Varank’ın davetini yorumladılar: Para için gitmedik para için dönmeyiz

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank’ın tersine beyin göçünü hızlandırmak amacıyla TÜBİTAK bünyesinde sürdürülen “Yurda Dönüş Araştırma Burs Programı”nı, “Uluslararası Lider Araştırmacılar Programı”na dönüştürdüklerini açıklamasının ardından Türkiye’nin akademik durumu yeniden tartışmaya açıldı.

Peki, akademisyenlerin Kanun Hükmünde Kararnameler ile ihraç edildiği, gözaltına alınmaya devam edildiği Türkiye’de yapılan bu davete akademik faaliyetlerini yurtdışında sürdüren akademisyenler nasıl bakıyor?

Çatışmalı sürecin başlaması ile birlikte Barış İçin Akademisyenler olarak bir araya gelen ve çatışmaların sonlandırılması çağrısında bulunan ve OHAL ile birlikte ihraç edilen akademisyenler, Türkiye’de çalışma şansı bulamadıkları için ülkeden ayrılan akademisyenler ve emekli olduktan sonra farklı ülkelerde çalışan akademisyenler, çağrıyı ve Türkiye’nin akademik durumunu Ahval’e değerlendirdi.

Barış bildirisine attıkları imzalar üzerine hükümet yetkililerinin yaptığı sert açıklamalardan sonra, Gazi Üniversitesi’ndeki ülkücü öğrenciler tarafından kapısı işaretlenen akademisyenlerden biri olarak da bilinen Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim üyesi Prof. Dr Betül Yarar, KHK ile mesleğinden ihraç edilmişti. Yarar bir süredir akademik çalışmalarını Almanya’da sürdürüyor.

Yarar öncelikli olarak; taahhüt edilen burs kayıplarının karşılamasının mümkün olmadığını, meselenin bahsi geçen bursun çok ötesinde olduğunu, pek çok akademisyenin uğradıkları derin hak kayıpları ve özgür çalışama koşullarının kalmaması nedeniyle gittiğini veya gitmek zorunda kaldıklarını belirtti.

Söz konusu koşullar dikkate alındığında bu çağrının ancak belirli akademisyenleri kapsadığını düşündüğünü dile getiren Yarar, Türkiye’nin akademik anlamda bir çöküş yaşadığına vurgu yaptı. Yarar’a göre çöküşten çıkışın yolu ise demokrasi.

Türkiye’de akademisyenlere yönelik gözaltıların sürdüğüne dikkat çeken ve yaşanan süreç nedeni ile geleceğin akademisyen adaylarının ve öğrencilerinin de yurtdışına yöneldiğini belirten Yarar, konuya ilişkin görüşlerini şu sözlerle aktardı:

“Ben KHK ile ihraç edilen akademisyenler arasında yer alıyorum. Benim açımdan mesele para değil ki. Bizler açısından değerli olan ve dönmemizi mümkün kılacak şey haklarımızın geri verilmesi ve üzerimizdeki siyasi baskıların kaldırılmasıdır. Ancak görünen o ki, böyle bir olasılık mevcut değil. Hala akademisyenler hukuki temelleri olmayan gerekçelerle gözaltına alınabiliyor, soruşturmalara maruz kalabiliyor -ki bu çok da ufuk açıcı bir durum değil. Bana kalırsa çağrı belirli akademisyenlere yönelik veya herkese açık bir çağrı değil.

Resmin bütününe baktığımızda akademik anlamda Türkiye’de ciddi bir kayıp yaşandığını görüyoruz. Nitelikli birçok akademisyen ya pasif hale getirildi ya da yurtdışında yaşamaya mecbur bırakıldı. Akademiye saldırıların arkası kesilmiyor. Akademinin bütün bunlardan etkilenmemesi mümkün değil. Dolayısıyla akademide ciddi bir çöküş olduğu açık ve hem de tarihinde hiç görülmemiş bir sarsıntı geçiriyor.”

