AKP’nin 'Fişleme/KHK-Komisyon-Yargı' şeytan üçgeni

Devlet kurum ve kurallarla işleyen bir mekanizma. Modern devletlerde bu kurallar anayasa, yasalar, tüzükler, yönetmelikler şeklinde normlar hiyerarşisine göre işler. Kurallar bütün vatandaşları kapsar ve herkese eşit uygulanır. 

Hukuk devletinde kişi ya da kişilere özel düzenleme yapılamaz. Yasalar kişilere göre farklı uygulanmaz. Kanunsuz “suç ve ceza” olmaz. Mahkeme kararı kesinleşinceye kadar kişiler “masum”dur. “Suçun şahsiliği” esastır. Gerçekleştiği tarihte “suç oluşturmayan eylemlerden” dolayı insanlar cezalandırılamaz.

İstanbul Üniversitesi rektörü Mahmut Ak’ın fişleme listelerine dayalı olarak Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihracımın üzerinden beş yıla yakın süre geçti. Rektörün bu listeleri Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) yansıra savcılığa göndermesi nedeniyle 10 gün gözaltında ve yedi ay Silivri’de kaldım. Hakkımda terör örgütü üyeliğinden iddianame düzenlenerek, dava açıldı. Muhaliflere talimatla ceza yağdırmasıyla bilinen Akın Gürlek’in sadece son celsesinde başkanlığını yaptığı mahkeme tarafından hakkımda mahkûmiyet kararı verildi. Kaldığı kadarıyla hukuk süreci devam ediyor.

Anayasa, yasa ve etik kurallara titizlikle uyan bir vatandaş ve mesleğini ciddiye alan bir akademisyen olarak iletişim özgürlüğü, insan hakları ve demokrasiyi savunduğum için binlerce insan gibi rejimin gazabına uğradım.

Geçen ay “yaftalama”, “hapis”, “işsizlik”, “tecrit” ve bütün “vatandaşlık haklarımın gasp edildiği” 5 yılın sonunda OHAL İnceleme Komisyonu’na yapmış olduğum itirazın reddedildiğini öğrendim. Yıllardır “uyduruk” bile olsa bir şey bulamayan komisyon “kesinleşmemiş mahkeme kararı”, rektörün “kurum kanaati” ve “iltisak ve irtibatı” gerekçe göstermiş. 

Rektörün listesinde olmasaydım, şu anda diğer meslektaşlarım gibi işime ve normal hayatıma devam ediyor olacaktım. 

Yaşadığım bu hukuksuz süreci başlatan kişi rektör Mahmut Ak. 

Komisyon beş yıl sonra itirazımı yine Mahmut Ak’ın “kanaatiyle” reddediyor.

OHAL Komisyonu hukuk sınırlarını aşarak geriye doğru 35 yıllık gazetecilik ve akademisyenlik hayatımı didik didik ediyor. “Düşünce ve ifade hürriyeti” ve “akademik özgürlük” çerçevesindeki eylemlerimi “FETÖ/PDY, terör örgütü, mensubiyet, iltisak irtibat, müzahir, tespit, değerlendirme, kurum kanaati” gibi ne olduğu belli olmayan “muğlak” ve “müphem” ifadelerle suça dönüştürüyor.

Bir tür “hokus pokus” yapılıyor aslında. Siz ne olduğunu anlayana kadar bu ifadelerle ömrünüz boyunca bin bir emekle oluşturduğunuz bütün mesleki birikiminiz yok ediliyor, saygınlığınız lekeleniyor, hayatınız karartılıyor. Hukuksuzluk sadece sizinle sınırlı kalmıyor; ailenize, akrabalarınıza ve sonraki nesillere uzanan bir mağduriyet silsilesi inşa ediliyor.

Türkiye’de yaşayan herkesi istisnasız “sakıncalı” kılabilecek bu kavramlardan bazılarını irdelemekte yarar var:

Kurum Kanaati

Devlette işler “dedikodu” ve yöneticilerin keyfi “kanaatleriyle” yürümez. Bu nedenle hukuk sistemimizde “kurum kanaati” diye bir kavram ile buna dayalı bir suç ve ceza bulunmamakta. 

