Türkiye’nin sistematik düşüşü bölgeyi ve küresel popülizmin yükselişini nasıl etkiliyor

“Tolstoy’un mutsuz aileler hakkındaki özdeyişinde olduğu gibi kendine has bir yolla Türkiye’yi mutsuz ülke yapan ve Türkiye’ye özgü olan çok sayıda problem var. Ancak Türkiye’yi Batı’daki krizlerin, yükselen güç aldatmacasının ve bu aldatmacanın yol açtığı mevcut çarpıklıkların daha geniş bir küresel bağlama yerleştirmeliyiz. Bu anlamda Türkiye'de yaşananlar hiçbir şekilde benzersiz değil ve ancak 21. yüzyılın ilk 10 yılındaki vahim politik hataların ve ekonomik krizlerin bir başka trajik sonucu.”

Cambridge Üniversitesi'nin değerli akademisyeni Ayşe Zarakol'un bu sözleri, 24 Eylül Pazartesi günü Liverpool’daki İşçi Kongresi’nde düzenlenen ve Türkiye uzmanlarını bir araya getiren panelin tonunu belirledi.

Ahval ve Londra merkezli düşünce kuruluşu Türkiye Araştırmalar Merkezi (Centre For Turkish Studies-CEFTUS) tarafından ortaklaşa düzenlenen etkinliğin başlığı kongre katılımcılarının yoğun ilgisini çekiyordu: 

"Demokrasinin Sonu mu? 'Yeni Türkiye' ve Çalkantılı Bir Bölge."

Konuşmacılar, kendi alanlarının en iyi uzmanlarıydı. “Dünya Politikalarında Hiyerarşi” isimli çalışması ile tanınan uluslararası ilişkiler öğretim üyesi Dr. Ayşe Zarakol’un yanı sıra, Stockholm Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Enstitüsü’nde seçkin misafir öğretim üyesi ve İsveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde kıdemli üye olan Cengiz Çandar ile Berlin’deki IPC-Mercator Vakfı’nın bir üyesi ve Irak’taki Kürt mülteciler hakkındaki son bir kitabın yazarı olarak şu anda faal olan Kürt ilişkiler uzmanı Arzu Yılmaz da vardı.

Bir başka konuşmacı ise Diyarbakırlı tanınmış bir köşe yazarı ve 2018 Risk Altındaki İnsan Hakları Savunucuları Ödülü sahibi olan Nurcan Baysal’dı.

Panel, Türk hükümetinin son beş yılda izlediği seyir konusundaki endişelerin tümünü paylaşan İngiliz milletvekilleri tarafından açıklanan bazı görüşlerle başladı.

Türkiye ve Ortadoğu hakkında gölge dışişleri bakanı olan Fabian Hamilton, 'muhalefetin en güçlü dinamiği' olarak Kürt muhalefetini vurgulayarak “yükselen diktatörlükler” üzerine konuştu. Bu, Türkiye’nin durumunun bölge için ne kadar önemli olduğu konusunda konuşan Afzal Khan tarafından da paylaşılan bir görüş.

Milletvekili Angela Eagle, çoğu ülkede sivil toplumları tehdit eden yükselen otokrasilerin ve popülizmin tehlikelerine işaret etti. Özellikle, kendi deyimiyle “hukukun üstünlüğünün altını oyarak ve muhaliflerle sivil toplum örgütlerine karşı büyük bir tasfiye düzenleyerek devleti kendi görüşüne göre yeniden şekillendiren” Erdoğan’ın izlediği yola vurgu yaptı.

Diplomatik ve askeri uygulamaların 3 boyutlu bir satranç oyununa dönüşmesiyle, Suriye, Irak ve İran ile bölgenin ne kadar hızlı bir şekilde daha güçlü bir belirsizlikler girdabının içine sürüklendiği hakkında kısa bir giriş yapmamdan sonra panel açıldı ve Dr. Zarakol ile Çandar tarafından yapılan değerlendirmeler ve varılan sonuçlarla kapandı.

