu pandemi günlerinde, “iki adımda biten” o görüş odasında, biz avukatlar ve mahpuslar birbirimize dokunamayız. Aramızda plastikten bir engel vardır.

Seslerimiz karşı tarafa çok uzaklardan kopup gelir gibi ulaşmaya çalışır, aramızdaki engeller zamanla kirlenir, birbirimizi bir sis perdesinin arkasından görmeye başlarız.

Malum, hapishanenin kendi ağırlığı asılıdır havada; özlemler, isyanlar, haksızlığa uğramışlığın dayanılması zor öfkesi her yere sinmiştir. Orada aşık olup evlenen müebbete mahkumla gencecik avukatın sıcacık hikayesi bile soğukta alınan bir nefes kadardır; adalet açlığının ölüm gibi kokusu görüş odalarında söylenmiş bir kaç şarkının içine karışır.

Sonra bir adam gelir oraya. Aradaki engel yırtılır, sis dağılır ve duvardaki zaman asılı olduğu yerden düşüp parçalanır. Siyah beyaz bir fotoğraf renklenir, bir turp çiçek açar, buzların çözülmesini duyarsınız.

Tam da bugün hapisteki beşinci doğum gününü kutladığımız o adam, yine hapiste yazdığı üç kitabıyla duvarları da yıkıp geçer.

Çünkü o bir yazar, zamanın bile dokunamadığı, yüksek güvenlikli duvarların asla engel olamadığı.

Biliriz ki; bu memlekette bir çok şey olmak suçtur, ama Ahmet Altan olmak tam bir felakettir. 

Bu hikayeyi baştan hatırlamak lazım belki de, ama nerede başladığını muhtemelen kendisinden başka hiç kimse bilmiyor.

Aslında hikaye edebiyatın kıyısında başlamıştı bizim için. Aşkın müthiş ve bir o kadar tehlikeli coğrafyasında dolaşmakla yetinmeyen, sırlarının da peşine düşen, aşkın hayatı teslim alışına ve hayatın teslim aldıklarına tanıklık yapan romanlar, bir an gibi kısa ve bir asır kadar uzun, kılıç yarası gibi izler bırakan yazılarıyla ve kasabaya gelen gizemli bir yabancının yaratabileceği merakı da yanında getirerek hayatımıza giren Ahmet Altan, bir gün henüz ifşa edilmemiş bir yerdeki “fildişi kulesinden” indi, gömleğinin kollarını sıvadı ve bir kavganın tam ortasında dikiliverdi.

Tarihi boyunca gerçek demokrasi ile hiç tanışmamış bu toplum, kendi çizdiği makul ve meşru demokratlarını da yaratmaktan gayet memnunken, onların kendi konforlarıyla kurdukları ilişki de bu memnuniyetle  gayet barışıkken; yani toplum ve aydın bu anlaşmalı  sahte ilişkiler ağında huzur içinde yaşarken; muhalifçilik, aynı kum havuzunda oynandığında çok da göze batmaz, hatta teşvik edilirken, ortaya çıkıp, ağzımızın tadını bozmak isteyen bir adamdan tabii ki nefret etmeyi tercih edecekti herkes.

Kavga ediyormuş gibi yapan bütün taraflar birden bire durup, ona döndüler.

Bir ton yalanı bir araya getiren bir çok kesime ait insanın kurduğu, iskambil kağıtlarından yapılmış kulenin amacı bu oyunun olageldiği gibi, alışıldığı gibi devam etmesiydi, bu adam gelip oyunu bozana kadar her şey de yolundaydı.

Çok kızmışlardı, çok…

Uygun zaman geldiğinde uygun bahane de yaratılınca, Ahmet Altan hapsedildi. Üç yazıya verilen ağırlaştırılmış müebbet pek ayıp oldu, ama “üye olmamakla birlikte yardım” pek de güzel olduruldu.