Yürürlükteki sisteme göre kamu görevlisi hakkındaki bir “suç” isnadı ancak savcılık tarafından idari soruşturma izni alınmasından sonra mümkün. Suçlanan memur ya da kamu görevlisinin ifadesinin alınması da zorunlu. Mevzuat bu konuda ayrıntılı düzenlemeler getirmiş ve bu düzenlemelere aykırı hareket edilmesini hiçbir şekilde korumamıştır.

Eylemin bir “kabahat” olması halinde ise ancak idari yaptırım söz konusudur. İdari yaptırımlar; disiplin yaptırımları, idari para cezaları ve diğer idari yaptırımlar başlıkları altında toplanmıştır. Disiplin cezaları “uyarı” ve “kınama”dan başlar, çalışanın “ihracına” kadar gidebilir. Bu durumda bile kamu çalışanının karara itirazı, yargıya gitmesi ve hakkını araması söz konusudur.

İstanbul Üniversitesi’ne girdiğim 2010 tarihinden beri hakkımda KHK ile ihracıma gerekçe oluşturabilecek hiçbir idari soruşturma yapılmadı. Hâlihazırda devam eden de yok. Benimle ilgili tek soruşturma 2016 Şubat’ında fakülte önündeki bir gösteri esnasında Öğrenci Kolektifleri’ne mensup sol görüşlü öğrencilerimi güvenlik görevlilerinin elinden almaya çalıştığım için açılan soruşturma idi.

Mahkeme sürecinde “ihracımıza ve yargılamaya dayanak yapılan listeleri hangi objektif kriterlerle, hangi idari ve hukuki süreçlerde hazırladığının sorulması” talebimize rektör Mahmut Ak “‘kanaat’ kullandığı ve bunun için ‘delile’ gerek olmadığı” cevabını vermişti. Bir hukuk devletinde davanın düşmesi ve asıl yargılananın yüzlerce meslektaşına “iftira atan” Mahmut Ak olması gerekirdi.

Yani ortada açılmış bir soruşturma, inceleme ya da araştırma yok. 

Peki o halde “kurum kanaati” nasıl oluşuyor? 

Ömrünü mesleğine ve öğrencilerine adamış öğretim üyesinin kaderi bir tek kişinin “keyfi kanaatiyle” mi belirleniyor? 

Hukuken rektör Mahmut Ak’ın benim ve ihraç edilen diğer 200 meslektaşım hakkındaki “kanaatinin”, pişpirik oynarken başka insanları çekiştiren kahvehane müdavimlerinin “dedikodusundan” daha fazla bir değer ve itibarı olabilir mi?

Konumu ne olursa olsun, bir kişinin kurum çalışanı hakkındaki “sübjektif” kanaatinin idari ve hukuki bir sonuç doğurması ve hukuksuz bir uygulamaya gerekçe teşkil etmesi mümkün mü? 

Bunun adı kurum kanaati değil olsa olsa “fişleme”dir. Fişleme de yapanlar hakkında hukuken “suç” teşkil eden bir eylem (TCK. Madde 135). 

Akşam ülkenin “saygın” vatandaşları olarak yatan yüzbinlerce kamu görevlisi AKP Örgütü ve kamu kurumlarındaki iltisaklarının “fişleme” listeleri ile sabah kalktıklarında kendilerini “terörist” olarak buldu. Bu insanlar “cadı avı” ve “sivil soykırıma” maruz bırakıldı; işlerini kaybettiler, toplumsal tecride uğradılar, gözaltına alındılar, tutuklandılar. Binlercesi bu süreçte iftira ve ağır suçlamalardan, olumsuz koşullar ve muamelelerden dolayı dışarıda ya da hapishanede sağlığını ve hayatını kaybetti.

