Bihter Okutan
Haz 30 2018

İktidar mafyalaşırken önce ‘ihanet edenler’e bedel ödetiliyor

Bağımsız ve muhalif olmak ne kadar da kıymetliymiş…

Uzun yıllar iktidar ile yol aldıktan sonra, “Ben artık yokum” demenin bedeli ne kadar da ağır ödetiliyormuş!

Halifelik, Reis’lik, İkinci Cumhuriyet’in kurucu babalığı…

Her şeyi ama her şeyi kendinde toplamak isteyen bir tipoloji. En ilahisinden en koyu milliyetçiliğe kadar değişen yelpazedeki tüm ‘yüce sıfatlar’ı cüppe eyleyip, zamanı gelince konsepte/duruma en uygununu üzerine geçirip arz-ı endam etme hevası…

Milliyetçilik efsununa kapılan fanatikleri ‘Reis’ diye hitap ettiğinde işin ucunun gelip dayanacağı yeri öngörmek pek mümkün değildi.

‘Yok canım, o kadar da olmaz’ deyip tüm kötücül düşünceleri kovmaya kurulu zihinler, büyük bir çöküşün ardından sevabıyla günahıyla ve hiç şüphesiz binbir mihnetle, zorlukla kurulan bir devletin/Cuhmuriyet’in kemirilip delik deşik bir hale getirileceğini ihtimal verir miydi hiç?

Zaman en kötüsünü çıkardı yine karşımıza.

Reisçilik raconunun yansımalarını görmek için uzun uzadıya beklemeye gerek kalmadı.

Devlet Bahçeli ile ‘beraber yürüdük biz bu yollarda’ şarkısını söylemeye başladığı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden bu yana, Reis, devletin kurtulduğunu sandığı safralarını yeniden milletin önüne attı.

Türkiye’ye aynı nehirde iki değil onlarca kez yıkanmayı salık veren bu anlayışın son vukuatı dumur edici türden oldu.

Bahçeli’nin seçimlerden önce, Kırakkale Yüksek İhtisas Hastanesi’nde ziyaret ettiği, 80’li ve 90’lı yıllarda çok sayıda cinayeti azmettirmekten yargılanan, MİT ile irtibatlandırılıp sol örgütlere karşı ülke içinde ve yurtdışında kullanıldığı iddiaları ayyuka çıkan, hayali ihracatçıların haracını kesmekle ünlenen Alaattin Çakıcı’nın, Karar Gazetesi yazarlarına tehdidi gündemi ters yüz etti.

Bu ‘sadık’ uzantının ‘affını’ istemişti Bahçeli. Hem de bangır bangır bir tonda. Seçim öncesi yüz verilmeyen bu talep, MHP’nin 24 Haziran seçimlerinde yüzde 11.1 oy oranıyla AKP üzerinde tahakküm kurma hakkını kendinde gördüğü andan itibaren bir dayatmaya dönüştü.

Ve sonuç…

Hayatım boyunca duyduğum en ürkünç ölüm tehditlerinden birini savurdu Çakıcı:

"Ömrümde zarar vereceğim adama hep önceden haber verdim!"

Karar Gazetesi’nin patronu Mehmet Aydın, Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Kiras ile birlikte yazarlar Hakan Albayrak, Etyen Mahçupyan, Akif Beki, Gürbüz Özaltınlı ve Ali Bayramoğlu...

“Türkiye ve yurtdışındaki bütün sevenlerimce görüldükleri yerde kesinlikle cezalandırılacaktır. İşte sevenlerim ‘Abi vur de ölelim, öl de ölelim’ diyenlere, kim beni seviyorsa çağrımdır. Görevlerini yerine getirsinler..."

Elif Çakır’ı ise kadın olduğu için es geçmiş… Öyle  diyor.

Çakıcı’nın tehdit ettiği yazarlardan ikisi -Mahçupyan ve Çakır- yazmaya ‘bir süre’ ara verdi.

