Tiny Url
http://tinyurl.com/ycwpe7fo
Ertuğrul Günay
Oca 16 2019

İktidar işi mizaha vurdu

Toplumun ruh sağlığının kötüye gittiğini gören iktidar işin kolayını mizaha vurmakta, en ciddi konuları alaya ya da hafife alarak herkesi güldürmekte bulmuş görünüyor. Oysa mizah sadece güldürmez, aynı zamanda düşündürür.

Yönetimin otoriterleştiği, söz söylemenin, düşünce açıklamanın zorlaştığı ortamlarda toplumda derin bir mizah duygusunun geliştiği bilinir.

Yakın tarihin ünlü hiciv ustalarından Şair Eşref, örneğin, bu alanın en bilinen temsilcilerindendir. Eşref’in -kuşaklar boyu dillerde gezen- mısraları, ilk bakışta gülümsemelere yol açarken, derinde önemli ve acımasız siyasal eleştiriler içerir.

Bu eleştirilerden Sultan Hamid istibdadı olduğu kadar, ardından ‘hürriyet’ vaadiyle gelen İttihatçıların kısa sürede despotluğa dönüşen iktidarı da payını almaktan kurtulamamıştır.

“Devri istibdatta söz söylemek memnu idi…” mısralarıyla başlayan dörtlük, İttihatçılara yönelttiği taşlamaların en ünlülerindendir.

Bazen bu tür mizah anlayışı, kişisel olmaktan çıkar, sahibi belli olmayan söylentilere, mısralara, fıkralara dönüşür, anonimleşir. 12 Eylül döneminde bunun örnekleri çoktu.

Örneğin, General Evren’in saçını kesmeye çalışan berberinin, her seferinde “Paşam, demokrasiye ne zaman geçeceksiniz?” diye sorduğu, bu soru üzerine darbe liderinin diken diken olan saçlarını kolaylıkla kestiği anlatılırdı.

Bu tür bir mizah anlayışının varlığı, hele yaygınlaşması, toplum için sağlık, gelecek için umut işaretidir. Yaşanan tüm sorun ve sıkıntılara rağmen eleştiri ve itiraz iradesinin körelmediğinin, bir vadede daha iyi bir yeni ortama geçileceği umudunun canlı olduğunun göstergesidir.

Ancak, otoriter olmaktan daha ileriye geçip totaliterliğe yol alan ortamlarda bu tür bir mizahın dahi gelişmesi zordur. İktidarların, tüm toleranslarını yitirip her türlü düşünce açıklamayı engellemeye kalktığı ortamda, mizahın her türlüsü de imkânsızlaşır.

Siyasal karikatürlerin çizilemediği, şarkı sözüne, sahne eserine karışıldığı, şaka yollu bir eleştirinin bile ceza tehditi yahut aşağılamayla karşılaştığı, karşı görüşlerin neredeyse tümüyle yasaklandığı ortamda, bu tür beklentilerin önü kesilir. Toplumun iyiden umudunu kestiği yerde karamsarlık artar, ruh sağlığı bozulur.

Bu olumsuz ve tehlikeli gidişi, sanıyorum son zamanlarda iktidar çevrelerinde de fark edenler çoğaldı. Kamu Baş Denetçisi (ombudsman) sayın Malkoç, geçenlerde basın mensuplarıyla yaptığı toplantıda, durumun vahametini çarpıcı sözcüklerle ifade etmiş : “Okuyunca tüylerim diken diken oluyor? Nasıl bir cinnet toplumu haline geldik? Suç işleme oranı artıyor...” demiş.

İktidarın dışarıdan ortağı sayın Bahçeli de durumun farkına varanlardan. Toplumun ruh sağlığının iyice bozulduğundan yakınıyor. Tespitleri katı ve kesin. Ancak bu alanda önerdiği çözüm ilginç.

İnsanları rahatlatacak özgürlük, hukuk, gelir paylaşımında adalet, işsizlik, pahalılık ve savurganlıkla etkin mücadele gibi önlemler yerine, bir yasa öneriyor. ‘Ruh Sağlığı Yasası’.

Her şeyi yukarıdan ve her konuda yasa beklemeye alışmış bir toplumda, bu konuda da bir yasa düzenlemesi önerilmesi, Türkiye’nin siyaset pratiğine çok da aykırı değil. Ancak, toplumun ruh sağlığı yasa ile düzelebilecekse, beklemeye gerek yok! Sorun belki bir KHK ile de çözümlenebilir.

Şaka bir yana, durumun vahametini kavrayanlar sadece Sayın Ombudsman ve Sayın Bahçeli değil. İktidarın tepelerinde de farkındalık rüzgârları esiyor.  Öyle ki, iktidarın Sayın Genel Başkanı, geçenlerde katıldığı bir toplantıda “Bu kapitalizm nelere muktedirmiş? Orman morman dinlemiyor, doğa umurlarında değil!” deyiverdi. Dinleyenleri gülümsetti.

Toplumda karamsarlığa, ruh hastalığına yol açan nedenlerden biri de, etkin bir muhalefetin olmadığı konusunda oluşmuş -haklı haksız- kanaat. Demokrasilerde umudu muhalefet yaratır.  Muhalefetin değişim umudu yaratmadığı yerde, hiç bir şey iyiye doğru verilmez. Kötü, daha kötü olur.

