Siyasal ortodoksiye doğru: Benim yapmadığım iyilik kötülüktür

İktidarın adamları, muhalif belediyelerin yaptığı gıda yardımlarının “ayrı baş çekmek”, “devlet içinde paralel yapı kurmak” olarak nitelendiriyor.

Esasen iyiliğin ve hizmetin ancak iktidar tarafından yapılanının meşru olduğuna dair yaklaşım kendini son altı-yedi aydır iyice belli etmeye başlamıştı.

Bu yeni durum bir bakıma Türkiye’de otoriterleşmenin doğal seyri açısından şaşırtıcı değil. Bir ülkede otoriterleşme engel tanımadan kendi halinde giderse bir gün ortodoksi üretme aşamasına geliyor.

Bu aşamada artık sadece yanlış yapmamak ve suç işlememek değil iktidardan ayrı iyilik yapmak bile kabul edilmez hale geliyor.

Kelimeden de anlaşılacağı üzere ortodoksi, siyaset biliminin dini literatürden aldığı bir kavram: Buna göre bir eylemin iyi ve kötü olması yeterli bir kriter kabul edilmiyor, o eylemi kimin ve ne niyetle yaptığı da hesaba katılıyor.

Örneğin, pek çok Müslüman için ne kadar iyilik yaparsa yapsın bir ateistin cennete gidemeyecek olması ortodoksi ile ilgili bir durumdur. Bu yaklaşımı siyaset bilimine aktarmış oluyoruz: Ne kadar iyilik yaparsan yap iktidarın yahut liderin istediği gibi ve O’nun amaçları için yapmazsan bu iyilik sayılmamış oluyor.

Siyasal ortodokside iyilik kötülük artık kimin yaptığı ile ilgilidir. Bunu en güzel George Orwell ifade etmişti: “İki artı iki beş eder.” Bunu Türkiye örneğine güncel somut örnekle aktaralım: “Fakirlere bedava ekmek dağıtmak suçtur.”

Bu anlayış içinde doğal olarak muhalif bir belediye başkanının ekmek dağıtması veya sahra hastanesi inşa etmesi suç olarak görülüyor.

Türkiye’de siyasal ortodoksinin iyice ortaya çıkmasının altında yatan önemli bir dinamik de pek çok büyük şehir belediyesinin CHP tarafından kazanılması.

İzmir gibi bazı izole edilmiş bölgeleri saymasak, CHP daha önceleri teorik bir muhalefet partisiydi. Ancak İstanbul ve Ankara gibi belediyelerin kazanılması bu partiyi somut icraatın göbeğine yerleştirdi.

Ekonomik olarak tükenmiş, entelektüel söylemi cazibesini yitirmiş iktidarın, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın “çöp toplayanları mağdur etmeyeceğiz” yahut “elinde malzemesi kalan manavı mağdur etmeyiz,” içerikle tweetlerine karşı bir çare bulmasına imkân yok.

Çaresizlik, iktidarı politik ortodoksiye doğru savuruyor ve buradan “benim dışımda halka bedava ekmek dağıtan suçludur” şeklinde bir garabet ortaya çıkıyor.

Aynı garabeti “bana muhalefet etti diye” İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasında görüyoruz. Yahut en küçük eleştiri karşısında “doktorlar zaten bize yüktü” diyen Vali’nin tepkisinde…

Belli ki ortodoksiye kendini iyice kaptırmış AKP’liler muhalefetin içinde iyi niyetli icraat yapabilecek insan olacağına artık inanmıyorlar. 

Burada muhalefeti tamamen düşmanlaştırmanın aritmetik bileşenlerine biraz yakından bakmak gerekiyor: HDP zaten tamamen düşmanlaştırıldı. Bugün ise Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyelerini “devlet içinde devlet” kurmak ile suçlamak esasen kalan bütün muhalefetin de HDP gibi bir yere itilmek istendiğini gösteriyor.

Unutmamak gerekiyor ki, İstanbul ve Ankara gibi kentlerin belediye başkanları CHP rozeti taşısalar bile İyi Parti, HDP, Saadet Partisi gibi geniş bileşenleri olan kesimlerce seçildi. Dolayısı ile “bedava ekmek dağıtan haindir” salvoları, pratikte bütün muhalefetin meşruiyetini yok saymak anlamına geliyor.

Türkiye’de siyasal ortodoksinin palazlandığını günlük başka bir olay üzerinden ele alalım.

Hepimiz Kuzey Kore, Türkmenistan gibi otoriter ülkelerde devlet başkanını gören halkın cezbe halinde alkışladığı videoları görmüşüzdür. İşte bu “alkış” siyasal ortodoksinin en ileri aşamasıdır.

Alkış şunu sembolize eder:

“İktidarı eleştirmek hainliktir. Tarafsız kalmak da hainliktir. Susmak da hainliktir. İktidara destek vermek dahi sizi kurtarmayabilir. Tek meşru iş iktidara çok destek vermektir.”

Türkiye elbette Kuzey Kore değil.

Ancak Türkiye’de tuhaf bir durumun artık gözümüze sokulduğunu ifade etmek gerekiyor. Televizyonlarda konuşsan neredeyse her kamu personeli “Cumhurbaşkanımızın direktifleriyle” yahut “Cumhurbaşkanımızın talimatları doğrultusunda” diyerek söze başlıyor.

Neredeyse her bakan, müdür, müsteşar aslında kendisinin bir hiç olduğunu eğer yaptığı bir şey varsa da bunun esasen “Cumhurbaşkanı’nın talimatları” sayesinde gerçekleştiğini bize söylüyor. Buna göre Türkiye’de güzel yapılan ne varsa arkasında Cumhurbaşkanı’nın bir emri, talimatı yahut tavsiyesi var.

Durumu daha garip hale getiren ise pek çok dindar kişinin de sabah akşam bir liderin isminin zikredilmesinden veya sabah akşam yapılan işlerin O’nun sayesinde olduğunun hatırlatılmasından hiç rahatsız olmaması.

Hâlbuki politik ortodoksinin bir yansıması olan bu alışkanlık bir zaman sonra “Sayın Cumhurbaşkanı’nın talimatları sayesinde” demeden bir iş yapmayı da sorgulanır hale getirecek.

Doğal olarak, politik ortodoksinin günlük hayattaki bu tür yansımaları da tuhaf bir Türkiye görüntüsü veriyor.

1990lı yıllarda popüler bir laf vardı: Türkiye’nin imajı. O zamanlar herkes bu kavrama atıf yapar ve Türkiye’nin imajının iyileştirilmesi gerektiğini söylerdi. Şimdi ise içinde yaşayanlar görmüyor olabilir ama dışarıdan bakınca Türkiye’nin imajı içinde yaşayanların bile inanmakta güçlük çekeceği bazı ülkelere benzemeye/benzetilmeye başladı.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.