Erdoğan’ın kızgınlığı çaresizliğinden, Moody’s ne yapsın?

23 Haziran’daki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde son 72 saate girilirken, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yeniden sahaya inmek zorunda kaldı.

Millet İttifakı’nın CHP’li adayı Ekrem İmamoğlu’na karşı tehdit ve şantajın ağır bastığı bir dille yaptığı konuşmalarda 31 Mart’tan önce muhalefet için kullandığı “zillet, illet, hain, terörist” ithamlarının yerini bu kez “azgın azınlık” nitelemesi aldı.

Erdoğan seçmeni baskılamak, muhalefet adayına oy verecek seçmenin zihnini bulandırarak, “İmamoğlu kazansa da Başkanlık koltuğuna oturamayacağı” algısını yaratabilmek için söylem değişikliğine giderek, seçim sonuçlarını tanımayacaklarını ya da kaybetmeleri durumunda yine itiraz ve iptal yollarına gidebileceklerini ima eden ifadeleri dillendirmeye başladı.

Yine günde iki-üç kez tüm kanallardan canlı yayınlanan salon toplantıları, açılış törenlerine katılarak muhalefete yüklenmeye başlayan Erdoğan, Ordu Havaalanı’nda yaşanan VIP tartışmalarını gündeme getirerek İmamoğlu’na; "Ordu'da bu milletin, devletin valisine ne diyor, 'it' diyor. Bu nasıl kucaklama ya? Benim milletimden, başta Ordu Valimiz olmak üzere özür dilemedikçe böyle bir adaylığa bırakın layık olmak, böyle bir makama gelemez. Valimiz ve polislerimize hakaret etti, dava açacaklar. Seçimden sonra hesabını vereceksin” diye seslendi.

Ardından altı ay önce açtığı Sultangazi Şehir Hastanesi için tekrar düzenlenen açılış törenini bir seçim mitingine çevirerek muhalefete şu sözleri sıraladı:

"İstanbul'a yapılacak en büyük kötülük, Gezi olaylarında ve daha pek çok örneklerinde tezahürlerini gördüğümüz CHP faşizminin bu şehrin üzerine tekrar bir karabasan gibi çökmesi olacaktır. Milletin inancıyla, İstanbul'un tarihiyle kavgalı azgın azınlığın bu şehrin dokusunu, kadim karakterini bozmasına izin veremeyiz."

Bir yandan da iktidar medyası harekete geçirilerek, birtakım güvenlik kamerası görüntülerinin yer aldığı manşetlerle İmamoğlu’nu yıpratma çabalarına hız verildi.

Hatta iktidar medyasında yer alacak haber ve görüntüleri bir gece öncesinden duyuran Erdoğan, “Yarın medyada çok önemli şeyler göreceksiniz” diyerek, İmamoğlu’na yönelik medya operasyonlarının bizzat kendisinin talimatı ve bilgisi dâhilinde devreye sokulduğunu dile getirmiş oldu.

Tüm bunlar, 23 Haziran’a yönelik olarak Erdoğan ve AKP’deki kaybetme endişesinin yarattığı çaresizlik nedeniyle tüm yolların deneneceğinin göstergeleri. Dolayısıyla Erdoğan, son koz olarak kendisini yeniden öne çıkartarak, İmamoğlu’nun karşısında doğrudan konumlanma yoluna gitti.

Aksi halde AKP’de ve MHP ile kurulan Cumhur İttifakı’nda öncü dalgaları hissedilmeye başlayan depremin, 24 Haziran sabahından itibaren siyasi liderliğini, partisini ve iktidarını temellerinden sarsacağının, çatlakların onarılamaz şekilde derinleşeceğinin farkında.

Sadece siyasi deprem değil, ekonomik depremin öncü işaretlerinin tüm resmi verilere yansıması, Erdoğan ve iktidarın çaresizliğini daha da büyütüyor.

