ezgi karataş
Kas 13 2018

İktidarın nükleer, çevrecilerin yaşam inadı sürüyor

Nükleer santraller hem yapım ve üretim süreçlerindeki hem de ömrünü tamamladıktan sonra barındırdığı risklerle, doğaya ve insana zararları çokça tartışılan enerji kaynakları arasında yer alıyor.

60 yıldan biraz uzun bir geçmişe sahip olan nükleer santrallerde yaşanan kazalar ise güvenlikle ilgili tartışmaların merkezinde duruyor. Bu tartışmalarla birlikte özellikle Avrupa kamuoyunda nükleer santral karşıtlığı yükselirken, yavaş yavaş santrallerin kapatılması kararları alınıyor.

Türkiye’de ise 70’li yıllarda başlayan ve çevrecilerin uzun ve inatçı mücadeleleriyle 90’larda sönümlenen nükleer tartışmaları bugün Mersin Akkuyu ve Sinop İnceburun santralleriyle yeniden gündemde. Bir yanda AKP nükleer santral yapımında ısrar ediyor, diğer yanda çevre ve yaşam savunucularının hukuk mücadelesi sürüyor.

Çevrecilerin hukuk mücadelesindeyse en son haber Mersin Akkuyu’dan geldi. Akkuyu NGS için hazırlanan “ÇED Olumlu” raporunun temyiz davası ekim ayında sonuçlandı ve ret kararının hukuka uygun olduğuna hükmedildi.

Karar sonrasında nükleer karşıtları İdari Dava Daireleri Kurulu'nun başkanı dahil beş üyenin "ÇED olumlu" yönünden muhalefet ettiği kararı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.

Peki, bundan sonra Akkuyu’yu neler bekliyor? Nükleer karşıtları bu kararı nasıl yorumluyor? Bilirkişi raporları ne söylüyor? Türkiye nükleer konusunda neden ısrarcı? Avrupa bu konuda ne düşünüyor? Ahval olarak bu soruların yanıtlarını aradık.

Soruların yanıtlarını ararken ilk durağımız Akkuyu NGS karşıtı hukuk mücadelesinin en önemli isimlerinden biri olan Mersin Nükleer Karşıtı Platform (Mersin NKP) üyesi Avukat Sevim Küçük oldu.

İlk olarak Danıştay kararını soruduğumuz Küçük, temyizden çıkan karara şaşırmadıklarını ve sürecin talimatlarla yürüdüğünü, yürütmenin yargının kararlarını dikkate almadığını anlatırken şöyle konuştu:

“Danıştay’daki duruşmadan bir gün önce işlerin hızlandırılması yönünde Cumhurbaşkanının talimatı vardı. Yürütmenin yargı üzerinde ne yazık ki çok ciddi bir baskısı var. Bu nedenle hukuka uygun bir karar çıkmasını beklemiyorduk.”

Akkuyu’nun uzun hukuk mücadelesinde yeni bir yola girildiğini anlatan Küçük; “Anayasa Mahkemesine başvuru herhangi bir infazı durdurmuyor. Ne yazık ki hukuka aykırı bir şekilde proje sahasında çalışmalara devam edilecek. Şimdiye kadar olagelen böyleydi ve bu şekilde de devam edecek” diyerek, santraldeki çalışmaların devam edeceğini söyledi. Diğer mahkeme süreçlerinde de santral için çalışmaların devam ettiğini belirten Küçük, iptal davaları ile birlikte yürütmeyi durdurma kararı talep ettiklerini ancak taleplerinin hep reddedildiğini aktardı. Küçük, “Mahkemeden olumlu sonuç çıksaydı dahi santralde çalışmalar devam edecekti” diye konuştu.

“ÇED olumlu” görüşü veren bilirkişi raporlarını sorduğumuzda ise raporların bilimsel mütalaadan uzak olduğunu ve itirazlarına temel teşkil eden noktalarından birinin eksik ve yanlış bilirkişi değerlendirmeleri olduğunu belirten Küçük, bilirkişi raporlarının ‘ÇED olumlu’ raporunun kopyalanması suretiyle yapıldığını ve mahkeme kararının ise aynı raporun kopyalanmasıyla verildiğini söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘milli ve yerli enerji’ sözlerini de hatırlattığımız Küçük, santralin milli ve yerli oluşunun sadece sözlerden ibaret olduğunu ve bu söylemin nükleer karşıtlarını kriminalize etmek amacıyla kullanıldığını söylerken, santralden üretilen elektriğin Rusya’ya bağımlılığı sadece doğalgaz yönünden azaltacağını vurguladı.  

“Nükleer santralin ne mülkiyeti ne de üretilecek elektrik Türkiye’ye ait olmayacak. NGS’nin kurulacağı toprak dahil her şey ROSATAM’ın mülkiyetinde olacak. Biz üretilen elektriği almak istemesek bile şirket bunu bize satmak istediği an almak zorundayız. Üretilen elektrik bizim. Ama biz yine Rusya’ya bağımlı olacağız. Bizim burada hiç irademiz yok.”

