Bir düğünün düşündürdükleri, AKP elitleri ve kent yoksulları

Geçtiğimiz ay, Türkiye'nin önde gelen hükümet yanlısı iş ailelerinden ikisi, İstanbul'da Osmanlı’dan kalma bir sarayda gösterişli bir düğün töreni ile çocuklarının hayatlarını birleştirdi.  

Gelin Yelda Demirören'in ailesi, beş gazete, iki televizyon kanalı ve bir haber ajansı ile Türkiye'nin en büyük medya imparatorluğunun yanı sıra inşaat, madencilik ve enerji alanında yatırımları olan milyarlarca dolarlık aktif büyüklüğüne sahip Demirören Grubu’ydu. 

Damat Haluk Kalyoncu’nun ailesi de, inşaat, enerji ve altyapı alanlarında faaliyet gösteren ve aynı zamanda iki televizyon kanalı ve iki günlük gazeteye sahip olan Kalyon Holding’in ana ortağı durumunda. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, AKP’li atanmış İstanbul Belediye Başkanı Mevlüt Uysal’ın şahsen kıydığı nikâh töreninde şahitlik yaptılar. Yaklaşık 2 bin konuğun yanı sıra, hükümetten Dışişleri Bakanı, TBMM Başkanı ve MİT Müsteşarı da törende hazır bulundu. 

Bölgenin etrafındaki trafik kapatıldı ve avukat Sertuğ Sürenoğlu bu durumu protesto ettiğinde, iddiaya göre Erdoğan’ın korumaları tarafından yakalanarak iki saat boyunca dövüldü. 

Mevcut ekonomik sıkıntılara rağmen, curcunalı bir şekilde düzenlenen düğün töreni ve bu arada gerçekleşen bu saldırı birçok kişiyi kızdırdı. Düğün aynı zamanda AKP eliyle yaratılan sadık ticaret elitlerini sembolize ediyordu.

AKP ile işveren destekçileri arasındaki ilişkiler hakkında yazılar yazmış olan Middlebury College’dan siyaset bilimci Şebnem Gümüşçü’ye göre “AKP’nin destekçileri arasında bu bağlantıların kurumsallaşması, bir şekillenme biçimine işaret ediyor.”

AKP’nin Türkiye’yi ele geçirirken en önemli yollardan biri, düzenleyici kurumların bağımsızlığını kısıtlamak veya ortadan kaldırmak ve destekleyicilerini ödüllendirirken, hizaya gelmeyenleri cezalandırmak için devlet kaynaklarını kullanmak.

AKP taraftarlarını devasa kamu alım sözleşmeleri ve kelepir koşullarda satılan devlet varlıkları ile destekledi. Keyfi vergi denetimleri ve erken borç tahsilatı yolları ile de kendisini desteklemeyenleri cezalandırdı. Ayrıca, büyük medya kuruluşları ve siyasi rakiplerden (çoğunlukla eski dost-şimdi düşman olan Gülen hareketinden) binlerce gayrimenkulü ve milyarlarca dolar değerindeki şirketleri ele geçirdi, bunları da müttefiklerine sudan ucuz fiyatlara sattı.

Gümüşçü, 2017 yılında ortak yazar olduğu bir bildiride, AKP'nin, madencilik, enerji, inşaat, turizm ve sağlık gibi sektörlerde, çoğunlukla sosyal hizmetlerin özelleştirilmesi yoluyla, 62 milyar dolar değerindeki varlığı büyük ölçüde kendi kadrolarına ve destekçilerine aktardığını kaydetmişti.

‘Kayırma Ekonomisi: AKP Döneminde Kamu İhaleleri’ kitabının yazarı, ekonomist Esra Gürakar, Ahval'e, Türkiye'nin en büyük 1000 şirketinin 255'inin AKP politikacılarına veya akrabalarına ait olduğunu söyledi. AKP'den önce de siyasetçilerin ticaret ile ilgili olduklarını ancak hiçbir zaman bu ölçüde bir ilginin söz konusu olmadığını belirtti.

Bir Dünya Bankası araştırması, 1990'dan 2017'ye kadar hükümete yakın inşaat şirketleri olan Limak, Cengiz, Kolin ve Kalyon'un, kazanılan kamu sözleşmelerinin toplam değeri bakımından sırasıyla ikinci, dördüncü, beşinci ve yedinci sırada yer aldıklarını, ancak Demirören ve Kalyon’un tepe yöneticilerinin de dahil olduğu, AKP'ye yakın bu milyarderlerin 2017’de Türkiye'nin ilk 100 vergi mükellefleri listesinde yer almadıklarını tespit etti. 

AKP’nin paylaşılan mağduriyet ve dindar destekçileriyle oluşturduğu marjinalleşmeye dair politik anlatısına rağmen, kendi politikacıları aşırı derecede zenginleşti ve abartılı bir yaşam tarzı yaşamaya başladılar ve parti, Anadolu Kaplanları olarak adlandırılan, dindar ve çoğu zaman kırsal kökenli, yeni bir elit sınıfı yaratılmasına önayak oldu. 

