Kürtleri kaybeden AKP, yönetimde meşruiyetini de kaybetmiştir

Osmanlı'nın yıkılışı ve cumhuriyet ilanının üzerinden 97 yıl geçti. Bu süre zarfında Osmanlı’dan kalan sorunlar çözülemediği gibi, art arda toplumsal patlamaların yaşandığı yıllar oldu. Bu sorunların başında Türkiye’yi her yönden etkileyen Kürt sorunu yer almaktadır. 

Osmanlı'nın son dönemlerinde Kürt İsyanları baş göstermişti. Fakat I. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti'nin taşlarının yerine oturtulduğu, temellerinin atıldığı dönemde, ilk oluşturulan meclisin halklar meclisinden oluşması, belki bir umuttu o dönem için. 

Ancak Cumhuriyetin ilanından sonra oluşturulan meclisin İttihat Terakki mantığıyla oluşturulması, sonrasında gelişen muhalefetin sertçe bastırılması ve yönetim mantığının tek tip bir yönetime evrilmesi nedeniyle sorunlar çözülmemiş, aksine çığ gibi büyümüştür. 

Kürt İsyanları, bu dönemde zaman zaman meydana gelmiştir. Yani Kürtler değişen politikalara tepki vermiş, ‘Genç Cumhuriyet’ ise bu tepkiyi zor kullanarak bastırmaya çalışmıştır. 

Osmanlı’dan kalan yapı ümmetçi bir anlayıştaydı. ‘Genç Cumhuriyet’ ise bir ulus devlet inşa etmek istiyordu. Bundan dolayı da ‘ulus’ yaratması gerekiyordu. Avrupa’da uluslaşma sonucu ortaya çıkan devletlerin aksine, genç Cumhuriyet önce devleti oluşturdu sonra kendi eliyle ulusu oluşturmaya başladı. Tıpkı devlet eliyle geliştirdiği sanayi ve meta gücünü yani sermayedar kesimini oluşturduğu gibi… 

Bir diğer anlamda devlet, ilk kuruluşundan beri özellikle de sosyoekonomik gelişimini, doğal olmaktan ziyade kendi eliyle yapmaya çalıştı. ‘Ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz’ söylemi daha cumhuriyetin ilk kuruluşunda pratikleşti.  

Türkiye tarihine bakalım; gözümüzü kapatıp kronoloji üzerinden tarihin herhangi bir yerine basıp başlayacak olsak; toplumun itici gücü olduğu, değişim ve dönüşümü tetiklediği, “ben yurttaşım, geleceğimin efendisiyim” diyebildiği, bunun kurum, değer ve ilişkilerini yarattığı bir dönem var mı? Oy verme haklarını demokrasi ve parlamentoyu 'Kabé' gibi tarif edince sistem mi değişiyor? 

Türkiye tarihinin son yıllarına baktığımızda hep demokrasiden bahsedilir ama yukarıda sorulan soruların hiçbirine demokrasi adına bir cevap vermek mümkün değildir. 

Cumhuriyet öncesi Osmanlı'ya baktığımızda başkent İstanbul’da Sosyalist Amele Cemiyeti'nden kadın derneklerine, farklı halkların örgütlendiği dernek ve kulüplerden gazetelere kadar birçok sivil ve siyasal yapılar vardı. Kürt örgütleri de mevcuttu. 

1921 anayasasında ve ilk meclisteki konuşmalarda çoğulculuktan, Kürtlerden ve ortak vatandan bahsedilir. Halkların demokratik haklarından bahsedilir. Sonrasında kıyaslama yapılırsa bugünün anayasasına göre daha demokratik olan anayasa değişirken, tek partili bir sisteme evrildiği görülmektedir. 

Cumhuriyet Sistemi, tek parti rejimine geçerken Cumhuriyet, tek adam ve tek parti sistemi eşit yurttaşlık zemininde yürümedi. Sistem, otoriterleşmeyi seçti. Otoriterleşme sonucunda ağırlıklı olarak Cumhuriyet'in kuruluş evresinde kavimler göçünün bir başka şekli yaşanmıştır.

Kovulan, katledilen üç milyonun üzerinde insan, o insanlar ki cumhuriyet öncesinin üretim ve değerlerinin yaratılmasında bir dinamo işlevine sahipti. Ulus devlet ve yerli sermaye yaratılmak istendiği dönemde bu kesim göçe zorlanmış, çıkarılan kanunlarla mal varlıklarına el konulmuştur. 

‘Genç Cumhuriyet’, toplum mühendisliği ile sorunlarını çözmeye karar vermişti. 6 milyonun üzerinde insan, Cumhuriyet'in yapı taşı olarak Balkanlardan, Kafkaslardan, Kırım ve Ortadoğu’dan getirilmişti. Nüfus mühendisliği bitmemiş; ulus devletini inşa ederken, dilini, kültürünü, edebiyatını da oluşturmaya çalışmıştı. Bir diğer anlamda halkın devleti değil, devletin halkı tesis edilmekteydi. 