Sonra tehdit edilen gazetecilere koruma verildi apar topar. Ancak hükümetten tek satır açıklama yok.

Suskunlar devleti…

İktidar sustukça Çakıcı konuştu; üç ay erteledi ‘gereken cezayı…’

Bu suskunluk, “İktidar da bu isimlerin cezalandırılmasını istiyordu. Hem kendinden görünüp hem kıyasıya eleştirmeye müsaade edilecek bir Türkiye’nin çok eskilerde kaldığını bilmez miydi bu tayfa” yorumunu sonuna kadar beraberinde getirirdi, getirdi de.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmış. Hiç yoktan iyi.

Sahi ne mi diyordu ‘fukara’ Karar yazarları? İroni yollu, metaforlarla iktidara hafiften ‘kaş göz’ ediyorlardı. ‘Ayıptır, günahtır’ tadında ‘dostane’ uyarılar… Arada ‘ekonomiyi uçuruma sürüklediniz’ tadında ‘keskin’ yazılar da çıkmıyor değildi.

İktidarın yumuşak karnına dokunmuşlar belli ki.

Muhaliflerin ‘kral çıplak’ demesinin bir anlamı yokken, iktidarın ‘evlatları’nın bunu ima yollu söylemesinin kartopu etkisi yaratma, tatlı uykuda olanları uyandırma riski vardı demek ki...

Neyse bu tehdit de bertaraf edildi. Ama iktidar mahallesinde öğretmenin izniyle parmak kaldırıp itiraz hakkını kullanacaklara da kallavi bir ders verilmiş oldu.

O yazar takımının bir bölümü, ‘belki bizim de başımıza gelebilir’ endişesi ile ses verdi:

AKP’li yazar Nevzat Çiçek bu tweeti paylaştı, tehdit edilen Karar yazarları İbrahim Kiras ve Akif Beki beğendi:

Yeni Şafak Gazetesi köşe yazarı İsmail Kılıçarslan:

Gazete Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca:

Gençlik yıllarında Ülkücü Gençlik Derneği yönetim kurulu üyeliği de yapan öykü yazarı Yıldız Ramazanoğlu da uyaranlardandı:

Olayın öncesinde Bahçeli de aralarında gazetecilerin olduğu çok sayıda ismi bir ilanla hedef göstermişti. Nasıl olur da MHP’nin oy oranının yüzde 10’un altında çıkacağını söylemeye cüret ederlermiş!!

Az daha geriye saralım bandı. Süleyman Soylu’nun, HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan’ı arayıp, Çakıcı’yı aratmayan bir üslupla tehditler savurduğu gerçeği tüm gücüyle rahatsız etmeye devam ediyor..

Ağrı Doğubeyazıt'ta Mevlüt Bengi’nin infaz edilmesinden HDP’yi sorumlu tutmuş...

Öncesi daha da tatsız. Akademisyenlerin ‘oluk oluk kanını akıtma’ tehdidi savuran Sedat Peker beraat edeli kaç gün geçmişti ki? Ama başka bir açıklamasıyla ilgili yargılandığı davada beraat etti. Orada da muhalifleri ‘ağaçlara, bayrak direklerine asmak’tan bahsetmişti...

Maşası bol bu ülkenin. Kirli işlere koşanı da.

Her şeyin ama her şeyin taşeronu var.

Peki ne oldu? Neden mafyatik güçleri devreye sokma ihtiyacı hissetti?

Korku!

Yüzde 60 da oy alsa asla güvende hissetmeyecek. Hep korkacak. Çünkü her zaman ona yanlış yaptığını söyleyenler olacak. Tartışmalı seçim sonuçlarına göre, Erdoğan’a yanlış yaptığını söyleyenlerin oranı yüzde 48 civarıydı.

