Kemalist ordudan Erdoğanist orduya mı?

Harp Okulları Yönetmeliğinin “Harp Okullarına Giriş Şartları” başlıklı 44. maddesindeki “irtica” kavramının “irtibat ve iltisak” ile değiştirilmesinin yükselttiği tartışmalara değinmek istiyorum. Ancak tartışmayı daha sahici bir zeminde yürütebilmek için konuyu birkaç yıl geriden almanın yararlı olacağını düşünüyorum. Sanırım böylelikle zeminin “pütürlü” doğasını daha iyi kavrayabiliriz.

15 Temmuz’dan sonra, Bakan kararı ile ihraç edildiğim tarihe kadar, yaklaşık iki yıl daha görevde kaldığım için TSK’nin o süreçte geçirdiği inanılmaz dönüşümün mikro boyutlarını bizzat gözlemleme fırsatım oldu. Şaşırtıcı bir süratle gerçekleşen bu dönüşümler, ordunun yerleşik kültüründen temelden bir kopuş anlamına gelmekteydi.

Anlatacaklarıma bir dedikodu ve rivayet havası vermek istemem, ancak okuyucunun zihninde resmin bir miktar somutlaşması için, tanığı olduğum gelişmelerden sadece birkaçını zikretmek istiyorum. Şunu da biliyorum: ileride, insanlar anlatabilir hale geldiğinde, bu dönemde ordu içinde yaşanan benzer gelişmelere ilişkin onlarca makale, onlarca tez kaleme alınacak.

15 Temmuz’un hemen akabinde YAŞ tarafından terfi ettirilen yeni general/amiral kadrosu tam anlamıyla “patchwork” bir “konsorsiyumu” andırıyordu. Örneğin, benim bulunduğum birlik için yukarıdan aşağıya doğru söylemem gerekirse; kolordu komutanı X tarikatından, tümen komutanı Y tarikatından, benim amirim Z tarikatından, komşu tugay komutanlarından biri Sedat Pekerci kanattan ülkücü, diğer bir tugay komutanı yine Y tarikatından, bir başka tugay komutanı beraat ettirilmiş Balyoz mahkumu, bir diğeri geleneksel Atatürkçü idi. Konsorsiyumun bu parçalı yapısı içinde psikolojik ve söylemsel üstünlük ise tarikatçı kanattan yanaydı.  

Konsorsiyumun üyeleri birbirlerini bir biçimde “tanıyor”, ve bu tanıma ile, birbirlerinin “alanlarına” girmemeye özen gösteriyordu. Adı konmamış bir “ateşkes” vardı kanatlar arasında ama açıkça hissedilen, “ajandaların” ilk fırsatta alınıvermek üzere rafta hazır beklediğiydi. 

Bu generallerden başlayarak onların altındaki subaylara ve oradan erlere kadar sirayet edecek biçimde, kışlalarda dinsel pratikler birdenbire gösterişçi bir hava içinde uygulanmaya başlanmıştı. Emir astsubayları çantalarında komutanlarının seccade, tespih ve takkelerini taşıyor ve bunlar makam odaları, komuta çadırları gibi yerlerde, görünür olmasına özellikle dikkat edilerek, bulunduruluyordu. 

Tabur, tugay Watsapp gruplarında “İnşeAllah, Barekallah, Süphanallah” (imlayı korudum) veya “Allah yar ve yardımcınız olsun” sözleri adeta bir yarış halinde kullanıma sürülmüştü. Cuma namazları birliklerin önemli bir toplu etkinliği olmuş, Komutan’ın namazı nerede-nasıl kılacağı, namazı kimin kıldıracağı birer dert haline gelmiş, kışla mescitleri yeniden ve daha çok para harcanarak dekore edilmeye başlanmıştı. Suriye’ye giden konvoylardaki askerler elleriyle ya kurt ya da rabia işareti yaparak kameraları selamlıyor, bir uzman çavuş “İslam güneşini her yerde parlatmaya gidiyoruz” diyebiliyordu.