 

Betül Yarar, sürecin irrasyonel olduğuna dair de şu yorumları yapıyor:

“İnsan hakları ve demokrasiyi bir kenara bırakın, iktisaden de irrasyonel bir süreç. Ben uzun seneler boyunca yurtdışında devlet bursu ile eğitimler aldım ve devletin bana çok ciddi yatırımları oldu. Ayrıca 20 yıl kadar da devlet üniversitesinde emek verdim. Ben tek bir örneğim. Bütün bu birikimi bir kalemde silen hükümetin bugün teklif ettiği burs trajikomik. Devletin ciddi bir yatırım yaptığı alanda hukuki bir gerekçe olmadan, bugünkü hükümetin dar siyasi bakışı nedeniyle bunca insanın konumlarından edilmeleri akademi bilim ve demokrasi açısından ciddi bir kayıp doğuruyor. Aslında kaybeden hepimiziz.

Bu resmi gören öğrenciler de yurtdışına yöneliyor ki bu Türkiye’de ciddi bir akademik göç demek.  Tüm bunları birlikte düşündüğümüzde ettiğimizde daha derin bir çöküşün ilk adımlarının yaşandığını söyleyebiliriz. Ümidimiz bu sürecin böyle devam etmeyeceği yönünde.”

Prof. Yarar, çağrıyı ‘aymazlık’ olarak niteliyor:

“Ancak bunun önüne basit burs çağrılarıyla geçilebileceğini düşünmek de ayrı bir aymazlık. Türkiye’nin demokrasi sorunu ile akademideki nitelik sorunu iç içe sorunlar. Türkiye’de demokrasi ve haklar işler hale getirilmez ise bu göç sürecinin devam edeceğini öngörmemiz mümkün. Akademisyenlerin ve hukuksuz bir şekilde işinden edilen herkesin haklarının iade edilmesi, hukuki sürecin asgari koşullarda sağlanması gerekir ki göç tersine dönebilisin. Aksi halde bir değişimin yaşanacağını sanmıyorum. Çöküntünün önüne geçmek için en ivedi beklenti asgari demokratik koşulların sağlanmasıdır.”

Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdikten sonra Fransa’da doktorasını tamamlayan ve 2012 yılında Türkiye’de akademik faaliyet yürütmek için ülkesine dönen Sosyolog Engin Sustam’ın işine, öğretim görevlisi olarak çalıştığı Arel Üniversitesi’nde ‘Kürtçü sosyolog’ denilerek son verilmişti.

Arel Üniversitesi’nin ardından başladığı 29 Mayıs Üniversitesi’ndeki işinden de BAK Bildirisi’ne imza attığı için çıkarılan Sustam, üzerindeki baskıların artmasıyla Türkiye’den ayrılarak Fransa’ya göç etmişti. Sustam şu sıralar Paris Teknik Ünivesitesi’nde ve Cenevre Üniversitesi’nde dersler vermeye devam ediyor.

Varank tarafından yapılan çağrı üzerine sorularımızı yanıtlayan Engin Sustam, Türkiye’nin mevcut koşullarında akademide çalışma şartlarının kalmadığını ve çağrının inandırıcı olmadığını dile getirdi. Çağrı ile vaat edilen ücretin akademisyenlerin duruşu ile alay edilmesi anlamına geldiğine dikkat çeken Sustam, AKP iktidarının özerk üniversite kavramını ortadan kaldırdığını dile getirdi.

 

 

Akademik alanın devletin bu alandan elini çekmesi ile özgürleşeceğini dile getiren Sustam değerlendirmelerini şöyle sürdürdü:

“2003 yılında ikinci master ve doktoramı yapmak için Fransa’ya gittim ve 2012 başlarında Türkiye’de bir şeyler yapmak gerektiğini düşünerek geri döndüm. İstanbul Arel Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü ve Sosyal Hizmetler Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak başladım. Bu yıllarda Türkiye’de barış süreci de devam ediyordu. Arel Üniversitesi’nde çalışmaya devam ederken, yapılan bir ırkçı kampanya sonucu ‘Kürtçü sosyolog’ olarak fişlenerek işime son verildi.

