Almanya’nın 10 Ekim'i: Hanau

Frankfurt’a yakın, küçük bir Almanya kasabasında, ki burası yıllardır çok kültürlülüğün, farklı kimlik ve inançların bir arada yaşadığı eyaletlerden biri olarak kendini tanıtır, Tobias adında bir neonazi, iki nargile kafesini basıp dokuz kişiyi katletti. Olay sonrası zanlı evinde annesiyle birlikte ölü bulundu.

Almanya Suçlarla Mücadele Dairesinin (BKA) resmi verilerine göre, Doğu-Batı Almanya’nın birleşmesinden bugüne ırkçı, faşist yabancı düşmanı saiklerle işlenen cinayet ve saldırılarda toplamda 200 kişi hayatını kaybetti. Hanau, bunun son adresiydi. Almanya’nın Berlin Duvarı sonrası tarihinde ilk defa tek seferde bu kadar çok sayıda insan katledildi. Sağcı, ırkçı, yabancı düşmanı, komplo teorilerine inanan, Bankacılık ve İşletme okuyup bitirmiş, orta sınıf mensubu bir neonazi tarafından.

Oldenburg Üniversitesi, Göç, Eğitim ve Kültürel Çalışmalar bölümünde Irkçılık Araştırmaları yürüten Dr. Fatoş Atalı-Timmer, sorularıma verdiği yanıtlarda, Hanau saldırısını açık bir biçimde faşizm öğeleri içeren bir saldırı olarak tanımlamak gerektiğini söylüyor. Atalı-Timmer’e göre “Irkçılık kavramı bunu tanımlamaya yetmiyor, çünkü karşı bile olsanız herkes ırkçı olabilir, ırkçı fikir, söylem ve pratiklere farkında olmadan bile bulaşmış olabilir herkes." Bu açıdan Atalı-Timmer’e göre “Hanau çok bambaşka bir fenomen”. 

Hanau katliamı, çok yönden farklılıklar gösterse de etkisi, acısı, bir kırılma noktası olması bakımından Almanya’nın 10 Ekim'i oldu. Nasıl ki 10 Ekim Ankara Gar Katliamı pek çok yönüyle ilk olma özellikleri taşıyorsa, Hanau Katliamı da Almanya için o çapta. Olayın büyüklüğünü, sarsıcılığını etkisini, yarattığı acıyı anlamak ve bunun bir kırılma noktası olduğunu belirtmek açısından 10 Ekim'le kıyaslanabilir diye düşünüyorum. Öyle ki katliam sonrası pek çok kurum bayrakları yarıya çekti; Almanya siyaset terminolojisinde özenle ve nadiren kullanılan “faşizm” kavramı, örneğin CDU başkanı A. Kramp Karrenbauer’in ağzından bilinçli biçimde çıktı.

Merkel, “ırkçılığı bir zehir” olarak tanımladı. Kimi ilköğretim okullarında öğrenciler, hayatını kaybedenler anısına derslerde saygı duruşu yaptı. Almanya’da belki de uzun sürecek bir teyakkuz ortaya çıktı. Atalı-Timmer’e göre CSU’lu içişleri bakanı Seehofer’in bu saldırı için “ırkçılık” kavramını kullanması da olayın boyutunu bir bakıma gösteriyor.

Hanau Katliamı, Almanya’nın bundan sonraki siyasetine, toplumsal yapısına, geleceğine yön verecek çapta ve boyutta. Bunu, toplumsal, siyasal değişimi yavaş olan Almanya’da yakında göreceğiz. Çünkü bu katliamla Almanya artık bir eşiğe dayandı. Ya siyasal kurumlarını, ırkçılıkla mücadele siyasetini, yöntemlerini gözden geçirip sağcı ırkçı teröre karşı mücadele için bunları uyumlu hale getirecek ya da mevcut durumla devam edip hızlı biçimde kontrolü kaybedecek. Yani, planlı, örgütlü, hedef gözeten ve silahlanmış sağcı, milliyetçi, ırkçı bir terör, devletin kontrolünden hızlı biçimde çıkabilecek. Şimdiye kadar ırkçı örgütlenmelere, saldırılara “toleransla” yaklaşan Alman devleti, ya bundan vazgeçecek ya da bu teröre teslim olacak.

Atalı-Timmer’e göre, ırkçılık Almanya’da büyük bir tehlike haline gelmiş durumda. Öyle ki “Almanya’da artık bir ırkçılık probleminden ziyade, bir Nazizm probleminden söz etmek gerekiyor. Aşırı sağ kavramı, yaşadığımız durumu tarif etmeye yetmiyor."

Almanya kamuoyunda ırkçılık ve ırkçı saldırılar açık platformlarda konuşulan, tartışılan, eleştirilen bir konu. Bu tartışmalar Hanau saldırısı sonrası yeniden gündemin birinci sırasına yükseldi. İçeriğine baktığımızda kamusal tartışmalarda şöyle bir çerçeve ortaya çıkıyor:

Özellikle mağdurları, göçmenleri ve ırkçılık karşıtı demokratik mücadele yürüten inisiyatifleri oldukça öfkelendiren bir boyut, bilhassa katliamlar olduktan sonra zanlıların kişiliklerini öne çıkaran yaklaşım ve söylemlerden oluşuyor. Neonazi zanlılar, çoğunlukla psikolojik sorunları ve kişilik bozukluğu olan “hasta kişiler” olarak tartışılıyor. Soruştuma yürüten yetkili kurumlar da ilk olarak zanlıların herhangi bir psikolojik sorunu olup olmadığını öne çıkarıyor. Bununla aslında, toplumun genelinin “sağlıklı” olduğu, ırkçı olmadığı, toplumun çeperinde yalnızlaşmış, genelden kopmuş sorunlu kişilikler olduğu vurgulanmak isteniyor. Dolayısıyla genel bir ırkçı eğilimin toplumda yaygın olmadığı, tek tek bireylerde ortaya çıkan bir vaka olduğu mesajı verilmek isteniyor.

Bu, hem saldırıların arkasında örgütlü bir yapının olup olmadığı soruşturmasını engelleyen hem de ırkçılığa karşı kurumsal bir mücadelenin önüne geçen bir yaklaşımı temsil ediyor. Olayların arkası ciddiyetle soruşturulmuyor ve örgütlü yapı açığa çıkarılmıyor. Oysa Nazi Almanya'sı döneminden de gayet iyi biliyoruz ki, ırkçılık bireylerin psikolojik sorunlarına bağlı bir sapma değil, bilakis bilinçli, tercih edilen, desteklenen bir ideoloji. Nazi dönemi mağdurları anlatımlarında, ruh sağlığı bozuk komşularından, iş arkadaşlarından, esnaftan vb. değil, bir gün uyandıklarında kendini düşman gören, SS’lere ihbar eden, öldürmek isteyen, insanlardan söz ediyorlar. Yani oldukça sıradan, sağlıklı, normal bireylerden...

Almanya’da uzun süre neonazilerin ve ırkçılığın, daha çok gelir düzeyi düşük, işsiz veya işçi sınıfı gibi toplumsal kesimlerde yaygın olduğu ve zanlıların da bu toplumsal kesimlerden gelen “tek bir birey” (Einzeltäter) olduğu anlatılıyor. Saldırıların, cinayetlerin arkasında herhangi bir örgütün, hücrenin veya ağın olup olmadığına genellikle bakılmıyor. Bunun en somut örneği, Nasyonal Sosyalist Yer Altı Örgütü (NSU), olarak bilinen yapının işlediği seri cinayetler. Özellikle mağdurlar, yıllarca mücadele verdikten sonra, bu cinayetlerin örgütlü, planlı, olduğunu resmi kurumlara kabul ettirebildi. Fakat yine de NSU cinayetleri konusunda hala aydınlatılmayan pek çok nokta kaldı.

Diğer yandan, son dönemlerde yapılan araştırmalar da gösterdi ki, günümüzdeki saldırgan, örgütlü ırkçılar ve de ırkçı Almanya İçin Alternatif (AfD) partisine oy veren, destekleyen seçmenler, öyle sanıldığı gibi, toplumun çeperindeki grupları, yoksulları, Doğu Almanları değil, orta sınıf, beyaz, gelir düzeyi yüksek, esnaf ve Batı Almanya’da yaşayanları kapsıyor. Günümüzde Doğu-Batı Almanya ayrımı, eğitim, gelişmişlik, göç ve siyasi parti tercihleri bakımından bir analiz kriteri olarak hala geçerliğini ve anlamını koruduğundan, ırkçıların ve ırkçılığın da genel olarak Doğu Almanya’da yaygın olduğu iddia edilir, “suç” Doğu Almanya’ya yıkılır.

Kamusal tartışmalara hakim bir başka boyut, özellikle AfD’nin siyasi bir parti olarak görülemeyeceği, tehlikeli marjinal siyasetçileri barındırdığı, o yüzden uzak durulması gereken bir yapı olduğu yönündedir. Hiçbir parti, AfD ile bırakın herhangi bir koalisyon yapmayı, parlamentolarda ortak çalışma yürütmeyi, ortak imzalı soru önergesi vermeyi veya komisyonlarda ortak çalışmayı dahi ağzına almak istemez. Genel olarak AfD’den herkes uzak durmayı salık verir. Fakat pratikte, özellikle yerel düzeyde bu tabunun yıkıldığına dair örnekler yok değil. En son Thüringen eyaletinde yaşanan kriz, bunun somut bir örneği. AfD’nin desteğiyle eyalet başbakanlığını Liberal Parti (FDP) adayının kazanması, Almanya’da büyük bir siyasi krize yol açmış, taşları yerinden oynatmıştı.

Son olarak, en çok tartışma yürütülen bir boyuttan bahsedip bitiriyorum. Almanya’da siyasi yelpaze “Nal Şemasına” (Hufeisenschema) göre tartışılır. Bir nal yatay ve dikey çizgilerle bölünür, dikey çizginin sağı, solu ve ortasını, sağ ve sol partiler ile arada olan partiler oluşturur; yatay çizginin üst kısmını, ılımlılar, alt kısmını ise radikaller/aşırılar oluşturur. Buna göre AfD gibi parti ve oluşumlar, sağ radikal yelpazede yerini alır; Die Linke gibi sol partiler de bunun tam karşısında, ortak ve benzer özellikler taşıdığı iddia edilen sol radikal yelpazede yer alır.

Bu bakış açısı kaçınılmaz olarak, AfD, ırkçılık, ırkçı saldırılar Almanya’da her tartışıldığında, Sol Partinin (Die Linke), sol grupların da aynı bağlam içinde tartışılmasını beraberinde getirir. Örneğin CDU için AfD ile Die Linke arasında hiçbir fark bulunmaz. Die Linke de AfD kadar toplumun geneli, demokratik düzen, devlet ve hukuk sistemi için aynı ölçüde tehlikeli görülür; parlamentolarda olası koalisyon veya işbirliği söz konusu olduğunda AfD ile aynı muameleyi görür. Yani Almanya’nın “kokteyl örgüt” anlayışı bu bağlamda devreye girer. Nasıl ki Erdoğan, IŞİD ile YPG arasında bir fark yok deyip, 10 Ekim Ankara Gar Katliamını YPG’nin üzerine yıkabiliyorsa, siyasetin güya ılımlı kanadını oluşturan Alman siyasetçiler ve bunların partileri de ırkçı bir hareket ile eşitlik, adalet ve özgürlük talepleriyle demokratik siyaset yürüten herhangi bir parti arasında ayrım yapmaz, ırkçı terörün konuşulduğu bir yerde hemen sol partiyi, sol değerleri tartışma konusu haline getirir. Bu sayede Almanya’da ırkçı terör ve şiddet yerine, daha çok sol parti, sol taban hareketleri, küreselleşme karşıtları gibi gruplar tartışma konusu yapılarak, bir bakıma ırkçılığın, ırkçı saldırıların üzeri örtülmeye çalışılır.

Almanya siyaseti, kurumları, devleti, ırkçılığa karşı tutum ve duruşunda, mücadelesinde bir değişime gidecekse, işe bu yüzeysel yaklaşımları ve tartışmaları bir kenara bırakarak başlayabilir. Bu sayede yol alması mümkün hale gelebilir.

Fakat Atalı-Timmer’e göre “Faşizme karşı, Alman siyasetinin kurumsal bir mücadele yürütme ihtimali yüksek değil. O bakımdan kurumsal siyasetten ve bunların aktörlerinden çok şey beklememek gerekir. Bu umutsuzluk manasına gelmiyor. Umut daha ziyade faşizme ve ırkçılığa karşı aktif mücadele yürüten gruplardan beklenmeli ve toplum siyasete baskıyı yükseltmeli. Bunun yanı sıra, bu büyük tehlike tüm açıklığıyla kamusal olarak daha fazla konuşulmalı, bu  konuda okullarda politik çalışmalar artırılmalı, özellikle belirli meslek grupları arasında, hakim, savcı, siyasetçi, öğretmen gibi farkındalığı artıracak politik çalışmalara ağırlık verilmeli”.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.