‘Nedir bu Kanadalı şirketlerden çektiğimiz?’ – Mavi Yeşil

İklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinin dünyanın daha çok bölgesinde hissedilir olduğu bir döneme doğru girerken, Birleşmiş Milletler‘e bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü’nün yayınladığı ‘Küresel İklimin Durumu 2020’ raporu bir dizi tehlikeye işaret ediyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü raporunda, 2020 yılının bugüne kadar kaydedilen en sıcak üç yıldan biri olma yolunda ilerlediği belirtiliyor.

Raporda “2020 kayıtlara geçen en sıcak üç yıldan biri olma yolunda. Geçtiğimiz altı yıl 2015-2020, kayıtlardaki en sıcak altı yıl olmaya aday” deniliyor. Hava sıcaklığı kayıtlarının 1850 yılından bu yana tutuluyor olduğu hesaba katıldığında, son 5 yıla dair ortaya çıkan bu veri tam da yeni bir yılın eşiğinde geleceğe dair kaygı verici bir tablo ortaya çıkarıyor.

Yine raporda, dünyanın ısındığına dair kanıt olarak, aşırı kuraklığın daha sıklıkla meydana gelmesi, büyük kasırgaların meydana gelmesi, buzulların erimesi, Asya ve Afrika’da aşırı yağışlar ve seller ile aşırı sıcak dalgaları gösteriliyor. Elbette bu ‘doğal felaketler’in hiç de doğal olmayan nedenleri yaşamı ve doğayı savunanlar tarafından yıllardır dile getiriliyor, protesto ediliyor. Paris Anlaşması’na imza atan ülkelerin yükümlülüklerini yerine getirmekte gösterdiği ihmaller, sermayenin doğayı, ekolojiyi, yaşamı hiçe sayarak sürdürdüğü kar hırsı, üretim biçimi ve tüketim alışkanlarımızın ‘dünya sağlığı’ ön plana alınmadan sürdürülüyor olması, endüstriyel tarım ve endüstriyel hayvancılık faaliyetleri sırasında açığa çıkan karbondioksitten kaynaklı sera gazı etkisi… Saymakla bitmiyor ve büyük resme bakıldığında sanki saatli bir bombayı kurduk ve geri sayımı bekliyoruz.  

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporu, son yıllarda dramatik şekilde artan iklim göçünün de tırmanacağına işaret ediyor. Orta Amerika, Afrika, Hindistan ve Doğu Çin küresel ısınmanın neden olduğu felaketlerden en çok etkilenen ülkeler arasında ve iklim değişikliği nedeniyle kendi ülkesi içinde göç etmek zorunda kalanların yani ‘iklim göçmen’lerinin sayısında artış gözleniyor.

İsviçre merkezli İç Göç İzleme Merkezi’nin 2019’da yayınladığı raporda, sadece 2018 yılında 144 ülkeden tam 17,2 milyon insan doğal felaketler sebebiyle göç etmek zorunda kaldığı belirtiliyor. 2008-2018 yılları arasındaysa bu sayı 265 milyonu buldu.

Hal bu iken, iklim değişikliğini yavaşlatmaya yönelik etkili adımların atılması şöyle dursun, Amazonlardan Kaz Dağları’na şirketlerin doğaya ve çevreye yönelik her geçen gün bir yenisiyle karşılaştığımız saldırıları yıkıma gidişin taşların döşüyor.

Doğaya, çevreye dönük saldırılar coğrafyadan bağımsız bir bütün olarak ele alındığında, doğaya saldıranların nasıl hareket ettiği de görünür hale geliyor. Mesela, 3 yıl önce Filipinler’de madencilik faaliyeti için yüzbinlerce ağacı kesen bir şirket, yarın gelip çocukluğunuzdan beri piknik yaptığınız bir ormanı yok edebilir. Tıpkı, birkaç yıl önce Kırgızistan’ın Çin sınırındaki Issyk Kul bölgesinde Kumtor Altın Madeni’ni işletirken etrafına zehir ve yıkım saçan Kanadalı Canterra Gold’un bugün gelip Kapadokya’nın kalbinde altın aramaya girişmesi gibi. Canterra Gold’un sicili kabarık; Kumtor Altın Madeni faaliyetleri sırasında çok sayıda kazanın meydana geldiği, siyanür sızıntılarının akarsuya karıştığı ve dolayısıyla bölge sakinlerinin zehirlendiği ve hatta ölümlerin gerçekleştiği bilinen gerçekler arasında. Maden faaliyetlerinin atık suyunun doğaya, bölgede yaşayan türlere ciddi olumsuz etkileri olmuş.

Şimdilerde Cengiz Holding tarafından işletilen Halilağa Bakır Madeni’nin eski sahiplerinin de Kanadalı altın tekelleri Liberty Gold ve Teck Resources olduğu biliniyor. Tabi bunlardan bahsetmişken, bu yılın en çok adından söz ettiren altın şirketi Kanadalı Alamos Gold’u es geçmeyelim. Hatırlayacaksınız, Alamos Gold ve yerli iştiraki Kaz Dağları’nda bilindiği kadarıyla 195 bin ağacı kesmiş, üstüne bir de devletten tazminat alarak sahadan çekilmişti.

Bunları böyle sıralayınca, insanın ‘Nedir bu Kanadalı şirketlerden çektiğimiz?’ diyeceği geliyor. Sonra hatırlıyorsun; Kanadalısı, Avustralyası, Katarlısı farketmiyor, hepsi bir, hepsi doğa düşmanı.

 

Mavi-Yeşil’in bu bölümünde Kapadokya’daki altın madeninin bölgeye vereceği zararları, Artvin’deki HES’leri, Aydın’da JES karşıtı mücadeleyi, Siirt’teki Zorava Çayı üzerine yapılan HES projesini, Istranca ormanlarındaki ağaç kesimini, İstanbul başta olmak üzere birçok şehri bekleyen susuzluk problemini konuştuk.

Dinlemek için: