Sezin Öney
Kas 18 2017

Ahmet Kaya: Toprağı ayağının altından, yorganı üzerinden çekilen ozan

“Avrupa’da yaşıyorum. Ben burada, yaz olsa da, kış olsa da üşüyorum. Sorun kalorifer değil, yorgansızlık hiç değil. Ben vatansızlıktan üşüyorum”.

Ahmet Kaya kimdir sorusunun yanıtı aslında özetle bu yanıtta gizli… Vatansızlıktan üşütülen, çok üşütülen ve henüz 43 yaşında kalbine indirilen bir insan.

Sanatçılığının ötesinde, tok-buğulu-berrak-geniş-ferah-yanık perdelerde gezinen güzel sesinin ötesinde, tam “halk ozanı” tanımlamasına denk düşen müzisyenliğinin ötesinde, kendini sıfırdan yetiştirmiş bir insan olmasının ötesinde, bir Kürt vatandaşımız olarak hep karşılaştığı ve sonunda da hayatına mal olacak kahır ve eziyet ötesinde… Vatansızlıktan üşütülen bir insandı.

Başka bir ozan Nazım Hikmet ile benzeşen bir kaderi var bu açıdan bakılınca…

Sürgüne mecbur bırakılmak, göçmenlikten çok farklı bir durum; birey olarak kendi kaderini tayin etme hakkının elinden alınması, kendi seçimi dışında bağlı bulunduğu kültürün sınırları dışına atılmak, dışlanmak…

Ve niye, neden ve nasıl Ahmet Kaya’nın üzerinden “yorganı”, ayaklarının altından bağlı bulunduğu kültürün toprağı çekilip alındı?

Bu sorunun yanıtı aslında, 14 Şubat 1999 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan, “Ayıp ettin ‘gözüm’” başlıklı ‘haber’de gizli:

“Ona Türk-Kürt diye bakmadık... Türküleriyle ağladık, güldük... TV'lerden evlerimize konuk ettik... Meyhanelerimizde rakı içtik... Sakalı, atkısı ve göbeği ile bizden biriydi çünkü... MEĞER ÖYLE DEĞİLMİŞ AHMET... Bebeğe, kadına, dedeye, askere kurşun sıkanlardanmış... PKK'lı Ahmet... Yazıklar olsun...

Bu sözlerin Türkçe meali, Ahmet Kaya’ya gayet de, “Kürt diye bakıldığı” ve en önemlisi de, bu bakışta “Kürtlük” ve “teröristliğin” de eşitlendiği…

“Ayıp eden gözün” hangi bakışa sahip olan olduğu açık…

Ne var ki, bu haber yazıldığı günden ve tabii ondan önce ki, o meşum “Magazinciler” gecesinden sonra, Ahmet Kaya’nın hayatı altüst oldu.

Ayip Ettin Gozum

Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999'da “Magazin Gazetecileri Derneği”nin ödül töreninde, “Yılın En İyi Sanatçısı” ödülünü alacaktı. Kaya, ödül konuşmasında: "Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını biliyorum." dedi. Bu sözleri üzerine, davetlilerin bir kısmı tepki gösterip, küfretmeye ve kendisine çatal bıçaklar, çeşitli eşyalar fırlatmaya başladılar.

“Linç kültürü” deniliyor ya; “kaba saba cahil” bir kitle sanki bazen bazı yerlerde galeyana gelmiş veya getirilmiş gibi bir tavır takınılıyor. Oysa o gece, “en güzel” gözükmek çabasıyla birbiriyle yarışan, en makyajlı, en süslü püslü ve bolca estetikli bir güruhun da ruhen ne kadar çirkin, ne kadar hunhar olduğu bir anda dışa yansıyıvermişti. Demek ki, mesele gerçekten “derin”.

O kâbus geceden birkaç gün sonra, Hürriyet gazetesinde yukarıda giriş kısmını verdiğimiz haber yayınlandı. Ve aynen şöyle yazıldı:

(Ö)dül töreninde söylediği, ‘‘Çirkin ve tahrik edici’’ sözlerle ortalığı karıştıran özgün müziğin temsilcilerinden Ahmet Kaya'nın, PKK'nın Almanya'da düzenlediği bir gecede, sözde Kürdistan haritası ve Apo'nun resmi önünde konser verdiği ortaya çıktı. Olaylı gecede Türkiye'nin bölünmesine karşı olduğunu söyleyen Ahmet Kaya'nın çirkin yüzü, 1993 yılının kasım ayında çekilen fotoğraflarla belgelendi. Türkiye Cumhuriyeti haritası içinde yer alan sözde Kürdistan ve Kürtçe ad verilmiş Türk kentlerinin bulunduğu harita önünde fotoğraf çektiren Ahmet Kaya, Apo'yu da başına taç yaptı. Almanya'daki Kürt İşadamları Derneği'nin Berlin'de düzenlediği konserin videoya alınan görüntülerinde, Kaya'nın, sözde Kürdistan haritası ve Apo'nun fotoğrafı altında zafer işareti yaptığı da görülüyor. Berlin'de yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı konser, Yalçın Küçük'ün açış konuşmasıyla başlıyor.