Akkuyu’da enerjiden çok nükleer atıkların depolanması için tesis yapıldığı kaygısı taşıdıklarını da söyleyen Küçük, “Avrupa, Japonya, Amerika nükleer santrallerini kapatırken ya da kapatma yönünde kararlar alırken bu projelerin hayata geçirilmeye çalışması akla başka soruları getiriyor. Biz nükleer atıkların burada depolanacağı kaygısı taşıyoruz” diye konuştu.

Akkuyu dosyasını hazırlarken ikinci durağımız, Mersin NKP Üyesi ve Mersin Türk Tabipler Birliği Eski Başkanı Doktor Ful Uğurhan oldu.

Mersinli çevre savunucularının önde gelen isimlerinden biri olan Uğurhan’la Türkiye’nin nükleer enerjisine ihtiyacı olup olmadığını konuşurken Uğurhan, Türkiye’nin elektrik için bu santrallere ihtiyacı olmadığını söyledi ve Türkiye’nin yenilenebilir enerji kaynakları açısından çok zengin bir ülke olduğunu hatırlattı.

Güneş ve rüzgârdan elektrik üretim teknolojisinin gün geçtikçe geliştiğini anlatan Uğurhan, kayıp ve kaçak enerjinin önüne geçildiğinde bu yöntemlere ihtiyacın kalmayacağını belirtti. AKP’nin nükleer ısrarının akılcı olmadığını söyleyen Uğurhan, amacın nükleer güç sahipliği olduğunu savundu ve şöyle konuştu:

“Sadece elektrik ihtiyacı için böylesine büyük riskler barındıran bir yöntemde ısrar etmek akılcı görülmüyor. Türkiye nükleer santral yaparak, nükleer güce sahip olmak istiyor. Nükleer silahların hammaddesi olan plütonyum nükleer santrallarda üretiliyor. Olasılıkla böyle bir hesap var.”

Akkuyu’nun yanlış bir tercih olduğunu söyleyen Uğurhan, 1976’da verilen yer lisansının nüfus yoğunluğunun az olması ve deprem kuşağında yer almaması gibi nedenlerle verildiğini anlatırken bölgede sürekli depremler yaşandığını hatırlattı.

Akdeniz’in suyunun çok sıcak oluşu ve içindeki canlı organizmaların çokluğu sebebiyle de santralın soğutma suyu açısından dezavantajlı bir durum oluşturduğuna dikkat çeken Uğurhan şöyle konuştu:

“Aslında nükleer santral yapılması için hiçbir yer uygun değildir, hele küresel iklim değişikliğinin etkilerini hissettiğimiz bugünlerde bunu çok daha iyi anlıyoruz. Fırtınalar, gel git olayları, depremler, tsunamiler hepsi başka yollardan da elde edebileceğimiz elektrik yüzünden bir facia riskiyle yaşamamıza yol açıyor.”

Temyize götürülen ‘ÇED Olumlu’ raporuna ret üyesi veren üyeler de ret gerekçelerinde santralin deprem riskleri açısından değerlendirilmesine yönelik olarak Prof. Dr. Celal Şengör, Doç. Dr. Sinan Özeren ve Yüksek Müh. Ali Özbakır tarafından hazırlanan rapordan alıntı yapmışlardı.

Alıntıda; Kıbrıs'ın güneyinde oluşabilecek yüksek ölçekte bir depremin bölgede yaratacağı etkilerin ÇED Raporu'nda yeterince incelenmediği, Helen yayında dalma-batma ve volkanik patlama kaynaklı tsunami riski bulunduğu ve Nil deltasında oluşabilecek büyük yer kaymalarının Doğu Akdeniz sahillerinde 4-5 metrelik dalgalar yaratabileceği ve bu riske yönelik hiçbir bilgi bulunmadığı yer alıyordu.

Ret oyu veren Danıştay üyelerinin atıfta bulunduğu raporun araştırmacılarından İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Doç.Dr. Sinan Özeren, “ÇED Olumlu” raporunu kötü, eksik ve sorumsuzca hazırlanmış bulduğunu söyledi.  ÇED raporunda kendi makalesine referans verildiğini ancak bunun eksik olduğunu belirten Özeren, santral için olumlu karar verilebilmesi için bölgede etraflı ve uzun dönemli sismolojik çalışmaların yapılması gerektiğini belirtti.

“Burası nükleer santral yapılması bakımından Türkiye’nin en riskli yeridir demiyorum. Ancak bu bölgenin çok daha iyi araştırılması gerekiyor” diyen Özeren bölgede çeşitli deprem ve su altı heyelan kaynaklı tsunamilerin mümkün olduğunu vurguladı.