Oysa ki ilk anayasada, Kürtlerle cumhuriyetin kuruluşu için bu şekilde anlaşılmamıştı. Cumhuriyet'in içeriği değiştikçe, Kürtler, isyan ediyordu, isyana karşılık ise tedip ve tenkil, mecburi iskan, takriri sükunlarla karşılaşıyordu. Bu dönemde topluma hürriyet kazandırılanların hürriyetleri ellerinden alınmıştı. Kürtlerin özgürlük arayışları, her defasında askeri yöntemlerle bastırılıyor, bir daha ayaklanma olmasın diye,  asimilasyon politikası yaşamın tüm alanlarına uygulanıyordu. 

Amasya Protokolü, Erzurum ve Sivas Kongre kararları, 1921 Anayasası hepsi unutturulmaya çalışılmıştır. Verilen sözler inkar edilmiş, o döneme atıf yapılan tüm söylemler ve belgeler unutturulmaya veya değiştirilmeye çalışılmıştır.

Belirlenen ulus dışında kalan halklar, inançlar, kimlikler ve düşünceler tutsak edildi, özlerinden koparıldı. Bu politikadan dolayı halklar özgürleşemediği gibi devlet de özgürleşemedi. Türkiye’de demokratik bir yönetim de oluşamadı. Ulus devletlerden alınan devlet yönetim şekli, her geçen gün otoriter bir yönetim anlayışına kaydı. Her geçen gün bu yönetim şekli, daha da baskıcı bir hal aldı. Özellikle de ırkçılık demokratik kılıflarla ülkenin tüm kimliğine işlendi. Muhalif sesler bile, Kürt sorunu veya Kürt hak ve özgürlükleri konusunda aynı ‘at gözlüğü’nü takarak hareket edegeldiler. 

Günümüzde ise otoriterleşen yapı, diktatöryal bir hale dönüşmüştür. 

Her siyaset, seçim öncesinde Kürt Sorunu'nu çözmekten, hak ve özgürlükleri getirmekten bahseder, demokratikleşmeyi olmazsa olmaz tanımlarken, iktidara geldiğinde, devletin yüz yıllık politikasını uygulamaya devam ederek, kraldan daha kralcı bir politikayla daha da despotlaşmaktadır. 

AKP de iktidara gelirken demokrasiden hak ve özgürlüklerden en fazla bahseden bir parti idi. Kürt Sorunu'nun demokrasi yoluyla çözümünden bahsediyordu. 

Bu en çok demokrasiden bahsedenler demokrasinin cenazesini kaldıran politikaların uygulayıcıları oldular. Ahlaktan bahsedenler yargıyı kişisel çıkarlarının hizmetine sokarak en büyük ahlaki çürümeye yol açtılar. Hangi kavramlardan en çok bahsetmişler ise o kavramların içini boşaltarak oligarşilerini oluşturmak için kendilerine yol taşları yaptılar. 

AKP, 18 yıllık iktidarında Kürt sorununa çözümcü politikalar ile değil, inkar ve imha politikaları ile yaklaştı. 1930’ların güneş dil teorisini, ırkçılığı tekrardan hortlatarak toplumu bölüştürüp kendisine göre bir toplum yaratmaya devam ediyor. 

Mustafa Kemal yola çıkarken ilk önce Kürt kentlerinden başlamıştı. Kürtler ile ittifak kurarak cumhuriyetin ilanını gerçekleştirdi. Bugün AKP’nin ilk yıllarına baktığımızda, o da Kürtlerden destek alarak yola çıkmıştı. Ve iktidarını hep Kürtler üzerinden korudu.

Fakat bugüne baktığımızda, Kürtler’in imhası ve inkarı üzerine bir iktidar hakimdir ama tüm bu politikalar dün olduğu gibi bugün de kabul görmeyecektir. Kürtlerle yola çıkıp yarı yolda bırakanlar hiçbir zaman başarıya ulaşmayacaktır.

AKP’nin son yıllarına baktığımızda da bunu görmekteyiz. Ne zaman ki Kürtlere karşı imha ve inkar üzerinden yaklaşıp top yekun savaş açmışsa, o günden bugüne oy kaybı yaşamakta, taraftar kaybetmektedir.

AKP, yönetim meşruiyetini kaybetmiştir. Kaybettiği gücünü ise otoriterleşerek, diktatöryal yaklaşımlarla kazanmaya ve ayakta durmaya çalışmaktadır.

Ulus dışında diğer halkları, inançları, kimlikleri ve düşünceleri tutsak eden anlayışın kendisi de özgürleşemedi. Artık ders çıkarmak gerekiyor. Zulüm, hiçbir zaman ebedi olmayacaktır. Zulüm sarayları ise ebedi kalmayacaktır.  Ya kendi geleceğimizin, ortak geleceğimizin efendisi olacağız ya da modern kölelik ve esaret labirentinde dolaşıp duracağız.


*Dr. Adnan Selçuk Mızraklı

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı

Kayseri Bünyan Cezaevi


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.