Laikliğin üç hali

Maddenin 3 hali olduğu gibi, laikliğin de 3 hali var. Onu konuşalım bugün.

Siyah Amerikalı George Floyd’un bir polis tarafından alçakça katledilmesi, aynı biçimde öldürülen başka Siyah Amerikalıları ve bunların polis katillerinin cezasız kaldıklarını da açığa çıkardı. Şimdi ülkede bizzat Beyazlar ortalığı altüst ediyorlar ve bu kolayına yatışmayacak. 

Yatışmayacak, çünkü ABD’de her ne kadar WASP kimlik (Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan) hâlâ egemense de, 21. yüzyılda bu adaletsizliği sürdürmekte artık çok zorlanıyor. 

Aynen ne gibi, bizdeki egemen HASÜMÜT kimliğin (Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk) artık çatır çatır sorgulandığı gibi. Aleviler, Kürtler, Gayrimüslim aydınlar tarafından. 

Daha önemlisi, Türk aydınlar tarafından. 

Daha da önemlisi, Hanefi Sünni Müslümanların vicdan sahibi olanları tarafından. (Bu sonuncuları mesela MeridyenHaber.com sitesindeki bazı yazılardan okuyabilirsiniz.)

***

Diyeceksiniz ki bizde de ne cinayetler işleniyor ve cezasız kalıyor. Çok doğru. Daha 23 Haziran tarihli Artıgerçek’te “Polise ödül gibi ceza” diye yazıyordu. 2017’de Van Gevaş'ta mantar toplarken gözaltına alınıp, insanlıktan çıkaracak biçimde (fotoğraflarına bkz.) işkence edilen köylülerin şikayeti üzerine yargılanan polis O.Ş.’ye mahkeme 3.000 TL para cezası vermiş ve kendisinin “yeniden suç işlemeyeceğine kanaat getirerek” hükmün açıklanmasını geri bırakmış.

Fakat ABD’nin durumu biraz farklı. Çünkü Türkler Anadolu’ya fatih olarak geldiler ama, ABD, İngiltere’de dinsel baskıya uğramak yüzünden canlarını Yeni Dünya’ya zor atan Hıristiyan azınlık Püritenler tarafından kuruldu. Şimdi bu mazlumların torunları bu zulmü icra ediyorlar. 

Tabii, konuyu dağıtmamak için, bu torunların ne Kızılderilileri soykırıma uğrattıklarından bahsediyoruz, ne Siyah köleleri pamuk tarlalarında perişan ettiklerinden, ne de ardından (geçenlerde heykeli kaldırılan) Theodore Roosevelt’in “Büyük Sopa” (Big Stick) politikası gereği önce Güney Amerika’yı sonra da tüm dünyayı emperyalist işgale uğrattıklarından. 

***

Prof. Taner Timur abimin Birgün’ün 21 Haziran Pazar ekindeki yazısını okudunuz mu? Trump rezilinin bir kilise önünde elinde İncil sallayıp dini politikaya alet etmesini kınayan Protestan din adamı Mark D.W. Edington’un 10 Haziran tarihli Le Monde yazısından bahsediyordu. 

Din adamı Edington, Trump’ı fena halde kınamak dışında, Din ile Devlet ilişkileri konusunda Fransa ile ABD’yi ele alıyor ve özetle şöyle diyor:

Hem ABD hem Fransa, anayasalarında dinsel özgürlüğü korumaya almakta. Ama büyük bir farkla: 

Fransa’da amaç Devlet’i Din’in müdahalesinden korumak. 

Tabii ki (sevgili kardeşlerim, allahaşkına bunu “tabi” biçiminde yazmayın artık!) bu ilke, Katolik Kilisesinin Ortaçağ’da Devlet’i ezmiş olmasından kaynaklanmakta. O kadar katı bir biçimde uygulanıyor ki, diyor Edington, bir Amerikalının gözünde bütün dinleri şüpheli duruma sokacak kadar. 

ABD’de ise ilke Din’i Devlet’in müdahalesinden korumak.

