AKP’nin trajedisi

Bir zamanlar kitlelerin umut kaynağı, Avrupa ve Türk aydınlarının “model”, başka bir deyimle “Müslüman Demokrat” bir hareketin yükselişi olarak okuduğu AKP, şimdilerde Sultan Abdülhamit ile İttihat Terakki rejimlerinin buluştuğu bir platformu andırıyor.

Tarihimizde baskı silsilesini, Osmanlı’nın çöküşünü sembolize eden bu iki hareketin Cumhuriyetin yüzüncü yılına doğru iktidarda birleşmesi ilginç.

Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davaları örneğinde dışa vuran bu ruh hali ve baskı rejimi, aynı zamanda bu isimlerle örtüşen Türkiye’nin iki ana kırılma hattını da sembolize ediyor:

Müslüman-Laik, başka bir deyimle beyaz-siyah Türkler kırılma hattı ile Kürt meselesi.

AKP bu iki kırılma ve kutuplaşma hattında da yeni bir Türkiye vaat ettiği, Türkiye’yi Avrupa, ekonomik refah ve barış ile buluşturacağı beklentisi ile kitlelerin umut kaynağı olmuş; bu umudu seçim zaferlerine dönüştürmüştü.

Beklenmedik bir şekilde Kasım 2002 yılında iktidara gelen AKP, Özal ile ekonomide yükselen, dünya ile buluşmak isteyen muhafazakar Müslüman Anadolu’nun sembolü oldu.

AKP on yıllarca inanç özgürlüğünden bihaber, Müslüman ve Kürtleri yok sayan baskı rejimine karşı bir hareketin kaynağına dönüştü.

''Beyaz Türkler'' şaşkındı ve ikiye bölündüler.

Bir tarafta Erdoğan ve AKP’yi köktenci bir tehlike kaynağı olarak algılayan, demokrasi söylemini “takiyye” olarak yorumlayan, asker vesayetine karşı politikaları, “devlet elden gidiyor” diye okuyan Beyaz Türkler.

Paradokstur ama, bu Türklerin bu bölümü bugün FETÖ-PKK kampanyasında Erdoğan ile doğrudan veya gönülden saf tutuyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nde yaşanan Osman Kavala, Selahattin Demirtaş tartışması bu yüzden hiç tesadüf değil.

Ama beyaz Türklerin azınlık da olsa İttihat Terakki ruhu ile köprüleri atmış önemli bir bölümü, AKP’nin üç Y ile simgelenen - ''yokluk, yolsuzluk, yasak'' - başkaldırısına, Anadolu’nun derinliklerinden, büyük şehirlerin varoşlarından gelen bu sese kulak vermişti.

Boğaziçi gibi üniversitelerde başörtülü sıra arkadaşlarını savunan “beyaz” Türkler için artık yeni bir Türkiye gündemdeydi.  İttihat Terakki ruhu ile beslenen, Müslüman ve Kürtleri sistem için tehdit olarak algılayan “eski devlet”, dünyaya açılan, Avrupa ile buluşma yolundaki Türkiye için sorun olmaya başlamıştı.

Bu yüzden AKP'nin ilk baştaki reform politikaları Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Ahmet Altan gibi aydınların, başka bir deyişle beyaz Türklerin bir bölümünün de desteğini buldu.

Genç Erdoğan’ın bugünde yasadığımız, kaba-saba, rencide edici dilini bu yıllarda “başkaldırı” olarak okudu bu beyaz Türkler.

Ne onlar, ne de AKP’yi ezici bir çoğunlukla destekleyen Kürtler haksızdı. AKP sadece AB sürecini, üyelik müzakerelerine dönüştüren bir politika sergilemekle kalmadı. Türkiye’nin Helsinki zirvesi ile sembolize olan ''Ecevit reformları''na sahip çıktı; demokratikleşme sürecini 2007, bir görüşe göre 2010 yılına kadar derinleştirdi.

Türkiye sadece Avrupa’ya yakınlaşmakla kalmadı, ekonomik olarak da kalkındı.

Kişi başına milli gelir bu yıllarda üçe katlandı. AKP Baykal CHP’sinin ihmal ettiği gecekondulara, sosyal meseleler, kamu hizmetlerine de sahip çıktı ve geniş bir seçmen kitlesine ulaştı.

Yine bu yıllarda AKP ile devlet ilk defa Kürt meselesini ciddi bir şekilde masaya yatırdı. Ordu üst yönetimi silah ile alınabilecek mesafenin alındığı, politik çözüm zamanı geldiği görüşü egemen olmuştu artık. Oslo sürecinin, PKK ile doğrudan müzakerelerin 2005-2006 yılında yeşermeye başlaması tesadüf değildi.

AKP Kürtlerin nabzını tutan Türkiye partisi olmuş, CHP bölgede silinmişti.

Çünkü Kürtler çifte baskı ve inkar ile karşı karşıyaydı. Sadece Kürt oldukları için değil, muhafazakar Müslüman oldukları için de sistemin mağduru idiler. Kemalistlerin de teslim ettiği, Güneydoğu’nun ekonomik ihmalini de bunlara eklersek üç boyutlu bir mağduriyet yaşıyordu Kürtler.