31 Mart’ta siyasi karizması çizik alan Erdoğan ve partisi,  14 Haziran’daki not indirimi ile ekonomide de Moody’s’den çizik yemiş olmanın kızgınlığı içinde. Kurumların kredi notlarının ülke kredi notundan yüksek olamayacağı ilkesinden hareketle, 18 Türk bankasının kredi notunu 19 Haziran’da düşüren Moody’s, bunun gerekçesini “Türkiye’nin dış kırılganlığının önemli derecede artarak bankaları, yatırımcı güveni ve mudi davranışındaki ani değişikliklere karşı daha fazla riske maruz bırakması ve Hükümetin mudilerin yabancı para erişiminin sınırlandırmasını da içerebilecek, daha fazla uç önlem alması riskinin artmasına”  bağladı.

BDDK, geçen ay aldığı bir kararla 100 bin dolar ve üstündeki döviz alımlarında, TL karşılığı yatırıldıktan bir gün sonra dövizin hesaba geçirilmesi uygulamasını başlatmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da yayınladığı bir kararla, döviz alım-satımlarına yüzde 0,1 Banka ve Sigorta Muameleleri Kambiyo vergisi kesintisini 11 yıl sonra tekrar devreye soktu. Art arda alınan bu kararlar, sermaye hareketlerine kontrol ve kambiyo serbestisine kısıtlama olarak değerlendirildi. Erdoğan, 17 Haziran’da yayınladığı bir başka kararla, ihracatçıların döviz alım-satımında kambiyo vergisini 20 gün sonra kaldırdı.

Ekonomi yönetiminde kafa karışıklığının ve ekonominin yap-boz ya da deneme-yanılma yöntemiyle yönetildiği izlenimini veren bu kararların yanı sıra, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Hazine ve Maliye Bakanlığı, Merkez Bankası vb. kurumlar tarafından açıklanan ekonomik veriler ve göstergeler de ekonomik krizin derinleştiğini sergiliyor.

Hafta başında TÜİK’in açıkladığı Mart ayı işsizlik verileri, işsizlik oranının geçen yılın aynı ayına göre 4 puan yükseldiğini, son bir yılda işsiz sayısının 1 milyon 300 bin kişinin üzerinde artarak 4 milyon 534 bin kişiye ulaştığını gösterdi.

Mayıs ayı bütçe verileri ise hükümetin mali disiplinden tümüyle uzaklaştığını işaret ediyor. Geçen yıl 2,7 milyar lira fazla veren mayıs ayı bütçesi, bu yıl yaklaşık yüzde 600 artarak 12 milyar 52 milyon liralık açık tutarına ulaştı. Böylece, Ocak-Mayıs dönemi beş aylık açık toplamı, yılsonu hedefi olan 80,6 milyar TL’nin yüzde 82’ine ulaşarak 66,5 milyar TL oldu.

TÜİK’in açıkladığı son güncel veri, Sanayi Üretimi Endeksi. Nisan ayında sanayi üretimi aylık bazda yüzde 1, geçen yılın aynı ayına göre ise beklentilerin çok üzerinde olmak kaydıyla yüzde 4 geriledi. TÜİK’in işsizlik verilerinde sektörel düzeyde sanayideki istihdam kaybının 130 binin, inşaat sektöründeki istihdam kaybının 530 binin üzerinde olması, bu durumu teyit ediyor.

Benzer şekilde ekonomide talep daralması ve tüketimin ciddi şekilde kısılmasının bir başka göstergesi, perakende satışlardaki sert düşüş. 2019 Nisan ayı rakamlarına göre, perakende satış hacmi geçen yılın aynı ayına göre yüzde 6,9 düşerken, en sert gerileme yüzde 11,6 oranıyla akaryakıt satışlarında kendisini gösterdi.

Yüksek enflasyon ve artan fiyatların yanı sıra TL’deki olağanüstü değer kaybı, geniş kesimlerin alım gücünü olumsuz etkilerken, harcamalarını azaltmalarına, daha az tüketmelerine neden oldu. Bu aynı zamanda ekonomik daralma ve durgunluğun belirgin şekilde arttığının işareti.