“Doğu Akdeniz’de pek çok tsunami kaynağı var. Yine Kıbrıs’ın güneyinde tsunami stresi var. Girit’in güneyinde tsunami kaynağı var” diye konuşan Özeren, “Burası aslında tektonik olarak aktif bir bölge. Burada güncel deprem aktivitesinin az olması nedeniyle bölgenin risksiz olduğunun düşünülmesi yanlış bir karar. Çünkü bu bölgede, Kıbrıs’ın güneyinde büyük bir deprem olabilir. Kıbrıs’ın güneyindeki büyük deprem dalgaları direkt olarak Türkiye sahiline göndermeyecektir ama Türkiye sahili bundan yine de etkilenecektir” diye konuştu.

Geçtiğimiz Nisan ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın video konferans yöntemiyle gerçekleştirdiği temel atma töreninin ardından Kıbrıs Parlamentosu da uluslararası toplumu ve özellikle de Avrupa Birliği'ni (AB) Türkiye'ye Akkuyu Nükleer Santrali’nin tamamlanmaması konusunda baskı yapmaya çağıran bir karar almıştı.

Akkuyu’ya yakınlığı itibarıyla Kıbrıs'a etkisi konusunda 'derin endişe duyulduğu' belirtildiği kararda santralin yeri ve bir kaza ya da tehlike durumunda zararı en aza indirmek için alınabilecek ortak tedbirler konusunda komşulara danışmadığı için de Uluslararası Yangın Güvenliği Konvansiyonu'nun ihlal edildiği savunulmuştu.

Akkuyu dosyasında son durağımız ise 350.org Türkiye temsilcisi Efe Baysal oldu. Türkiye’nin nükleer başta olmak üzere yıkıcı enerji politikalarındaki ısrarını sorduğumuz çevre mücadelesinin bilinen isimlerinden Baysal, ülkeden geçen petrol boru hatları projeleriyle, ülkedeki linyit yataklarının hızla tüketilmek istenmesiyle, kaya gazı arama çalışmalarıyla ve nükleer santrallerle Türkiye’nin hem hareketli bir enerji piyasası yaratma arzusunda olduğunu hem de bölgede jeostratejik olarak ön plana çıkma isteğinde olduğunu söyledi.

Türkiye’nin yüksek enerjiye dayalı kalkınma hamlesini oluşturan raporlarda enerji talebini oldukça yüksek gösteren resmi senaryoların, yeni enerji santrallerini meşrulaştırdığını vurgulayan Baysal, reel talebin buna denk düşmediğinin altını çizdi. Bugün kalkınma için gerekli gibi sunulan projelerin pek çok soruna gebe olduğunu vurgulayan Baysal şöyle konuştu:

“Ekolojik temelli bütünlükçü bir planlamanın olduğu, enerji ihtiyacını kısacak enerji verimliliği konusunun gündeme geldiği, topluluk odaklı yenilenebilir enerji projelerinin hayata geçirildiği bir strateji, bugün sadece bir grup çevrecinin sorunu olarak karşımıza çıkmamalı. Nasıl bir memleket ve dünyada yaşamak istediğimiz, bugün gerçekleştirilmek istenen enerji projeleriyle yakından alakalı.”

Akkuyu’da inşası devam eden santral sadece Türkiye’deki yaşam ve çevre savunucularının gündeminde değil. AB Komisyonu, küresel iklim değişikliğiyle mücadele için yenilenebilir enerjinin 2020 yılına kadar ortalama yüzde 20'ye yükseltilmesini isterken, Avrupa Parlamentosu Akkuyu Nükleer Enerji Santrali projesinden vazgeçilmesini talep ediyor.

Avrupa Konseyi geçtiğimiz sene hazırladığı raporda “deprem bölgesinde olduğu” gerekçesiyle Akkuyu nükleer santralindeki ‘tehlikenin' yalnızca Türkiye'ye değil, aynı zamanda tüm Akdeniz bölgesine karşı bir tehdit olduğu kayda geçmişti.

Yine geçtiğimiz ekim ayında Türkiye’nin 18 parlamenterle temsil edildiği Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) de “Avrupa’da Nükleer Emniyet ve Güvenlik” hakkında kabul edilen bir kararda, Akkuyu santrali hakkındaki “kaygıları” gidermesi için Ankara’ya kısaca ESPOO olarak bilinen Sınıraşan Çevresel Etki Değerlendirme Sözleşmesi’ni onaylaması çağrısında bulunmuştu.

Türkiye ve Rusya arasındaki stratejik ortaklığı temsil etmesi bakımından AKP’nin gözde projelerinden Akkuyu NGS’nin anlaşma gereği ilk ünitenin temel atıldıktan yedi yıl sonra devreye girmesi planlanıyor. Ancak bu tarihin Türkiye’nin talebi üzerine 2023 yılına çekilmesi hedefleniyor.

60 yıllık işletme dönemi öngörülen Akkuyu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın bilgilerine göre bin 200 megavatlık dört üniteden oluşacak ve toplam 4 bin 800 megavatlık kurulu gücü bulunacak. Projenin yaklaşık 20 milyar dolara mal olması bekleniyor.