Devlet hiçbir Din’e/mezhebe müdahale edemiyor ve hiçbirini diğerlerine tercih edemiyor. Bu da tabii ki, yine Ortaçağ’ın hemen sonrasında (17. ve 18. yüzyıllar) İngiliz Anglikan Kilisesinin, Devlet’i (I. Elizabeth) arkasına alarak, farklı inançta olan mezhepleri ezmesinden kaynaklanmakta. 

Dediğim gibi, Edington bundan sonra Trump’a girişiyor. Onu, kendi narsist çıkarları için dini siyasete alet etmekle suçluyor. 

***

Maddenin 3 hali olduğunu okumuşuzdur okulda: Katı, sıvı, gaz. Laikliğin de 3 hali var: Fransa, ABD, Türkiye.   

Fransa, malum, katı hali; aynen Kemalist Türkiye’de olduğu gibi. ABD, sıvı hali. Bugünkü Türkiye’ye ise gaz hali kalıyor. 

***

Elle tutulup gözle görülmez olan gaz’ın da, Devlet’e kimin hâkim olduğuna göre 2 hali var. Şöyle ki:

Ortaçağ Batı Avrupası’nın aksine, Osmanlı’da teokrasi (din devleti) filan yoktu; fotokopisini çıkardığı Bizans’taki gibi, Osmanlı’da da Devlet Din’e hakimdi. İmparator patriği, Sultan da şeyhülislamı istediği an görevden alır ve idam ettiriverirdi. Şu farkla ki, Osmanlı’da kafası kesilerek değil, ulemanın kanı yere dökülemeyeceği için yay kirişiyle boğdurularak. 

Bu Devlet > Din geleneği Cumhuriyet’ten sonra güçlenerek devam etti. Okullarda okuduk; Halifeliğin ardından Şeyhülislamlığın görevlerini yüklenmiş olan Şer’iyye (ve Evkaf) Vekaleti de 3 Mart 1924’te kaldırıldı ve birincinin yerine Başbakanlık’a bağlı bir genel müdürlük olarak Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. 

Bu, gaz’ın birinci haliydi. Şimdi ikinci halini yaşıyoruz. 

***

Şöyle ki, burjuvazinin gelişip Din’i ait olduğu manevi dünyaya henüz oturtamadığı Yakın Doğu’da Devlet isterse, Din birey ile Allah arasına münhasır kalır; Kemalizm’de olduğu gibi. 

Ama “Devlet”in başına geçen, yani Hükümet’i oluşturan İktidar isterse, kendine koltuk değneği olması için bu gazı devlet kurumlarına yayma politikasına girişir. Tabii, 21. yüzyılın iç ve dış konjonktürü elveriyorsa.

2003-2004’te bu ülkede görülmüş en önemli demokratik reformları yapmış olan R. T. Erdoğan, şu anda, öyle diyelim de başımızı belaya sokmayalım, hem “çok özel kişiliği” yüzünden, hem de kamuoyu araştırmalarının sonuçları yüzünden, artık ikinci hali uygulamakta. 

Aynen Trump gibi fena sıkıştı, muhalefeti olmayan bir Tek Adam olabilmek için, (ne olduğunu gerçekten çok merak ettiren bir etkiyle hareket eden) Devlet Bahçeli sayesinde bi yandan Türk milliyetçiliğinin, bi yandan da Din’in koltuk değnekliğine fena halde ihtiyaç duyuyor. 

Ayasofya’yı, üstelik Atatürk’ün imzasının sahte olduğunu iddia ettirmek gibi inanılmaz bi iş yaparak (bunu da ayrıntısıyla yazacağım) cami ilan etmeye soyunmak (+ Libya’ya bile bulaşmak) bu çaresizliğin son barutlarından biri. 

Bu sayede, Fethullah ve özellikle de Kürt düşmanlığı şemsiyesinde, Mahşerin [Kıyametin] Dört Atlısı’ndan destek almak istiyor: Dinci AKP + Irkçı MHP + Ehlileştirilmiş Ergenekon + Ulusolcular.  

Evet, şu anda gaz’ın o ikinci halini yaşıyoruz. 

21. yüzyıl dünyasında, pompalanmasıyla doğru orantılı bir hızla dağılmasını beklerken.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.