İltisak/irtibat

“İltisak ve irtibat” AKP’nin muhalifleri tasfiye etmek ve tek adam rejimi kurmak için icat ettiği “amaca yönelik kullanışlı” kavramlardan. Eskilerin dediği “etrafını cami, ağyarını mâni” ifadesinin “muhalifleri cami, AKP’leri mâni” olarak uyarlanmış şekli. Siyasi iktidarın hedefine koyduğu “herkesi kapsıyor” ama “rejime biat edenlere” asla dokunmuyor. 

Fişlemeler ve OHAL Komisyonu’nun “ret” gerekçelerindeki kriterler AKP’lilere uygulansa başta Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümet üyeleri ve milletvekilleri olmak üzere yerel yöneticiler, parti yönetimi ve üyelerinin tamamı iltisak ve irtibattan KHK’lılarla aynı kaderi paylaşırlar.

Sadece bir örnek hukuksuzluğun vahametini ortaya koyacaktır: AKP’ye muhalif yayın çizgisine geçtiği için rejimin el koyduğu ve kapattığı Today’s Zaman, Zaman, Bugün STV ve Mehtap TV gibi yayın organlarında yazmış ya da program yapmış İbrahim Kalın cumhurbaşkanlığı sözcüsü, Mustafa Şentop TBMM başkanı, Naci Bostancı AKP grup başkanvekili, Erhan Afyoncu Milli Savunma Üniversitesi rektörü olarak halen görev yapmakta. 

Bu kişilerin yazılarını okuyup, programlarını izleyen on binlerce insan ise fişlenerek KHK ile işini kaybediyor, terörist olarak suçlanıyor ve cezaevlerine dolduruluyor. AKP’liler siyasette ve kamuda hızla yükselirken, aynı yayın organlarında çalışan yüzlerce gazeteci ve yazar da hapishanelerde ya da sürgünde çile çekmekte.

Hukukun kişiye ya da kişinin siyasi kimliğine göre farklı uygulandığı bir rejimde anayasa, yasa ve kurallardan daha doğrusu bir “devlet”ten bahsedilebilir mi?

OHAL Komisyonu hiçbir objektif kritere dayanmadan, hiçbir idari ve adli süreci dikkate almadan “hukuksuz fişlemelerle” insanların hayatlarını karartmaya devam ediyor.

Erdoğan rejimi makbul görmediği vatandaşlar hakkında bir kere içine girdiğinde kurtulamayacağı bir “şeytan üçgeni” kurmuş durumda:

Yüzbinlerce kamu görevlisi önce AKP Örgütü ve kurumlardaki iltisaklarının fişlemelerine dayalı olarak KHK’larla ihraç ediliyor. 

KHK’lara itiraza üyelerini yine AKP'nin atadığı OHAL Komisyonu bakıyor.

OHAL Komisyonu’nun ret kararlarını ise yine yargıçlarını AKP'nin seçtiği ve Ankara’da oluşturduğu 4 idare mahkemesi değerlendiriyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi ve muhalefet partilerinin de suç ortağı olduğu bu hukuksuz süreç rejim tarafından on yıllarca sürecek şekilde kurgulanmış. Amaç mağdurlar haklarını alamasın ve yapılanların hesabını soramasın. AKP’nin “irtibat/iltisak ve kurum kanaati” hukukuyla adaletin tecelli etmesi mümkün değil. Bir kez listelere girdiğiniz ve KHK’lı olduğunuzda AKP’nin “fişleme/KHK-Komisyon-Yargı” şeytan üçgeninden çıkmanız imkânsız.

Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidardan gitmeden ülkeye hukuk gelmeyecek. Hukuk gelmedikçe de devleti ve adalet sistemini kangren eden KHK sorunu çözülmeyecek. Kaybedecek bir şeyi kalmayan KHK’lıların seslerini daha çok çıkarmaktan, daha organize olmaktan ve haklarını bizzat aramaktan başka çareleri yok. 

Oluşacak büyük güç hem AKP rejiminin çöküşü hem de demokrasi ve hukukun gelişi ve yeni Türkiye’nin inşasında da önemli rol oynayacak.



@Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.