Bu süreç içinde Kürt Hareketi ile devlet arasındaki süreci izleyen akademisyenler arasındaydım ve savaş süreci başlayınca da BAK Bildirisi’ne imza attım. İmza ardından 29 Mayıs Üniversitesi’nde başladığım görevimden de atıldım ve artık Türkiye’de düşünceye yer olmadığını gördüğümde bir şey yapamayacağımı anladım. Zaten yeterince fişlenmiş durumdaydım ve Türkiye akademi tarihinde iki defa görevinden atılan biri olarak tarihe de geçmiş oldum. Gelen şiddet aygıtının akademiye de etkilerini görerek yurtdışına çıkış kararı aldım. Yaptığım şey bir kaçış değildi, akademik hayatımı devam ettirme arzusuydu. Türkiye’de olma imkânım kalmamıştı ve burada doçentliğimi almayı başardım. Bizim buraya gelme kararımız Türkiye’de şiddet rejiminin üzerimize çökmesi ile bilimsel ve özgür bir akademik ortamın olduğuna inanmadığımız içindi.”

Türkiye akademisinin niteliğini de değerlendiren Sustam görüşlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye akademisinde sosyal bilimler de teknik bilimler de bitmiş durumda. İktidar için çalışan bir akademinin, halkın arzularına destek olacağına da inanmıyorum. Yapılan çağrının inandırıcılığı bulunmuyor. Yurtiçinde kalan ve açlık sınırı ile yaşayan bir akademisyen gerçekliği var. Durumu böylesi kötü olan bir ülkede 24 bin lira ile beyin göçünü tersine çevirmek absürtlüktür. Bu durum tam anlamı ile insanların duruşu ile dalga geçmektir. Mesele sadece maaşların iyi olup olmaması değildir, elbette buna da ihtiyaç vardır, ama bunu ülkedeki insanlara yapmıyorken samimiyetsizlik ortamı yaratırsınız. Siyasal iktidar olarak kendileri insanların yurtdışına gitmesini sağladığı için insanlar geri dönmek istemiyor.

Akademisyenlerin yurtdışındaki özgür ve bilimsel ortamı 24 bin lira gibi bir ücret için bırakacağına da inanmıyorum. İnsanlara ‘Gelin sesinizi çıkarmayın, devletiniz için şiddet mekanizmalarını güçlendirecek işler yapın’ deniliyor ve bunun bilimle bağdaşır yanı yok. Devlet bilimsel alandan elini çekmedikçe akademi özgür olamaz. Türkiye’de özerk üniversite adına bir şey kalmamışken, ödemeyi 50 bin lira dahi yapsanız etik ve vicdani duruşu olan bir insanın bu çağrıya cevap vereceğine inanmıyorum.”

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim görevlisi iken BAK Bildirisi’ne imza atanların mesleklerinden atılmasına ve baskı görmesine tepki göstererek istifa eden Doç. Dr. Buket Türkmen, akademik faaliyetlerine Fransa’da devam ediyor. Kendisi de Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza attığı için yargılanan Türkmen, mahkemedeki savunmasında yurttaşlık görevini yerine getirdiğini dile getirmişti.

Varank’ın çağrısını Ahval’e yorumlayan Türkmen, Türkiye’den ayrılan akademisyenlerin büyük bölümünün içten içe geri dönmek istediğini dile getirirken, bu dönüşün çağrıdan bağımsız olarak Türkiye’de bilim yapma arzusundan kaynaklandığına vurgu yapıyor.

 

 

Türkiye’de akademinin içinin boşaltıldığına ve politize edildiğine dikkat çeken Türkmen, geri dönüş koşulu için ise ifade özgürlüğü ve bilimsel özgürlük taleplerinin olduğunun altını çiziyor. Bu yüzden, Türkiye’nin mevcut koşullarında geri dönüşün imkânsız olduğunu söylüyor.