Stanford Üniversitesi’nde  İslam araştırmaları eğitimi almakta olan Halil Yenigün, “Artık AKP halkının bu devasa üst sınıfına sahibiz. AKP'ye bağlı olan bir insan zinciri var ve hepsi AKP'nin gücü sayesinde iş buluyor, istedikleri okula giriyor ve önemli görevlere atanıyorlar ” diyor.

“Kültürel kimlikleri ile sınıf farklılıkları arasında bir gerilim hatta çatışma olduğunu düşünüyorum” diye ekledi.

Hükümet dostu şirketler topluluğunun çoğu, devlet bankalarından verilen krediler ile çok kazançlı olmayan medya varlıklarını edinmeleri adına baskıya maruz kaldı. Bu sonuçta ana akım medya medyanın neredeyse tamamen hükümet tarafından kontrol edilir hale gelmesi ile sonuçlandı. 

“En meşhur olaylardan biri; daha sonra Kalyon tarafından satın alınan; Sabah-ATV medya grubunun alınması için Çalık Holding’e iki devlet bankası Vakıfbank ve Halkbank’tan 750 milyon dolarlık kredi verilmesiydi. Halkbank’ın genel müdürü Süleyman Aslan’ın, 17 Aralık soruşturmaları sırasında evinde ayakkabı kutularında 14.5 milyon lirayı sakladığı ortaya çıkmıştı” diyor.

2014 yılında sızan bir ses kaydında, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Milliyet gazetesinde yayımlanan bir yazı yüzünden Erdoğan Demirören’i ağlatacak raddeye getirecek kadar azarlayarak, yazının sorumlularının derhal kovulmasını istemişti.

AKP’nin geniş müşteri ağı, en zengin taraftarlarıyla sınırlı değil, aynı zamanda orta ve düşük gelirli olanlara kadar uzanıyor. 

Gümüşçü, “Ters yönlü piramit etkisi yaratıyor” diye belirtiyor.

Devlet projelerini alan büyük firmalar. işlerin büyük kısmını küçük firmalara yaptıroyor. Zenginlik, fakirlere ve çalışanlara ya doğrudan AKP üzerinden ya da pek çok hayır kurumu aracılığıyla aktarılıyor. 

“Ramazan ayında, tatillerde, okul döneminde yerel işadamlarından bağışlar toplanır ve kentteki yoksullara dağıtılır. Bu dağıtım, belediyeler ya da AKP yerel örgütleri aracılığıyla yapılır. AKP’nin yerel teşkilatları hangi ailenin desteğe ihtiyaç duyduğunu, kimin kendilerine, kimin diğer partilere oy verdiğini gayet iyi biliyor” diyor Gümüşçü. 

Gürakar ise, belediyelerin devlete ait işletmeler arasında en büyük yükleniciler olmaları yüzünden, son yerel seçimlerde büyük kentleri kaybetmenin de AKP’nin kaynak dağıtma kabiliyetine zarar verdiğini bildiriyor. İstanbul ve Ankara, alımların neredeyse yarısını oluşturuyor; AKP’nin İstanbul seçimlerini, ufak bir marjla kazanan Ekrem İmamoğlu’na bırakmak istememesinin ve 23 Haziran’da yeni seçime zorlamasının ardında bu da yatıyor olabilir.

Ayrıca, Türkiye büyük bir ekonomik krizin içerisinde. ABD doları karşısında değerinin yüzde 40'ını kaybetti (kısmen toparlanmadan önce) ve ekonomi geçen yıl ABD ile yaşanan diplomatik kriz ve damat Berat Albayrak’ı Ekonomi ve Hazine Bakanı olarak atanmasının ardından yüzde 3 küçüldü. Enflasyon yüzde 20’lerde sabitlendi ve AKP’nin himaye ağı muhtemelen varlığını koruyabilmek için mücadele ediyor. 

“Kamu alımları bütçe kısıtlamaları nedeniyle düşüyor. Kamu veya özel ortaklıklar erteleniyor veya iptal ediliyor. Krediye kolay erişim fırsatları tükeniyor” diyor.

Gümüşçü, çalışan keimlerin artık kendileriyle ilgilenemeyeceğini fark etmeleri nedeniyle AKP'yi terk etmeye başlayabileceğini, ayrıca geleneksel destekçiler arasında da paranın paylaşımı nedeniyle gerilimler olabileceğini söylüyor: “AKP seçkinleri ile kent fakirleri arasındaki aralık hızla artıyor ve çok görünür hale geliyor.”

Fakat ekonomik sıkıntılar bir yandan da, devlet yardımlarına bağımlılığı da güçlendirebilir. Gümüşçü, “Küçülen bir pasta varken, o pastadan bir parça almak her zamankinden daha önemli” diye ekliyor. Zor durumdaki inşaat şirketleri de ucuz kredi ve diğer devlet yardımları için hükümete daha fazla bağımlı durumdalar. Gümüşçü, “Hayatta kalmak istiyorlar ve ne olursa olsun hükümeti destekleyeceklerdir” diye konuşuyor. 

Hükümetin cömertliği sınırlı olsa bile, herhangi bir protestoyu cezalandırma yeteneği sınırlı değil. Gürakar, “Ona ödül ve ceza stratejisi diyorsak, belki de ödül bu kadar motive edici olmayacak, ama ceza olacaktır” diyor.

 

Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.