Ahmet Kaya Gençlik

Aynı gün, gazetenin yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök de “Güzel Magazinciler ve Çirkin İnsanlar” başlıklı köşesinde şöyle yazdı:

 “O gece orada birçok gerçek sanatçı vardı. Her biri Türkiye’nin yüz akıydı. Bütün bunlar içinde bir tek çirkin adam çıktı. O da ne yazık ki Ahmet Kaya idi”.

Bu “haberin” ve köşe yazısının hemen ardından, Ahmet Kaya hakkında “Bölücü PKK terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı ve halkı ırk farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği" iddiasıyla hakkında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde toplamda 10.5 yıl ağır hapis istemiyle iki ayrı dava açıldı.

Ahmet Kaya, her ne kadar iddiaları yalanladıysa da, kendisine yönelen linç tehdidinin harareti arttıkça arttı. Ve sonunda Kaya, ülkesini geride bırakarak Paris’e yerleşmek zorunda kaldı. “Paris sürgünü” deyince de, öyle keyifli bir yaşam olması söz konusu olan… İki kızı, eşi, akrabaları, arkadaşları, kimi nesi varsa geride bırakmak zorunda kalmıştı Ahmet Kaya. Öylesine “bu toprağın, bu kültürün insanı” idi ki, kolay kolay da başka bir kültüre ve toprağa uyum sağlayabilecek biri de değildi. Zaten, 1970’lerde Almanya’ya gitmiş ve Köln’de iki yıla yakın yaşamıştı. “Dışarıda” yapamadığı için Türkiye’ye dönmüştü.

Yaşamının son günlerinde üzerinde çalıştığı “Hoşçakalın Gözüm” albümü, bir nevi Mozart’ın ölümüne giden, kendi kendini öğüttüğü tüketici süreçte yazdığı “ölüm marşı” Requiem gibi… İki besteci de, son eserlerini bitirmediler.

Kaya’nın Paris’teki Pere Lachaise Mezarlığı’ndaki mezar taşında “Hoşçakal Sevgili Ülkem” yazıyor.

Ahmet Kaya Gülten Kaya
Ahmet Kaya eşi Gülten Kaya ile...

Eşi Gülten Kaya, Ahmet Kaya’nın “son evi”, “mezarını” anlatırken, “Mezar taşını Anadolu motifleri ile süsledik. Yan taraflarda Ahmet'in en sevdiği çiçek olan kardelen bulunuyor. Mezarın üzerinde ise yalnız bıraktığı enstrümanları, Ege'nin nazar boncuğu. Kastamonu yazması, İstanbul silueti var” demişti.

Gene Gülten Kaya’nın ifadesine göre, eğer yaşasaydı Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”nı bestelemek istiyordu. Bu toprağın bir erkeği olarak, eşi Gülten Hanım ile profesyonel bir etkileşim içinde olması da, Ahmet Kaya’nın yaşamının hoş bir detayı. Hayatlarını gerçek bir yoldaşlık haline getirmiş insanlar Gülten ve Ahmet Kaya; ve erkeklerde eşitlikçi ve paylaşımcı böyle olgunluğa da bu coğrafya erkeklerinde çok da sık rastlanmıyor.

Ahmet Kaya

İnsan düşünmeden edemiyor; Ahmet Kaya’nın linç gadrine uğradığı zamanlar, tam da 1990’ların sonuna gelinmiş, Kürt Sorunu bakımından ülke tarihinin o zamana kadar ki, en çatışmalı günleri yaşanmıştı. Eğer ki, Ahmet Kaya, durduk yerde, çok da haksızca saldırıya uğramasa, öyle düşmanlaştırılmasa, Türkiye’de toplumsal barış için, Kürt Meselesi için yapabileceği, Türkiye’ye katabileceği ne kadar çok şey vardı.