Akademide geri kalan birçok akademisyenin kendilerine yönelen baskıya tepkisiz kaldığını dile getiren Türkmen sürece ve hükümetin çağrısına dair görüşleri şöyle:

“KHK ile işten atılmadığım için, bu baskıları yaşayan arkadaşlarım ile kendimi aynı potada değerlendiremem, kendilerine haksızlık olur. Ben emekliliğimi doldurmuştum ve kendi üniversitem olan Galatasaray Üniversitesi’nin gidişatından da memnun değildim. Üniversitenin BAK imzacısı arkadaşlarıma karşı aldığı tavırdan memnun değildim ve bu duruma bir tepki olarak istida ettim. İstifa ederken, kendilerini orada bırakmışım gibi hissettiğim için zorlandım. Kaldı ki bu dönem hala muhasebesini yaptığım bir dönemdir ve bir gün geri döner isem sadece bu muhasebe yüzünden geri dönerim. Birilerinin bursu ya da maaşı için değil, muhasebesini yaptığım şeyler için, ülkedeki mücadeleye uzaktan katkı sunamadığım için dönerim.”

Türkmen, Türkiye akademisinin geldiği hale dair de umutsuz:

“Çok değerli hocalarımızı ders vermelerine engel olacak şekilde işlerinden attılar. İşten atılan hocalarımız olmadan Türkiye’de akademi nasıl ilerleyebilir bilmiyorum. Akademide kalanların büyük bölümünün bu yaşananlara tepki vermemesinden de oldukça rahatsız oluyorum. Elbette tepki verenler oldu ve bu arkadaşları ayrı tutarak vermeyenlerin varlığı beni oldukça rahatsız ediyor. Çünkü Türkiye’de üniversitelerin içi neredeyse tamamen boşaltıldı ve buralarda eğitim alan öğrencilere gerçekten çok yazık. Geride kalanların içinde elbette ki çok kıymetli hocalarımız var ve kendileri içeride kalarak mücadelelerini sürdürüyorlar. Ancak bir kısım akademisyen yokluğumuzu fırsat bilip, boşaltılan kadrolar üzerinden kariyer yapıyorlar. Bir ülkede bilgi üretimi oldukça önemlidir ve üniversiteler kendilerini toparlayamaz ise Türkiye’nin geleceği çok karanlık görünüyor. İçe kapanmış bir akademinin sonuçları gelecekte ufku dar bir akademi olacaktır ve bu şekilde Türkiye nereye gidebilir gerçekten bilemiyorum.”

Doç. Dr. Buket Türkmen, diğer meslektaşları geri dönüş için tek bir önkoşullarının olduğunu, onunda ‘özgür bir ülke ve üniversite’ olduğunu söyleyerek, son olarak şunları vurguladı:

“Bizlerin bir gün geri dönmemiz için özgür bir ortam olmalıdır. Bilimsel ifade özgürlüğü akademinin olmazsa olmazıdır ve bunun olmadığı yerde sosyal bilim yapamayız. Yalnız sosyal bilim değil, bilimsel ifade özgürlüğünün olmadığı yerde pozitif bilimler de yapamayız. Bilimin politikleştiği bir kara delikten geçiyoruz ve burada bilim yapmak söz konusu olamaz. Bilimsel özgürlük, ifade özgürlüğü, dolaşım hürriyeti ve dışlanmaz isek geri dönme söz konusu olabilir. Geri dönmeyi herkes içten içe istiyor, ancak asgari şartlar olmadan bu gerçekleşemez. İnsanın kendi ülkesinde bilim yapması başka bir şeydir. Yurtdışında bilim yapmak belki daha prestijli görülebilir, ama kendi halkımız ve öğrencilerimiz ile bilim yapmak çok daha değerlidir. Ancak bu şartlarda dönüş olması imkânsız bir durum olarak karşımızda durmaktadır.”