Bu soruların cevabını ne zaman öğreneceğiz?

“Hakikatlerin kötü bir huyu vardır, er ya da geç ortaya çıkarlar” denir ama bu sözün doğruluk oranı nedir, tam bilemiyorum.

Unutmayalım, daha J.F. Kennedy cinayeti (1963) tam aydınlanamadı, aydınlatılmadı, elli seneyi çok geçti, hala devlet arşivleri tam açılmadı.

1 Mayıs 1977 Taksim olayları hakkında çok sağlıklı bilgiye sahip miyiz?

5 Haziran 1977 Taksim CHP mitingi öncesi rahmetli Demirel (Başbakan) rahmetli Ecevit’i arayıp, bu mitinge gitmemesini, aldığı duyumlara göre kendisine (Ecevit’e) bir suikast düzenleneceğini haber verdi; Ecevit ise ne olursa olsun eşi Rahşan Hanım ile Taksim’de olacağını duyurdu, muhtemelen gerekli önlemler alında, üzücü bir şey yaşanmadı ama hala Başbakan Demirel’in bu duyumu nasıl, kimden aldı ama daha önemlisi kimin muhtemel fail olduğunu öğrenemedik.

Bu yazdıklarım genç kuşaklara çok uzak gelebilir, biraz daha yakın döneme ve siyasete gelelim.

Türkiye 1990’larda 2014 ve sonrası ile yarışabilecek çok kötü bir on yıl geçirdi.

1994, 1999, 2001’de üç ağır iktisadi kriz ve kişi başına milli gelir sert düşüşleri yaşadı, kişi başına geliri üç bin dolar olan ülkede kırk milyar dolar bankalarda eridi gitti.

Bazı inanılmaz yanlış ekonomik kararları kim aldı, kim aldırttı?

1993’de Sivas faciası yaşandı; devletin güvenlik güçlerinin o oteli saldırgan vahşilerden korumasına kim engel oldu, o vahşileri kim kafeslerinden çıkarıp ortaya saldı?

O senelere damgasını vuran milyarlarca dolarlık uyuşturucu ticaretini de asla öğrenemeyeceğiz.

28 Şubat 1997 kabusu 90’ların ikinci yarısına damgasını vurdu.

Üniversiteli ve türbanlı kızların üniversitelerle ilişiği kesildi, eğitim-öğretim hakları ellerinden alındı ve böylece de, bugünün Türkiye’sinde, dünyanın muhtemelen en kötü yönetilen ülkesinde (Türkiye), on sekiz senedir tek başına iktidarda olan Erdoğan ve AKP’nin oyları bir türlü yüzde onlara, yirmilere düşmüyor.

Bu dangalak türban yasağı kararının altında kim(ler)in imzası varsa bugün inanılmaz kötü yönetime rağmen düşmeyen Erdoğan oylarının temel sorumluları da onlardır.

Türkiye’de merkez medyada (???) senelerce kürtler yerine “bir etnik grup” tabiri kullanıldı.

Bu dangalak tabiri kim kullandırdı ise binlerce kürt gencinin dağa çıkışlarının temel sorumlusu da odur.    

On yedi bin dolayında olduğu söylenen faili meçhul cinayet ve kayıp yaşandı 90’larda.

Bu faile meçhul cinayet ve kayıpların failleri kimse mafyalaşmanın da, devletin bitmesinin de, bugün adaleti ve hukuku ayaklar altına alan cezasızlık kültür ve uygulamasının da sorumluları da onlardır.

Türkiye 2000’li yıllara yeni ve büyük umutlarla girdi.

Kemal Derviş’in muazzam katkıları, Erdoğan-AKP’nin kendi özgüvenlerini kazanmasına (!!!), ya da muhtemelen daha doğru bir ifade ile ustalık dönemine geçmelerine kadar harfiyen uyguladıkları IMF-Avrupa Birliği reçeteleri kişi başına geliri üç bin dolardan on bin dolara, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını senede bir milyar dolardan 22 milyar dolara taşıdı.

Askeri vesayetle, batı türü bir demokratik hukuk devleti isteyen bizlerin de gayretiyle, ciddi bir mücadele başladı.

Ancak, askeri vesayetle mücadele anayasal ve yasal bir süreçtir, Genelkurmay Başkanlarının, ordu komutanlarının, generallerin çok da dayanaklı olmayan iddianamelerle hapse atılmaları demek değildir.

Neden böyle söylüyorum?

28 Şubat süreci geniş seçmen kitlelerini askeri vesayetin yıkıcı etkileri konusunda uyandırdı. 

Askeri vesayetin bu sistemde ekonomik kalkınmanın ve özgürlüklerin önündeki en büyük engel olduğu anlaşıldı; başka bir avam ifade ile de seçmende demokrasi lehine olumlu anlamda bir gaz birikimi oluştu.

Ancak, bu aşamada açıklaması ileride daha iyi yapılabilecek bir süreçle en yüksek rütbeli çok sayıda general ve general rütbesi altı subayın hapse atılması ile seçmenin bu gazı alındı ve askeri vesayetle mücadelenin özü olan anayasal, yasal düzenlemelere yönelik talep düştü.

Askeri vesayetle mücadele sürecinde genelkurmay başkanları hapse giriyor idi ise daha ne istenecek idi?

Emekli olmuş, yaşları emeklilik sınırına dayanmış subayların hapse atılması ve askeri vesayet karşıtı kitlelerin gazının alınması neden anayasal reformlara tercih edildi?

Genelkurmay Başkanının Milli Savunma Bakanına bağlanması, Askeri Yargıtay, Askeri Danıştay (Askeri Yüksek İdare Mahkemesi), MGK gibi anayasal kurumların temizlenmesi gündemin öncelikli tercih maddeleri olmaktan çıktı çünkü 28 Şubat’ın intikamı genelkurmay başkanlarını hapse atarak alınmıştı (!!!).

Askere vesayet ile anayasal mücadelede bu çok olumlu ortamda Türkiye nasıl ve neden bu şansını kaybetti?

Amaç 28 Şubat’ın intikamını mı almaktı, yoksa askeri vesayeti anayasadan ayıklamak mı idi?

Yoksa bambaşka bir şey mi idi?

Bugün Cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesine giden süreci yaratan 367 kimin işi idi? 

Türkiye’de işler hiç de fena gitmezken hangi güç AKP için kapatma davası açtırdı?

Hangi süreç ve kimler Türkiye’nin AB sürecinin ilerlemesine engel oldu? 

Kimler nasıl bir kombinezonla AKP-MHP-Perinçek-Ağar koalisyonunu oluşturdular?

Kimler ve neden Şanghay Beşlisi, S-400, Emevi Camiinde Cuma namazı gibi saçma sapan fikirleri gündeme taşıdılar?

Obama’nın ilk dünya gezisinde Kahire sonrası Türkiye gelişinden yine Obama’nın beyzbol sopalı fotoğrafına nasıl ve neden gelindi?

Madem 17-25 Aralık süreci bir dalavere, bir kumpas, o süreçte adı geçen dört bakan neden harcandı ( abartmayalım, biri devleti temsil eden bir görevle taltif edildi) ?

Erdoğan milletine yalan söylemez, daha doğrusu yalan söylememeli, değil mi? 

Peki madem Erdoğan 15 Temmuz darbe girişimini o gece eniştesinden öğrendi, neden 16 Temmuz sabahı ilk işi MİT Başkanını görevden almak olmadı? 

Bakalım fani ömürlerimiz bu soruların yanıtlarını tatminkar bir biçimde hepimizin almasına yetecek mi?


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.