Yakışan rekor bir cezaydı tabii. 10 buçuk yıl hapis cezası hala Yargıtay’da. Her nedense dört yıla yakın bir zamandır da AİHM ‘nin kim bilir neresinde bekliyor dosyası. Bu arada tahliye de edildi ama, dışarıda ancak bir hafta dayanabildi, “harici davranışları” yüzünden yeniden tutuklandı.

Normalde yer yerinden oynamalıydı ama herkes memnun görünüyordu halinden.

Zaten konu sadece onu hapsetmek değildi. İlk andan itibaren asıl merak, ne yapacağı, nasıl davranacağıydı. Ünlü babanın ünlü oğlu, paşa dedelerinin torunu, siyasi liberalizmin simgesi, fildişi kulesinin kralı, zevk düşkünü bu adam hapse düşmüştü, şimdi hapiste yere düşmesi bekleniyordu doğal olarak. Nasılsa dayanamayacaktı, nasılsa bazılarının yaptığı gibi yapacak, ya pişman olacak, özür dileyecek ya da çürüyüp gidecekti.

Onu tanıyanlar biliyordu, tanımayanlar da öğrendi: O iş hiç de öyle değildi.

“Bir İddianamenin Hukuk Pornosu Olarak Portresi” ilk duruşmada deprem etkisi yarattı. “Savunma yap” dedikleri adam, tarihi yargılıyordu; bütün delilleri tek tek çürütüyor, yaptığı ve söylediği her şeye bir tek geri adım atmadan sahip çıkıyor, sadece iddianameyi değil; onlarca yalanla beslenen bir algıyı da herkesin suratına çarpıyordu.

Devamı da geldi; her duruşmada söylediği her cümlede aynı şey vardı:

“Ben haklıyım, ne hapishaneniz ne de yalanlarınız beni korkutabilir.”

Beklediler.

Tek bir kez şikayet etmedi, tek bir söz gelmiyordu ondan. Çünkü bilmedikleri bir şey vardı; aynı zamanda bir sokak çocuğuydu Ahmet Altan. Kavgayı da bilirdi hayatın zevklerini bildiği kadar, havyarın  iyisinin de hakkını verir, ama bulgur pilavını da aynı keyifle sevebilirdi.

Duino Ağıtları’nın sayfalarını söğüt yaprağı bıçakla çeviren bir adamla oyun oynanmayacağının farkında olmayanlar, daracık bir hücrede, plastik bir masanın üstünde el yazısıyla yazdığı üç kitapla; onlarca ödülle, dünyanın katlanan hayranlığıyla sarmalanan bu adamla, onun dokunulmazlığıyla ve kavrayamadıkları iç gücüyle baş edemeyeceklerini anlayamadılar.

Sandıkları ve umduklarının aksine asla boyun eğmedi, aman dilemedi.

Kimseye ağlayan mektuplar falan da yazmadı; kahramanlığı rütbelerden ve mevkilerden, ünvanlardan ve koltuklardan müteşekkil olanlardan değildi çünkü. Dayandığı bir yer yoktu, gücü sadece ona aitti. Umuda dair yazılar gönderdi dünyaya, öfkelenmedi, kin tutmadı ve çok çalıştı, hala çalışmaya devam ediyor.

Üstelik, tam da bugün, hapiste beşinci doğum gününü kutlayan bu adam, olağanüstülüğünü sıradanlaştırmaktan vazgeçmedi tek bir an bile.

Yaptığı her şey onun için o kadar normal ki, anlamak gerçekten kolay değil.

Ondan beklediklerini alamayanlar utanmazca davranmaktan vazgeçmediler tabii bu arada. Yalanlarına hiç ara vermeden devam etmekten usanmadılar.

Asıl suçlulara tek bir söz söylemeye cesareti olmayanların, belki de o suçlara bir şekilde ortak olmuş olanların bunca yalanı, tasmasız vahşi köpekler gibi ortalığa salmaları tarihi ürkütebilecek mi sandılar, bilemiyorum.