Moody’s ve Fitch’in Türk bankacılık sektöründe yurt dışından alınan sendikasyon kredileri nedeniyle döviz açısından ve geri dönmeyen alacaklardan ötürü de batık krediler yönünden risklerin arttığı tespitlerine, ekonomi yönetimi ve iktidar sözcüleri tepki göstermesine karşın, bankalarla ilgili alınan son kararlar, bu risklerin varlığını teyit eder nitelikte.

Geçen ay kamu bankalarına 28 milyar TL sermaye desteği sağlanmasının ardından, bu hafta başında da Merkez Bankası (TCMB) aldığı bir kararla piyasa yapıcı bankalara sağladığı fonlama ve kredi desteğinde uyguladığı faizi yüzde 24’lük politika faizinin bir puan altına çekerek yüzde 23’e düşürdü. Bu da kamu bankalarının yanı sıra özel bankaların da sermaye desteğine gereksinimi olduğunu, özkaynaklarının eridiğini, nakit ihtiyacının büyüdüğünü işaret ediyor.

Hükümetin ekonomi politikalarının ana unsurlarının başında gelen inşaat ve konut sektöründe ise TÜİK’in açıkladığı son istatistikler, aylardır kesintisiz şekilde devam eden kötüleşmenin ağırlaşarak sürdüğünü gösterdi.

Mayıs’ta konut satışları yüzde 31,3 düşerken, Türkiye genelinde ipotekli yani banka kredili konut satışlarındaki gerileme ise yüzde 85,8 oldu. Bu nedenle kamu bankaları Ziraat ve Halkbank, konut satışlarını canlandırmak için yeniden devreye sokuldu.

Her iki kamu bankası, 120 aya kadar (10 yıl) vadeli, enflasyona endeksli konut kredisi kampanyası başlattı.  Ancak, mevcut faiz ve enflasyon koşullarında bu kredilere talep olması zor görünüyor. Otomotiv satışlarında Mayıs ayındaki düşüş ise geçen yıla göre yüzde 49 düzeyini buldu.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), kısa süre önce parasal sıkılaştırma gerekçesiyle sınırlama getirdiği kredi kartına taksit sayısını aldığı kararla yeniden artırdı. Ekonomik canlanma umuduyla, mobilya, dayanıklı tüketim malları, elektronik eşya, seyahat ve konaklama, havayolu seyahatlerinde kredi kartına taksit sayısı üç-altı aydan 12-18 aya kadar çıkartıldı.

Ancak bu ürünlerin önemli bölümünde süresi sürekli uzatılan KDV-ÖTV gibi vergi muafiyetleri ve indirimlere rağmen, umulan canlanma ve satışlarda artışın sağlanamadığı dikkate alındığında, kredi kartı taksit sayısının artırılmasından da sonuç alınması güç görünüyor. Zaten kredi kartı borçlusu ve kredi kartı borcunu ödeyemeyerek yasal takibe düşenlerin sayısındaki artış göz önünde tutulduğunda, BDDK’nın bu yeni düzenlemesi kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm görünüyor.

Dolayısıyla açıklanan tüm resmi ekonomik veriler, ekonomideki kötü tabloyu, artan riskleri ve durgunluğu sergilerken, Moody’s’in not indirimine gösterilen tepki, gerçekçi ve inandırıcı olmuyor.

Erdoğan kısa süre öncesine kadar kurlardaki artışın dış güçlerin darbesi olduğunu, püskürtüldüğünü söylerken, hafta sonu Türkiye İhracatçılar Meclisi’nde (TİM) yaptığı konuşmada ise kurlardaki yükselişin ekonomide yeni imkânlar yarattığını dile getirdi.

Sonuç olarak, iç ve dış politikada, ekonomide hemen her alanda sıkışan iktidar, çaresizliğin getirdiği kızgınlığı muhalefete, İmamoğlu’na, Moody’s’e yüklese de, gerçekte bu tutumun gerisinde 24 Haziran’dan itibaren Türkiye’yi bekleyen ve olası ABD yaptırımlarıyla daha da yükselecek ekonomik ve siyasi kriz dalgasının altında kalma kaygısı yatıyor.  

*Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe