Ali Yurttagül
Kas 05 2017

Almanya politikasında yeni bir isim: Cem

Başlık aslında doğru sayılmaz. Cem Özdemir yıllardır Almanya politikasında bilinen, geç yıllarından beri sevilen bir isim. Göçmen kökenli gençlerin de Almanya toplumunda yükselip, seslerini duyurabilecekleri, “biz de varız” cümlesinin sembolü idi yıllarca.

Ama Cem bu “sembol” rolüne sıkışıp kalmadı, Almanya siyasetinde Yeşiller partisinde yükseldi, yıllardır partinin eş-başkanı. Berlin’de bugünlerde süren koalisyon müzakerelerinde tartışılmayan tek isim şüphesiz Bayan Merkel’in başbakanlığı.

Yeni olan, Dışişleri, Maliye gibi önemli bakanlıklar için konuşulan üç, dört isimden birinin Cem olması. Cem en çok sevilen 10 politikacı listesinde orta sıralara kadar gelmiş ve yükselen bir isim. Önümüzdeki yıllarda Almanya politikasına damgasını vuran isimlerden biri olacağını beklemek, yanlış olmaz.

Almanya seçimleri sadece Cem’in ismini öne çıkarmakla kalmadı, Almaya siyasetinde bir deprem yaşandı. Tüm ekonomik ve politik verilerin olumlu, hayat standartlının yükselişte olduğu, krizlerden uzak Almanya’da İktidar Partileri ağır yenilgiyle çıktı. Koalisyon Ortakları Sosyal Demokratlar (SPD) yüzde 5,2 Hıristiyan Demokratlar (CDU/CSU) yüzde 8,5 ile ağır kan kaybı yaşadı.

Bir zamanlar yüzde kırk üzerinde oy oranı ile İktidar partisi SPD artık yüzde yirmilerde. Parti başkanı Martin Schulz ve parti yönetimi seçmenin kendilerine muhalefet mesajı verdiğini düşündüğü için, CDU ile koalisyona kapıları kapattı. Bu yüzden Bayan Merkel hükümet kurabilmek için en az iki koalisyon ortağı arayışında. Seçimler yüzde 10 civarında oy oranı ile dört “küçük” parti taşıdı meclise. Bundestag artık alışılmış dört değil 6 siyasi partinin temsil edildiği bir meclis. Seçim barajının katı ve %5 ile yüksek olduğu göz önüne alınırsa, bu siyasi yapının kalıcı olacağını öngörmek, yanlış olmaz.

Avusturya’da mümkün görünen aşırı sağ koalisyonu Almanya’da hayal bile edilmediği için AfD ile kimse konuşmak istemiyor. Bayan Merkel bu yüzden Yeşiller ve Liberallerle (FDP) koalisyon arayışında.

CDU-FDP ekonomide örtüşen politikalar savunurken, CDU-Yeşiller sosyal politikada daha yakın tezlere sahipler. Temel haklar, azınlıklar, göçmenler, mülteciler, genel olarak birey devlet ilişkisinde Yeşiller ile Liberaller örtüşen görüşleri savunuyor. Bu yüzden bu üç akımın koalisyon kurma ihtimali oldukça yüksek. Sorunlar yok değil.

Özellikle CSU göçmen politikası ve 2015 yılında Türkiye üzerinden Almanya’ya gelen 1 Milyon civarında Suriyeli mülteci akımının seçim yenilgisinin kaynağı olduğuna inanıyor. Bu yüzden göçme/ mülteci politikasında sınırlama arayışında. FDP ve Yeşiller bu konuda liberal bir tutum sergiliyor.

Yeşillerin çevre ve enerji politikasında seçim programlarına yazdığı hedefler ise FDP ve CDU tarafından kabul edilmez bulunuyor. Ama Yeşiller çevre hedeflerinin uzun soluklu olması gerektiğini bildikleri, nükleer enerji tecrübesinde zaman olgusunu yaşadıkları için, dört yıllık hükümet programı ile yetinmeyecektir.

Bu tutum onlara uzun hedefli tavizlere karşılık, kısa hedeflerde esneklik kazandıracağı için, enerji ve çevre politikasında orta bir yol bulmak zor olmaz sanıyorum.

Cem Özdemir koalisyon görüşmelerinden...
Almanya Başbakanı Merkel, Özdemir, Göring-Eckardt ve FDP'den Wolfgang Kubicki ile koalisyon görüşmelerinden bir kare... AFP/ Odd ANDERSEN

Türkiye’yi yakından ilgilendiren dış politika veya dış politikalarda yeni bir gelişme beklemek saflık olur. Fransa ve İngiltere’nin toplam ekonomisine denk bir üretim ile Almanya Avrupa’nın en önemli ekonomisi olduğunu her gün derinden hissettiriyor.

Bu ekonomik etkinlik II. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya siyasi mimarisinden doğan dezavantajları aşmaya yetmese de, görmezden gelmek te mümkün olmuyor. İran’la sürdürülen Nükleer müzakerelerde masada 5+1, yani 5 Güvenlik Konseyi üyesi ülke ve Almanya’nın oturmuş olması tesadüf değildi. (Brüksel hala bu masa düzenini 3+3 olarak okuyor.

Yani üç AB üyesi Fransa, İngiltere, Almanya ile ABD, Rusya ve Çin). Almanya’nın önümüzdeki yıllarda ekonomik ağırlığı yanında, siyasi etkinliği ile de hissedilir olacağını beklemek yanlış olmaz. Özellikle Avrupa politikasında izleyeceğimiz bir olgu bu.

