AKP-MHP rejimi giderse demokrasi gelir mi?

İç çöküş hızlandıkça, dış politikanın iflası ışık hızıyla devam ediyor. Libya’da kaybeden Erdoğan, yeni bir savaş cephesi açtı. Azerbaycan-Ermenistan. Yine yalnız değil, Millet ittifakı koltuk değneği gibi yanında.

İktidar ve Muhalefetin dört partisi (AKP, MHP, CHP, İYİ PARTİ), "TBMM'de grubu bulunan siyasi partiler olarak, Ermenistan silahlı kuvvetlerinin 28 Eylül 2020 tarihinde Yukarı Karabağ’da ateşkesi ve uluslararası hukuku ihlal ederek ağır silahlarla Azerbaycan sivil yerleşim yerlerini ve askerlerini hedef alan saldırılarını en güçlü şekilde kınıyoruz. Bu son Tovruz'daki saldırılardan sonra Ermenistan, bölgede barışın ve istikrarın kalıcı tesisi önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bizler, uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde halkını korumak ve toprak bütünlüğünü tesis etmek amacıyla Azerbaycan’ın gerçekleştirdiği savunmasını destekliyoruz" açıklamasını yaptı.

İktidar haksız bir savaşı körüklüyor. Bu savaşı, savaş kurallarını da boşa çıkaracak ekipmanlarla yürütmeye çalışıyor. Libya’ya götürdüğü teröristleri Azerbaycan’a taşıyor. Bütün bunlara muhalefetin(!) tepkisi, ‘’Ermenistan, bölgede barışın ve istikrarın kalıcı tesisi önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha göstermiştir’’ açıklamasıyla AKP-MHP’nin savaş kışkırtıcılığına eksiksiz desteğini ilanı ediyor.  

Sorun Ermeni, Kürt, Rum olunca, muhalefetle iktidarı ayırt etmek mümkün olmuyor. Zira bu devlet partilerinin ortak paydası Kürt, Ermeni ve Rum düşmanlığıdır.

Sıfırını tüketmiş bir iç politikayla ülkenin uçurumun kenarına gelmesi, iflas etmiş dış politikayla uluslararası sahada izolasyon muhalefetin umurunda değil.

Görülen o ki, iflas etmiş dış politika sonucu dış dünyada yürütülen her hamlenin kayıp ve yenilgi olarak geri dönmesi de kimseyi rahatsız etmiyor. Doğu Akdeniz ve Ermenistan-Azerbaycan sorununda görüldüğü gibi, muhalefet iktidardan daha şahin. 

Türkiye’nin iç ve dış politika iflası sadece iktidarla sınırlı değil. Öyle olsaydı, uzakta olsa, bu cehennemden çıkışın bir yolu bulunabilirdi. İç ve dış politika, devletçi bütün parti ve kurumların ortak düşünce dünyasının ürünü.

Kürtleri bir kenara koyarsak, toplumun %3 en çok %5 oranında olan demokrat, aydın, akademisyen, liberal, sol-sosyalist kesim bu gidişatı değiştirme gücüne sahip değil. Dış dünyanın seyirci kalması, yada Erdoğan’ın kof efelenmelerini sineye çekmesi, olmayan alternatif muhalefet ve cılız demokrasi güçleriyle alakalı.

Fransa şahsında bütün AB’ni karşısına alan Erdoğan, AB ve ABD duvarına toslayınca, politikanın tükürdüğü her basamağını yalamaya başladı. Muhalefet de iktidarın yanlış yere tükürdüğünü, iktidarla birlikte yalamakla meşgul.

Suriye, Libya ve Yunanistan sorununda Fransa’yı karşısına alan Erdoğan, sözcüsü İbrahim Kalın’ın ağzıyla bir U dönüşü yaptığını deklare etti.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın, Reuters’a yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Fransız Lider Emmanuel Macron’un “farklılıkları azaltıp ortak bir yol bulalım“ diye anlaştıklarını, Libya’da diğer ülkelerin yanı sıra Fransa ile de çalışabileceklerini ve yakın zamanda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Fransa’ya gideceğini açıkladı.