Zarakol ağırlıklı olarak milenyumun ilk yıllarında, Türkiye’yi küresel bağlamın ortasına yerleştiren ve Türkiye deneyinin Siyasi İslam ile Demokrasi arasında uyumu sağlamada başarısız olmasından dolayı, ABD ve AB’de yaşanan büyük hayal kırıklığının ana nedenlerini açıklayan, Türkiye’nin batılı müttefiklerinin “dengesiz kararları” olarak adlandırdığı süreç hakkında konuştu.

Arada, diğer iki konuşmacı yeni bir baskı dönemine giren Türkiye’deki politikaları etkileyen büyük bir sorun ve Suriye sorununun geleceğini belirleyecek itici bir unsur olan Kürt dinamiğinin derinliklerine daldı.

Arzu Yılmaz'ın analizi, kasvetli bir şekilde diğerleriyle aynı düzeydeydi. Yılmaz, 'Türkiye'de demokrasinin önemi var mı?' diye sorarak Kürtlerin hak taleplerine cevap verirken Türk resmi politikalarının her zaman ve ileri sürdüğü gibi kasıtlı olarak, niçin ve nasıl geride kaldığı konusunu açıklamaya odaklandı. “Türkiye Kürtleri insan hakları konusunda konuştuğunda, Türk devleti onların etnik kökenini reddetti ve daha sonra kolektif haklar talep ettiklerinde ise devlet onların var olabileceklerinden bahsetti, bu yüzden inkar etmeye ve ağırdan almaya devam ettikçe etti” dedi. 

Nurcan Baysal, Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası olağanüstü hal ilan (OHAL) edilmesinden itibaren Türkiye’nin Kürt coğrafyasında yaşanan gerçeklere dikkat çekti.

Baysal, “2 yıl sonra Temmuz 2018'de OHAL kaldırıldı. Bu iki yıl boyunca 36 kanun hükmünde kararname yayınlandı. En az 126 bin kişi işlerinden atıldı ve en az 220 bin kişi tutuklandı. Tüm kurumlar, özellikle yargı, silahlı kuvvetler, üniversiteler ve medya kuruluşları artık bağımsız değil” dedi ve ekledi:

“Terörle Mücadele Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve İl İdaresi Kanunu’nun da aralarında bulunduğu kanunlarda yapılan değişikliklerle, OHAL Türkiye’de etkinlikle devam ediyor. OHAL Türkiye’de sona ermedi, artık kalıcı bir durum olarak sürüyor.”

O'nun çıkardığı sonuç kötü bir haberdi ve şöyle devam etti:

"Türkiye’deki Kürtlerde umutsuzluk hakim. Kürtlerin, Türk devletinden artık herhangi bir beklentisi yok."

Son konuşmacı olan Çandar, Türkiye'nin şimdiye kadar hiç olmadığı kadar nasıl kırılgan olduğunu, AKP iktidarından önce zar zor işleyen demokratik düzenin son zamanlarda ayrıntılı bir şekilde nasıl delik deşik edildiğini, nasıl başarısız bir devlet görüntüsü verildiğini ve bir demokrasinin sona erdiğinin nasıl doğrulandığı konusundaki sağlam görüşlerini anlatarak, Türkiye'nin inişli çıkışlı siyasi manzarası hakkında bir ufuk turu düzenledi.

Onun sözleri tartışmayı sona erdirdi:

“Meclisin devam ettirilmesi, sadece Türkiye’de bir demokrasi görüntüsü verilmesi amacıyla seçimlerin düzenlenmesi için gerekli. Seçimler, iktidar için yarışan rakip adayların olduğu çoğulcu bir demokrasi varmış gibi görünmesi için tasarlandı. Tayyip Erdoğan’ın asla kaybetmeyeceği ve her zaman yaklaşık yüzde 51-52 oy oranıyla kazanacağı şekilde tasarlandı. Sistemin, Putin’in yüzde 70 oy ile kazandığı Rusya’dakine veya Sisi’nin yüzde 90’nın üzerinde oy ile kazandığı Mısır’dakine benzemesine gerek yok. Erdoğan’ın seçim zaferini garantileyecek, adil olmayan bir seçimdeki yüzde 50’nin üzerindeki bir oy yeterli. Bu, küresel çaptaki demokrasi tartışmalarına Türk otokrasisinin özgün bir katkısı.”