Türkler açısından ise Almanya’nın özel bir yeri var. Türkler diyorum, zira Almanya’da yaşayan, gelecekleri, yani kaderleri Almanya ile bütünleşmiş, ama hala Türkiye ile yakın kültürel ve hissi ilişkiler ile bağlı üç milyonun üzerinde Türkiye kökenli vatandaşı var Almanya’nın.

Bu nüfusun yarısından fazlası artık Almanya vatandaşı ve çoğu Türkiye vatandaşlığını sürdürüyor. Son anayasa referandumunda Almanya’da seçim bölgesi idi ve en çok tartışılan konulardan birini oluşturdu. Almanlar da “evet” ve “hayır” kelimelerinin ne anlama geldiğini bu referandum ile öğrendiler. Türkçeleri artık “merhaba” ile sınırlı değil.

Son Almanya seçimlerine damgasını vuran konulardan biri Türkiye politikası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan idi. Erdoğan iki defa, yanlış anlaşılması mümkün olmayan bir açıklıkla Almanya seçimlerine müdahale etti.

Seçmenlere Türkiye “karşıtı” olarak nitelediği Hıristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar ve Yeşillere oy vermemelerini telkin etti. Gerçi bu mesajı seçim sürecinde kimse anlayamadı. Zira akıl, geriye kalan, Türkiye politikasında radikal tutum sergileyen aşırı sağ, aşırı sol veya Liberalleri desteklemek istememiştir diyor.

Zaten amaç ta bu değildi her halde. Amaç iç politikada sık yaşadığımız hissi çıkışlar ve Almanya ile ilişkilerde yaşanan hayal kırıklığının bir nevi dışa vurmasıydı diyebiliriz. Ankara’da Avrupa ve Almanya’yı okuyabilen bir danışman olmadığı, Dışişlerinin ne yaptığı bilinmediği için (bakanın ismi neydi?), kimse: “Efendim olmaz, bir ülkenin seçim sürecine doğrudan müdahale Cumhurbaşkanına yakışmaz, dış ticaretimizin yüzde 26 gibi en önemli pazarı ile ilişkilerimizi gölgeler” diyemediği için, Almanya ile ilişkiler bir yara daha aldı. Bayan Merkel, Martin Schulz ve Cem Özdemir en berrak dille bu müdahaleye karşı tavır koydular.

Evet, bu ve buna benzer Almanya-Türkiye ilişkilerinin dibe vurduğunu belgeleyen örnekler vermek mümkün.

Yeşiller Partisi Eş Başkanları Cem Özdemir ve Katrin Göring-Eckardt
Yeşiller Partisi Eş Başkanları Cem Özdemir ve Katrin Göring-Eckardt FOTO: Axel Schmidt/REUTERS

Uzatmayalım, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya seçmeninin üçte ikisini temsil eden bir kitleyi ”Türkiye karşıtı” ilan ederek hangi amaca hizmet ettiğini anlamak zor olsa da, sonuçlarını öngörmek oldukça kolay: Yeni koalisyon ile ilişkilerde “yeni bir sayfa” açmak, kırgınlıkları gidermek kolay olmayacak.

Bayan Merkel Davutoğlu hükümeti ile yakın ve sıcak bir ilişki kurmuş, mülteciler konusunda anlaşmış ve Türkiye vatandaşlarına vize muafiyeti sözü vermişti. Vize muafiyeti AB-Türkiye ilişkilerinde ekonomik sonuçları oldukça önemli, tarihi bir adımdı. Olmadı. Sadece bir defa 2004 yılında davet edildiği AB zirvesine ne başbakan nede Cumhurbaşkanı olarak tekrar dönemeyen Erdoğan, Davutoğlu’na ilgiyi farklı okudu. Bir yılda üç AB-Türkiye zirvesi, vize muafiyeti “normal” değildi. Davutoğlu bu başarılarının kurbanı oldu. Zaten şeffaflık yasası gibi girişimleri ile tehlikeli olmaya başlamıştı ve gitmek zorunda kaldı.

Erdoğan, Davutoğlu ile mümkün olanın kendisi ile neden mümkün olmadığını anlamakta zorluk çekiyor. Ama zor değil.

Davutoğlu’nun istifaya zorlandığı Mayıs 2016 ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye iç politikasına biraz yakından baksa, Osman Kavala gibi Türkiye’nin en liberal iş çevrelerin kadar uzanan tutuklama, baskıları mercek altına alsa, Avrupa ile diyaloğun önündeki sorunları görmekte zorlanmazdı.

Gazetecilerin tutuklandığı, henüz herhangi bir mahkeme kararı ile suçlu oldukları belgelenmemiş binlerce insanın malına el konulduğu, hukuk devleti diye bir olgudan yoksun bir ülkedeki politik gerçekleri Avrupa ve Almanya’nın görmezden gelemeyeceğini bilir, AKP’nin ilk yıllarında etkin ölçülü, hassas politikalara geri dönerdi. Ama herhalde çok geç.

Almanya’da koalisyon müzakerelerinde isimler üzerine henüz konuşulmuyor. Bu günlerde olası bir hükümet programı, koalisyon protokolü masada. Ama Dışişleri bakanı olabilecekler arasında konuşulan isimlerden biri de Cem. Bu ihtimal gerçekleşirse, Ankara Avrupa’yı Türkçe dinlemek avantajına da kavuşur.

Türkçe ile Avrupa Türkiye monoloğu, diyaloğa dönüşür mü?

Emin değilim. Sorun zaten dil değil, değerler.