Oysa daha birkaç hafta önce,  AB Üyesi Güney Avrupa Ülkeleri Zirvesi (Med7) öncesinde düzenlenen basın toplantısında (10 Eylül), ‘’Türk halkına değil Erdoğan hükümetine sert  tavır’’alma, Türkiye’nin Suriye operasyonlarını “NATO’nun beyin ölümü’’ olarak eleştiren Macron’a, Erdoğan seviyesiz ve ukula bir tavırla saldırmıştı. Ne oldu birden? Fransa ziyareti, birlikte çalışma, Libya sorununu birlikte çözme…

Muhalefet ne bu u dönüşüne, nede bu çapsız politik çıkışlara bir tepki vermedi, vermiyor! Türkiye politikası iktidarı ve muhalefetiyle (HDP ve bileşenleri hariç) bir bütündür. Türkiye muhalefetsiz bir ülke. Bu faşizmin egemen olduğu her ülkenin maruz kaldığı durum. Bir farkla: Türkiye’de bu durumun mevcudiyeti ne lokal, nede geçici. Yüzyıllık hikayesi olan köklü bir durum. Muhalefetsiz bir ülkede ne değişim şansı, ne de dış güçlerin değişimi zorlama şansı var.

Erdoğan’ın elinde, iflas eden iç ve dış politika, çöken ekonomi, toplumsal fakirlik ve toplumunu zapturapt altına alan faşist bir devlet aparatı var. Elindeki tek kozu dünyayı tehdit eden terör grupları ve göçmenler. Teröristler dünyanın başına bela, göçmenler AB için bir sorun..

Türkiye’nin Suriye’de örgütlediği terör grupları, Libya’yı da hesaplanan sonuca yararlı olmayınca,  Ermenilere karşı kullanmak için Azerbaycan’a transfer ediliyor. İktidar  medyası bu transferin kılıfını,  “Ermenistan Azerbaycan’a karşı militanları eğitmek için PKK-YPG’li teröristleri işgal altındaki topraklara transfer ediyor” yalanıyla hazırlamaya çalışıyor.   

Türk meclisinde gurubu olan dört partinin yayınladığı bildiriye bakılırsa, Türkiye’de iktidar ve muhalefet Ermeni, Kürt, Türk olmayan azınlıklar ve İslam olmayan inanç guruplarına aynı gözle bakıyor.

Bu zihniyet göre Kürtler potansiyel tehlike. Soykırıma uğramaları, katledilmeleri, helikopterden atılmaları, işkence ve kötü muamele görmeleri zorunludur. Böyle olması devletin değil, Kürtlerin suçu.

Ermenilerin soykırımı da bir zorunluluk idi(!) Baksanıza adamlar hala ‘bölgede barışın ve istikrarın kalıcı tesisi önündeki en büyük engeli teşkil ediyor(!)  İktidarında muhalefetinde   yüz yıllık politikası, bas ettiğimiz.

Muhalefet denilen partiler Kürt, Ermeni, Rum halklarının soykırım ve katliamlarında aktif rolü ve sorumluluğu olan partiler.

Bu partilerin iktidarı ele geçirme hesapları, yıprandığı için aldığı görevi yerine getirme durumunda olmayan iktidarın yarım bıraktıklarını tamamlamak içindir. Bu yüzyıldan beri hep böyle olmuştur.

Çok partili dönemi düşünün. İktidara gelen hangi parti Kürt, Ermeni, Rum ve diğer etnik azınlıkların haklarını iade etmiştir. Aksine, iktidar nöbeti değişirken, yeni(!) gelen kendisinden öncekinin bıraktığı  yerden alıp yola devam etmiştir.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.