Her şeyden önce de, bir insan olarak, bir sanatçı olarak tam da huzura ereceği, biraz olsun gün yüzü görüp rahat edeceği bir döneme yeni adım atmıştı. Zira yaşama, yoksulluklar ve yoksunluklar içinde bir başlangıç yapmıştı.

28 Ekim 1957 doğumlu Kaya; bir gün beklese, bir Cumhuriyet Bayramı çocuğu olacak… O işte; biraz erkenci, biraz aceleci, biraz kendi kafasına göre, biraz olduğu gibi kabul edilmek istiyor…28 Ekim’i seçiyor, 29’u yerine…

Baba Mahmut Kaya, fabrika işçisi bir Kürt, annesi Zekiye Kaya ise, ev hanımı bir Erzurumlu Türk; beş kardeşin en küçüğü Ahmet Kaya. Çocukluğu Sümerbank’ın, kendi ifadesiyle “35 metrekare lojmanlarında” tüm aile, yedi kişi sığışarak geçmiş. Sahip olduğu tek “ayrıcalık”, müzik yeteneği: kendi kendine çalıp söyleyerek müzisyen oluyor. Bu yeteneğin de, öyle keyfini yaşamıyor; oradan oraya götürülerek, daha çocuk yaşta büyüklerin içini yakan ağır ağır türküler, şarkılar söyleyerek…

15 yaşında da, babası emekli olunca ailece İstanbul’a geliyorlar. İşportacılık yaparak geçinmeye çalışıyorlar; Mısır Çarşısı’nın arkasındaki tezgâhlarda da çalışıyor Kaya.  İçinin ısınmadığı İstanbul’da, ona bir genç olarak aidiyet kazandıran “politika” oluyor. Derneklerde seminerlere katılarak siyasallaşmaya başlıyor. Politizasyon süreci, onu Sol’un farklı yorumları ve hareketlerine sürüklüyor. Ama hiçbirinin kimliğini özümsüyor mu; tam olarak hayır. Ahmet Kaya’nın kişisel sol ideolojisinin, “zulüm gören”, adaletsizliğe uğrayan herkesin yanında olmak, savaş karşıtlığı ve barışseverlik şeklinde çerçeveleyebiliriz bana kalırsa.

Neden mi “Sol”? Aslında, mesele “sıcaklık” bulması; hani, İstanbul’da gelince ve belki çok daha öncelerde bulunamayan “sıcaklık” var ya… “Solcu çocuklar”, çalıştığı dükkânda kendisiyle “bağırarak, emir vermeden” konuşan ilk kişilerdi zira…

1985’teki ilk kaseti “Ağlama Bebeğim”in ardından gelen “Acılara Tutunmak”, az kalsın yasaklanınca birden ilgi odağı oluyor. Ki müziği yoluyla ilgi görmek çocukluğundan beri arzu ettiği bir şey; zira ilgi görünce iletişim kurabileceğini, kendini anlatabileceğini ve anlaşılabileceğini düşünüyor. Çok da ironik bir durum; ölümüne giden yolun taşlarını döşeyen “anlaşılmamak” değil mi zaten?

Ahmet Kaya Gülten Kaya Melis Kaya
Ahmet Kaya eşi Gülten Kaya ve kızı Melis Kaya ile...

Sürekli “bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz”, “biz bu ülkeyi birleştirmeye soyunduk”, “cenazelere alışmayacağız”, “demokratik Türkiye’nin dürüst yurttaşları olarak yaşamak istiyoruz”, “o kirli savaş bitmek zorunda”, “ o savaş rantlarıyla köşe dönen şerefsizlere inat” demek miydi “suçu”?

 “Ayıp ettin ‘gözüm’”diyecek biri varsa, o da Ahmet Kaya’nın ta kendisi… Ama yaşasaydı, yaşatılsaydı; kindar bir insan olmadığından gene de kırıcı bir şey söylemez, sitem etmezdi gibime geliyor.

Kalbin tam da kişi olarak vücut bulmuş haliydi Ahmet Kaya… Çok sevdiği ülkesinin kültürünün, onu yoran ve sonunda kalbine indiren gaddar yönünü, bu toprağın ilgisinin hunhar yüzünü görmeseydi keşke…

Ahmet Kaya ve hayatı üzerine düşünmek, kendi sesinden yaşamının izini sürmek için Ümit Kıvanç’ın, “Uçurtmam Tellere Takıldı” belgeselini (veya Ümit’in deyişiyle “Biz bu adama ne yaptık?”ın hikâyesini) izleyin derim.