Öte yandan, sözünü ettiğim bu pratikler yazılı emirler yoluyla değil, insiyakların devrede olduğu bir “havayı koklama” eylem ve becerisinin sonucu olarak ve bir miktar da el yordamıyla yürütülüyordu.

Mesai içi sohbetlerde “ikindiyi kıldın mı?” “abdestin var mı?” soruları sıradanlaşmış ve yaygınlaşmıştı. Abdest almak ve onun müştemilatından olmak üzere kolları ve paçaları sıvalı dolaşmak, yaygın ve alışıldık bir görüntü haline gelmişti. Hatta bir yüzbaşı hızını alamamış ve “ben bundan sonra abdestimi general tuvaletinde alacağım” demiş ve tam da generalin tuvaleti kullandığı bir anı kollayarak bunu gerçekleştirmişti. Amacının ne olduğunu söylememe gerek yok.

Tüm bunlar olurken, 15 Temmuz öncesinde cemaatle bir biçimde ilişkide olduğuna dair kuvvetli kuşkular bulunan Hulusi Akar, 2016’nın bu yeni generaller heyeti tarafından beğenilmiyor, benimsenmiyor, kerhen komutan olarak görülüyor ve “muhtemelen gidici” gözüyle bakılıyordu. Nüfuzu kırılmıştı. Hulusi Akar’a karşı, yeni komuta heyetinin yeni gözdesi Süleyman Soylu idi. Ayrı bakanlıklarda olunmasına rağmen generallerin çoğu, kışlasına bir biçimde Süleyman Soylu’yu davet etmeye, onu konuk etmeye ve onunla bir fotoğraf vermeye çabalıyordu. 

Yine tüm bunlar olurken orta kademelerdeki geleneksel/Atatürkçü subaylar grubu ya tam siper yapmış ya da mevziinden kalkarak, “o tarafa” doğru yavaş yavaş yürümüştü.

Ana hatlarını çizmeye çalıştığım bu resmin sonuçlarından biri, 15 Temmuz öncesinde hem çeşitli grupların örtük nüfuz mücadelesinin gerçekleştiği bir arena, ama hem de Türkiye siyasetine etkide bulunma gücüne sahip bir aktör olan TSK’nin, bu ikinci rolünü yitirmesi oldu. Artık kendisiyle ilgili kararlarda bile görüşüne başvurulmuyordu. Ancak çeşitli grupların egemenlik ve nüfuz mücadelesini daha açıktan verildiği bir arena halini almıştı. 

OHAL tedbirleri kapsamında kapatılan Harp Okulları Şubat 2017’de tekrar eğitime başladığında,  tanıkların anlatımlarına göre, yeni öğrenci alımlarında partizanlık had safhaya çıkmış, mülakat komisyonlarında asker üyelerin yanı sıra, kim oldukları anlaşılmayan, bazıları sakallı, sivil kişiler türemişti. 

Eski albay Ali Türkşen’in anlatımına göre öğrenci adaylarına “Reis deyince aklına kim geliyor?” veya “15 Temmuz mu daha büyük bir destandır, yoksa Çanakkale mi?” gibi sorular yöneltiliyordu. Bu alım heyetlerinin parti teşkilatlarından aldığı listelere göre seçim yaptıkları konuşuluyordu. Basına yansımayan bazı haberlere göre, harp okullarında bazı tarikatlar güç mücadelesine başlamış, örneğin okul mescidinde namazda hangi tarikat mensubu öğrencinin imamlık yapacağı konusunda iki tarikat arasında kavga bile çıkmıştı. 

Öte yandan, 2017-2020 YAŞ’larında Hulusi Akar, Erdoğan’ın da desteğiyle, yitirir gibi olduğu gücünü yeniden kazanmaya başladı. Kaleme aldığı Genelkurmay Çatı Davası Bilirkişi Raporu, Perinçek’in Kaynak yayınları tarafından “Türk Ordusunun Bugünkü İdeolojik Çizgisi” adıyla kitap olarak basılan tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu, çeşitli vesilelerle Akar’ı boykot edebilme cüreti göstermiş olan orgeneral İsmail Metin Temel ve tümamiral Cihat Yaycı gibi nüfuzlu isimleri tasfiye etmeyi başarmıştı Akar.