Bu açıdan, Sayın Başkan’ın bu sözleri, iktidarına dönük bir öz-eleştiri olarak değil, asıl muhalefet boşluğunu da bir ölçüde doldurmak amacıyla söylediğini düşündüm.

Kapitalizmin aç gözlülüğüne karşı, doğayı koruyan, çevreci bir duyarlılığı yükselterek böylece muhalefetin sözcülüğünü de üstlenmiş, topluma yayılan karamsarlık bulutlarını dağıtmayı amaçlamış göründü.

Ne de olsa, Anayasa gereğince ettiği ‘tarafsızlık yemini var; muhalefetin hakkını korumak da görevi.

Muhalefete de haksızlık etmemek gerekir. Başka konularda değilse bile, bu konuda kendilerinden umulanı boşa çıkarmıyor; en önemli görevlere gösterdikleri adaylar ilk ziyaretlerini Sayın Başkan’a yapıyor, eski genel başkanlar bile lütfedilen randevuya saatinden önce koşarak saygıda kusur etmiyorlar.

Toplumu rahatlatmak, ruh sağlığını iyileştirmek konusunda yükü paylaşmakta iktidarın Sayın Genel Başkanı, çok şükür,  yalnız değil. Rical-i devletin birçok önemli ismi gerginliği azaltacak, dinleyenlerin yüzünde gülücükler yaratacak vecizelerle sahnede yerini alıyor.

Sanırsınız tümü birer mizah ustası. Başlarında da -devlet protokolüne de uygun olarak- elbette Sayın Meclis Başkanı yer alıyor.

Biliyorsunuz, Başbakanlık bizim tarihimizde devletle birlikte var olan en saygın kurumların başında gelir. Büyük Selçuklu Devletinin Baş Veziri Nizam-ül Mülk merhum, bu saygın makamın banisi sayılır. Osmanlı’da devletin yükselme ve başarı dönemleri Sokullu yahut Köprülü gibi sadrazamların adlarıyla özdeşleşmiştir.

Cumhuriyet döneminde de böyledir. Milletin unutmadığı dönemler hep başbakanların adlarıyla anılır. Menderes, Demirel, Ecevit; Özal devirleri…

Sayın Meclis Başkanı, kendine tevdi ve emanet edilmiş bulunan bu saygın makamı duraksamasız yok ederek daha önce tarihe geçmişti.

Bu kez de Meclis Başkanlığından yerel yönetim adaylığına inerek yeni bir ilke imza atıyor. Ancak bu ilke imza atarken olağan aday profili çizmiyor. Anayasa’da yazılı kuralı görmezden geliyor. Hem Meclis Başkanlığı’nı, hem Belediye Başkan adaylığını birlikte üstleniyor.

Bu konuda yapılan eleştirilere verdiği yanıt da gerçekten siyasi mizahın şah-eserlerinden. Önce bir tevazu örneği göstererek kendini diğer adaylarla eşitliyor. “Belediye başkanı olan tüm adaylar istifa etsin, ben de edeyim” diyor.

Oysa Anayasadaki siyaset yasağı hükmü doğrudan Sayın Başkanla ilgili. Yetinmiyor, işin aslını açıklıyor: “Seçim, siyaset değildir!” diyor.

Seçim falan diye ortalığı gerdirenlere karşı, milleti rahatlatacak bundan daha güzel ne söylenebilir? Bu yanıt karşısında millete, derin nefes almaktan, mutlulukla gülmekten başka ne düşebilir? Koca Meclis Başkanı siyasetin ne olduğunu bilmeyecek de, üç-beş kitap okuyanlar mı bilecek?

Yok, iktidarın milleti gülümsetme, tezviratları boşa çıkararak rahatlatma ne kadar mutlu mesut yaşadığımız konusunda ikna etme çabaları bununla sınırlı değil. En son iktidar fırkasının Genel Başkan Yardımcılarından biri hepimizi rahatlatacak bir açıklama yaptı:  “Türkiye’de insan hakları ihlalleri olduğunu söylemek abesle iştigaldir” dedi.

Başkan Yardımcısının bu veciz ifadesi karşısında necip milletimizin ne kadar boş işlerle aklının karıştırıldığını da bu -vesile ile öğrenmiş olduk.

Yoksa tanınmış bir insan hakları savunucusunun iddianame bile olmadan bir yılı aşkın tutuklu kalmasını, idarenin yargı kararlarını, mahkemelerin üst mahkeme kararlarını hiçe saymasını, milletvekilleri de dâhil birçok yazarçizerin, akademisyenin sadece düşünce açıklamalarından ötürü içerde tutulmasını, hakkında hukuki hiçbir karar ve yaptırım olmayan binlerce yurttaşımızın bir türlü işine, ekmeğine kavuşamamasını insan hakları ihlalleri sanıyorduk da, üzülüyorduk.

Toplumun ruh sağlığının kötüye gittiğini gören iktidar, işin kolayını mizaha başvurmakta, en ciddi konuları alaya almış görünerek herkesi kendine güldürmeye, böylelikle bir rahatlama sağlamaya çalışmakta bulmuş gibi davranıyor.

Oysa mizah sadece güldürmez, aynı zamanda düşündürür.

Kesenin ağzını açan bunca müjdeli haber, bunca seçim vaadi karşısında millet –Osmanlı’nın vergi öyküsündeki gibi- kalkıp oynamıyorsa, galiba düşünmeye başladığındandır.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.