Neredeyse her iki kişiden biri. Ve çoğunun ortak noktası cumhuriyet, demokrasi, laiklik, hukuk devleti, özgürlükler ve Türkiye’nin üzerinde sürüklendiği buz kütlesinin giderek eridiği ve yakında o buz kütlesine ülkeyi bindirenlerle, o kütlede kalmak için destek verenlerin birlikte batacağı endişesi.

Kayıp şehir Atlantis gibi dibi boylamaya mahkum bu gidişatta, karar alıcılar güç sarhoşluğuyla şuurunu yitirmiş vaziyetteyken, destekçileri ise elde ettikleri kazanımları/imtiyazları kaybetme korkusuyla yeni güne uyanıyor.

Korku nelere kadirsin!

Bahçeli’nin cebinden çıkan kurşun askerler hayli demode. Demode ancak devletin paramparça olduğu bir ortamda boşluğu dolduruyorlar. Malum evren boşluk kaldırmaz. İktidar boşluğu doğunca yerine geçecek ‘zinde’ güçler her zaman vardır.

Aslında yargı da eklemlenme sürecini neredeyse tamamlamış vaziyette. Siyaset zaten tepeden tırnağa ampül ve turuncuya batmış halde. Tek renk tek ses. Bürokrasi ise kapıkulu. Cemaatler, ‘halifeliği ilan etse ya artık!’ diye ağzının içine bakar halde. E neyin nesi bu illegal unsurlara göz yumma hali?

Devletin bu biat etmeye mecbur kılınmış unsurlarının meşruiyet çerçevesinde hareket etme zorunluluğu her zaman baki. Çetevari yöntemlerle hareket etme kapasiteleri sınırlı. Tam bu noktada devletleştiğini düşünen iktidarın yasadışı uzantıları bir maşa gibi muhaliflere korku salmak için kullanması devreye giriyor. Böylece muhalifler yer altına itilebilir, marjinalleştirilebilir.

Tıpkı alkollü içeceklere yapılan zamlar nedeniyle insanların kendi rakı ve biralarını evlerinin bodrumlarında üretmeye zorlanmaları gibi.

Bir maşa olarak kullanılan mafya bir süre sonra devlet ile iç içe geçer ve bir süre sonra devletin bir karakteristiği haline dönüşebilir. Tabii burada istihbarat örgütlerinin rolünü atlamamak lazım. Bu harcın karılmasında aslan payı onların.

Mafyatik yapılar, liderleri istihbarat havuzundan akıtılan bilgi ile beslenir. Kimlerin devlet/iktidar adına hedef alınacağı derli toplu iletilir ki hata payı minimuma düşürülsün.

Maddi olarak da yemlenir bu çeteler ve liderleri. Açık ya da gizli çok sayıda ihalelerle beslenirler ki iktidar lehine infaz, tehdit/baskılama ve yıldırma süreci tıkırında ilerleyebilsin.

Böylece devletle, devlet dışı aktörler arasındaki sınırlar iyice bulanıklaşır. Ranta dayalı ülke ekonomisinde ibre kırmızıya dayanmış vaziyette. Doğrudan yardımlara bağımlı hale getirilen kitleleri beslemek hiç kolay olmayacak. Bu rantı yeniden üretmek ve dağıtmak için bu çetelerden faydalanmak gerekiyorsa, ‘gereği yapılır elbet.’

Mafya ile iç içe geçen iktidar denince Rusya liste başına oynar. Sonra, Bulgaristan, Kosova vs. Organize suç örgütleri bu ülkelerde siyasi partilere bağışta bulunur ve böylece kimi belediyeleri, milletvekillerini ‘satın alır,’ ihalelerde istikbaline istikbal katar…

Bir yandan topluma korku salınırken, bir yandan da iktidar perçinlenir ve bu hibrid yapı artık devlet olur…

Başa dönersek bağımsız ve hür iradeli olmak, esir alınmamak, iktidarın kapanına bile isteye yem olmamak çok değerliymiş. Zira beraber çıkılan o yolun ortasında ayrılmaya kalkmanın bedeli hem ağır hem onur kırıcı olabiliyormuş...