Bugün Selahattin Demirtaş’ın bu mağduriyetin sembolü olması bu yüzden sadece bir paradoks değil, AKP’nin geldiği yer için de önemli bir veri.

Çünkü Kürtler hala mağdur, ama artık Müslüman oldukları için değil. Kitleler bunun farkında ve artık AKP, Bitlis veya Van gibi Kürt illerinde yüzde 70’lere varan oy oranından fersah fersah uzakta.

AKP 2010 referandumu ile yüzde 57'ye varan, Kürtlerin yanı sıra Türkiye Sosyalist İsçi Partisi gibi sol grupların da desteğini bulduğu günlerden de kilometrelerce uzakta.

Türkiye’de Müslüman kitleler artık mağdur değil, ama mağduriyet tüm yoğunluğu ile sürüyor.

Kürtlerin mağduriyeti yanında, artık beyaz laik Türkler de mağdur. Geleneksel Türkiye elitlerini barındıran bu sosyal grup İzmir veya Kadıköy’e taşınıyor veya Türkiye’yi terk ediyor. Seçkinler Avrupa, Amerika, Kanada, Avusturalya yolunda ve hem mutuz hem de umutsuzlar.

Erdoğan ve AKP neden birden bire kitleleri, Kürtleri kucaklayan, Avrupa sürecine sahip çıkan “Müslüman Demokrat”, veya “model”  çizgiyi terk edip, Müslüman-Laik çatışma, kutuplaşma ve Kürt meselesinde inkar ve baskı politikasına kaydı, hala muamma.

Bu soruya derinlemesine eğilmek gerektiğinden şüphe yok. Fikrim yok değil, ama bu yazı çerçevesinde yerim yok.

Her neyse, Kabataş yalanının sembolize ettiği bu çatışma arayışı ile Osman Kavala davasına veya Ahmet Altan mağduriyetine biraz daha yakından bakarsanız bugün Erdoğan’ın beyaz Türklerin hangi kanadı ile buluştuğunu görürsünüz.

İttihat Terakki ruhu ile yoğrulmuş, hiç bir zaman demokrat olmamış, adli yapıyı oldum olası baskı aracı olarak algılayan, bir zamanlar AKP yasaklama girişimi ile görünürlük kazanmış beyaz Türklerle saf tutuyor artık Erdoğan.

Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek’in de içerisinde bulunduğu bu Türklerin Kürt meselesinde nerede durduklarını biliyoruz:

“Kürtler yok, Suriye üzerinden Türkiye’yi tehdit eden bir olgu var.”

Böyle bir tehdit yok mu, şüphesiz var. Ama temel sorun Kürt meselesini buna indirgemek, Türkiye de Kürt gerçeğini inkar politikasında yatıyor. Suriye sorunu aşılsa bile, kalıcı sorunumuz Kürt meselesi çözüm bekliyor, Türkiye bu kırılma hattında kan kaybediyor.

AKP artık çözümün değil sorunun parçası.

Bahçeli ve Perinçek ile saf tutan AKP’nin Avrupa projesi de yok artık tabii. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi’nin Selahattin Demirtaş kararına karşı Erdoğan’ın “tedbiri” beklenmedik bir şey değildi ve uygulanıyor.

Demokrasi, hukuk devleti gibi değerler bir yana, mahkeme bile yok artık, baskı aracına dönüşmüş devlet organları var. “Hukuk” oynuyor.

Türkiye’de adalet darbe sonrası yıllarda bile bu derece paspas olmadı.

Demirtaş, Kürt meselesi ve bu kırılma hattında yaşanan mağduriyetin sembolü.

Osman Kavala ise beyaz Türklerle yaşanan gerilim ve mağduriyetin sembolü.

Dünya için Türkiye artık “model” veya ''ilham kaynağı' değil, Erdoğan ise “despot”.

AKP mağdur kitleleri kucaklayan umut kaynağı değil, elit düşmanı ve kutuplaşmaya oynayan bir baskı rejiminin sembolü.

Sultan Abdülhamit ve İttihat Terakki rejiminin benzeri bir koalisyonun parçası.

AKP ile yolsuzlukların, yoksullaşma ve yasakların derinden yaşandığı bir Türkiye var artık.

Ama ben umutluyum. Saadet ve CHP’nin buluşması Türkiye’de çatışma değil Kürtlerin de susadığı barış arayışının etkin olduğunu ve “ancien regime” – eski rejimi AKP’nin de kurtaramayacağı günler geliyor.

Türkiye hukuk devleti, demokrasi, inanç özgürlüğü ve barışa susamış, bölgesinde istikrar unsuru olabilecek bir mayaya sahip. Bu maya inanç özgürlüğü ve eşitlik ilkesi ile iki temel kırılma hattında buluşmayı gerçekleştireceğinden eminim.

Kitleler bu mayayı AKP’de de gördüğünü sanmıştı.

Ne dersiniz, “aldatılmış” olabilirler mi......?

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.