Alevilere Sünni adaleti

İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde Cemevlerine yasal statü verilmesi tartışması, tekrar Alevilik konusunu gündeme getirdi.

Bu tür konuların nasıl çözüleceğine dair ana referans Türkiye’nin modern bir devlet – en azından kâğıt üzerinde – olduğunu hatırlamakla bulunur.

Eğer iddia edildiği üzere Türkiye modern bir devlet ise, bu tür konuları vatandaşlık esasına göre çözmek zorundadır. Modern bir devlette, haklar ve sorumluluklar hukuksal bir mukavele olan vatandaşlık ilkesine göre tanımlanır ve bu tanımlama ırk, mezhep gibi unsurları içine almaz.

Bu teorik tanımın kabul edeceği iki somut mantıksal sonuç vardır:

Birincisi, devlet, hiçbir dini kimliği destekleyemez yahut karşı gelemez.

İkincisi yahut devlet her dini kimliğe aynı yasal hakları ve statüyü vermek zorundadır.

Halbuki Türkiye’de resmi olarak da fiili olarak da devletin vatandaşlarla olan ilişkisini belirleyen unsurlardan birisi de Sünniliktir. Yüz bini aşkın mensubu ile merkezi bütçeden aldığı para ile İslam’ın Sünnilik yorumunu tatbik eden Diyanet İşleri Başkanlığı bunun en somut yansımasıdır.

Dolayısı ile Sünnilik ve devlet arasındaki ilişkiyi merkeze koyarsak, Türkiye ne laik ne modern bir devlettir.

Bunun yanlış bir sonucu ise şudur: Alevilik ile ilgili tartışmalara modern devlet anlayışı ve hukukuna göre değil, Sünni bakışa göre çare aranmaktadır. Modern bir devlet için Cami ne ise Kilise odur, Havra ne ise Cemevi o dur. Ancak Sünni bir bakış ile Cami ve Cemevi elbette asla bir değildir.

Doğal olarak Sünni bakış ile Alevilik konusuna bakınca Cemevlerine ibadethane statüsü vermek imkansızdır. Sünnilikte Müslümanlıkta mabet camidir. (Burada İslam’da mabet var mı yok mu tartışması önemsizdir çünkü tartışma konusu Sünniliktir.) Elbette Sünnilik, başka dinler için Kilise ve Havra gibi mekanları da ibadethane olarak kabul eder. Burada sorun Sünniliğin Müslümanlar için asla Cemevini ibadethane olarak kabul etmemesidir.

Sünnilik açısından bakınca Cemevini ibadethane olarak kabul etmemek teolojik olarak tutarlı görülebilir. Sorun bu görüşün bir devlet görüşü olarak dayatılmasıdır. Çünkü bir Alevi için de pek çok açıdan Sünnilik sorunludur. Bu teolojik karmaşadan çıkmanın yolu din, mezhep gibi kavramları içine almayan modern vatandaşlığı esas almaktır.

Ne var ki, Türkiye belirli açılardan ancak kâğıt üzerinden modern bir devlettir. O nedenle Alevilik konusuna Sünni bakış açısına göre bakılıyor.

Sünniliğin Alevilik bakışı sır değildir: Sünni resmi görüşe göre Alevilik İslam’ın yanlış bir yorumudur. Pek çok Sünni alim, Aleviliği bir tür gelişmemiş, ilkel İslam yorumu olarak tanımlar. Alevilik bu açıdan henüz tam İslamlaşamamış bir halk inancıdır. Cemevinde yapılan cem, saz çalmak, pirin önünde secde etmek gibi ritüeller standart Sünni bakışa göre alarm verici uygulamalardır. (Halbuki garip biçimde Mevlevilerin seması benimsenir.)

Hal böyle olunca Sünnilik tarihsel Alevilik stratejisi onları dönüştürmek ve Sünnileştirmektir. Sünnileştirme stratejisi bağlamında “hepimiz kardeşiz”, “cami de bizim cemevi de bizim” gibi söylemler bir tür peşrevdir. Bu peşrevlerden Aleviliğin “hak bir mezhep” olduğu sonucu asla çıkmaz. Tıpkı Kürt açılımında olduğu gibi Alevi açılımları da bir yere kadar mümkündür.

Kürtlerin İslam ile tanışmasında Araplar ile olan yakın temasa bir kenara bırakırsak, Anadolu’nun Müslümanlaşmasında büyük rol oynamış olan Aleviliğin Türkiye’de gördüğü muamele esasen trajiktir. Bu esasen Türklerin geçmişlerinden ne kadar koptuğunu da gösteriyor.

Burada şunu da not etmek gerekiyor: Son tahlilde Sünnilik, İslam’ın erken dönem Müslümanlar tarafından nasıl uygulandığını bir örnek değil nihai örnek olarak görür. Hal böyle olunca Sünniliğin tarihsel açmazı İslam’ın evrensel boyutu ile Arap-yerel boyutunu ayırt edememesidir. Örneğin, bir çocuğa Alp ismini vermektense Zübeyr ismini vermenin daha İslami olduğu inancı bunun yansımasıdır.

Halbuki, İslamiyet eğer evrensel bir din ise farklı kültürlerin onu yorumlaması doğal olanıdır. Nitekim, bir Arap İslam’ı olduğu gibi bir Fars İslam’ı ve bir de Türk İslam’ı vardır. Bunlar farklı kültürlerin İslam’ın evrensel boyutu ile girdiği ilişkidir.

Ne var ki, hem genelde 20. yüzyıl İslami Hareketi hem 1950lerden sonraki İslamcılık, Arap ve İslam olanı birbirinden ayırt edememekte. Arap isimleri takmanın İslami, Araplar gibi giyinmenin dini bir ritüel olduğu kabul ediliyor. Hal böyle olunca Horasan-Anadolu ekseninde oluşmuş İslam’ın bir tür Türk yorumu olan Alevilik arada sıkışmış oluyor.

Halbuki artık Türkiye’de moda olan Ebu Hanife değil Şafi’dir. O nedenle Ebu Hanife’nin anadilde ibadetin mümkün olduğuna dair görüşleri, Türkiye’de Şafi yorumu tarafından “dövülmektedir.” Şafi’nin İslam yorumunda Araplık da evrensel kabul edildiği için Türk-İslam’ı bugün Türkiye’de sanırım Yavuz dönemine eş bir baskı altındadır.

Burada son bir noktanın da altını çizmek isterim: Bugün Türkiye’de dindar aktörlerle yaşanan krizin başka bir adı da Sünniliğin krizidir, hatta kokuşmasıdır. Sünniliğin tarihsel olarak kokuşma nedenlerinden birisi ise devlet ile girdiği yakınlıktır. Buradan bakınca Alevilerin devletten uzak kalmalarının aslında onlar için ancak bir şans olacağını görmeleri gerekiyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.