Yine aynı yıllar boyunca Akar, çeşitli simgesellikler yoluyla hem dışarıdaki hem de ordu içindeki İslamcı çizgiye mesajlar yolluyordu. Darbe gecesi “derdest edilmeden önce” abdest alıp iki rekât namaz kıldığı yönündeki haberlerden başlayarak, İslamcı yazar Nuri Pakdil’i, Akit yazarı Mehtap Yılmaz’ı ve IBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun mezarını ziyaret ettiği haberleri dolaşımdaydı. Kayseri’de kendi adına yapılan camiye 3 milyon lira bağış yapmıştı. Bir YAŞ toplantısı öncesi yanına kuvvet komutanlarını da alarak sabah namazı için üniformalı olarak Saray’daki Millet Camii’ne gitmişti. Olayı cep telefonuyla kaydeden bir vatandaş “Allah’ım bize bugünleri de gösterdin” diyerek ağlıyordu.

İşte Harp Okulları yönetmeliğinden “irtica” kavramının çıkartılarak yerine “irtibat ve iltisak” kavramlarının konmasını değerlendirirken bu gelişmeleri hatırlatarak bir hafıza tazelemesi yapmamız gerektiğini düşündüm. 

Bu hafıza tazelemesi ile varmak istediğim yer şurasıydı:  Evet, bu yönetmelik değişikliği önemsiz bir gelişme değil elbette ve büyük açılı bir sapmaya işaret ediyor. Ve evet, bu düzenlemeyle artık yeni dönemin “makbul asker”inin önündeki, de facto olarak zaten kaldırılmış olan engellerden biri, yasal olarak da kaldırılmış oldu. 

Ancak sanki, sözgelimi, Yaşar Büyükanıt döneminin laikliğin “yılmaz savunucusu” ve “cehennemler kudursa ölmez nigehbânı” ordusundaymışız ve sapma oradan olmuş gibi bir yanılsama içinde abartılı şaşkınlıklara da gerek olmadığını düşünüyorum. 

Zira beş yıl içinde o köprünün altından çok sular aktı. Ve akmaya da devam edeceğe benziyor.

Bu yönetmelik değişikliğinin Erdoğan-Akar ikilisinin ortak kararı olduğu çok açık. İkilinin, bu düzenlemenin doğuracağı tepkiler konusunda toplumu önemsemediği de. Onların önemsediği şeyin, o patchwork’un taraflarından biri olan ve hala belli ölçülerde güçlü olan ulusalcı kanadın tepkileri olduğunu düşünüyorum. 

Nitekim bekledikleri de oldu ve en sert tepki o kanattan geldi. Erdoğancı yazarlar bu yönetmelik değişikliğini savunurken hedeflerinde işte bu kanat vardı. Öyle ki, Akit’ten Ali Karahasanoğlu yazısının başlığını “Sizi gidi Ergenekoncular sizi!” koymuştu. “Karşı tarafın” hamlesi ise Oda TV üzerinden geldi: Bir amiralin resmi makam aracı ve üniforması ile bir tarikat dergâhında başında sarığı ve cüppesi ile görüntüleri servis ediliyordu.

Ben önümüzdeki dönemde ordu personel yapısındaki değişimlerin ve ordunun ideolojik oryantasyonunun Erdoğan-Akar ikilisi ile Karahasanoğlu’nun “Ergenekoncu” olarak etiketlediği kanat arasındaki güç mücadeleleri, hatta kavgalar etrafında şekillenmeye devam edeceğini, sonuçta kazananın da ilki olacağını düşünüyorum. 

Buradaki taraflardan ikincisi, cemaat tehlikesinin bertaraf edilmesi uğrunda birinciye verdiği pragmatist ve neredeyse sınırsız desteğin kendisi üzerindeki kaçınılmaz sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak. Ancak kesin galibiyete kadar iki taraf da büyüklü-küçüklü zararlar görecektir. Hep denildiği gibi, bu yaz sıcak geçecek. Tarih, öğreticidir. Bekleyip göreceğiz.


 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.