Bu ülkede yıllarca süren vahşi bir vesayet yok muydu?

Binlerce Kürt öldürülmedi mi?

Hala kayıplarının kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri yok mu?

Solcular işkence tezgahlarından geçirilmedi, inançlı insanlar hiç aşağılanmadı mı?

Bu ülkede “faşizme karşıyız “ diye bağıranların kendi faşizmlerine dair şehvet dolu düşler kurduğunu bilmiyor muyuz?

“Kumpas” denen dava dosyalarında yapılan hukuksuzluklar, asıl gerçekleri ve asıl suçluları saklayabilir mi? Korkunç  bir kibirle kayıtlara düşen o hükmetme şehveti, yaşanan onca acının göstergesi değil mi?

Kendisinden başkasına acı çekme hakkı bile tanımayanlar, kimi ya da neyi nasıl seveceğimizi bile dayatmaya kalkanlar, hala ellerindeki balyozla beklemiyorlar mı yanıbaşımızda?

Güçlü oldukları zamanların pervasız, izansız zalimleri, mazlumluktan vicdan devşirebildiler mi sıra onlara gelince?

Mağdurların kini bilenmiyor mu hala ?

Ahmet Altan, bunların hepsini sorduğu ve söylediği için ondan nefret edenlerin zavallılığı değil asıl mesele.

Asıl mesele, kendi kuyrukları bir yere sıkışmadan insan haklarından, haktan, hukuktan bahsetmeyenlerin ruhumuzda, aramızda kol gezen iki yüzlülükleri, ahlaksızlıkları.

Demokrat olmanın sınavıdır Ahmet Altan. İki yüzlülüğün bumerangı döne döne herkese vurmadan, onu havada yakalayıp “durun” diye bağırdığını tarih yazalı çok oldu.

Ve onlar, o sahte demokratlar, o boynunda “muhalif”yazılı devekuşları, beş senelik hapisliği boyunca zirvesini göremedikleri bir dağ gibi duran bu adamın yaptıkları her şeye düşen gölgesinden kaçamayacaklarını öğrenecekler.

Bu ülke de, herkesin kendi kutsalını, tek doğru ve tek gerçekmiş gibi boğazına sokmaya çalışmasına pekala karşı çıkılabileceğini öğrenenecek. Gerçek demokrasi, sahici demokratlık ne demek, “bir kişiye ya da bir örgüte değil, ilkelere bağlı entelektüel” olmak ne demek,  sahtesini ayak seslerinden tanıyıp ayak izlerini silmek nasıl mümkün olur, öğrenecek.

Bu ülkede yaşayan herkes kutsal olanın, arkasına saklanılacak değil, önünde durulacak bir şey olduğunu, birbirlerinin kutsallarına saygı göstermek zorunda olduklarını öğrenecek.

Bu toplum, eninde sonunda vicdanını temize çekmeyi ve yüzleşmeyi de öğrenecek.

Bunlara inanıyor olmamın çok geçerli bir nedeni var. Çünkü Ahmet Altan bugün bir yaşını daha kutluyor, hapiste olsa ne çıkar? Çünkü, edebiyatın uçsuz bucaksız topraklarında at süren bu adam, tablolara hapsedilmiş zamanı parçalayıp, hapishane duvarlarını yıkmaya devam ederken, büyülü bir gerçekliğin mirasını armağan ediyor bize: Cesareti, onuru, yiğitliği ve yazının gücünü.

Onun gibi insanların sayıca az, pahada ağır varlığının gerçekliğini kanıtlıyor, satır satır; sözcük sözcük.

Diyor ki, “Umut asla bitmez.”

Ve Silivri 9 No’lu hapishanesinin avukat görüş odası iki adımda biter. 

Bir gün gelir ömür de biter; ama yazı ömürden uzundur, onur da hayattan.

Ve biliriz ki, bu memlekette bir çok şey olmak harikadır, ama Ahmet Altan olmak bir mucizedir.

Mucizeler bitmez.

 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.