Arap yazar soruyor: Endülüs’ün başına gelenden ders çıkartılmıyor mu?

Yazılarını okumadan geçemediğim yazarlar arasına son zamanlarda Ahmed Al-Jarallah da katıldı. Kuveyt’li bir yazar. İngilizce çıkan Arab Times ve Arapça El-Siyase gazetelerinin yayın yönetmeni ve başyazarı. Bayağı kıdemli, 1942 doğumlu. 

Başından vücudunda kurşunlarını hala taşıdığı suikastlar da geçmiş sivri dilli bir gazeteci Ahmed Al-Jarallah.

Geçenlerde (12 Mart 20121) burada kendisinden şu satırları aktarmıştım:

“Galiba Almanya şansölyesi Angela Merkel şöyle demiş: Hindistan ve Çin’de 150’den fazla ilah ve 800’den fazla inanç var. Böyle olduğu halde birbirleriyle barış içerisinde yaşıyorlar. Buna karşılık Müslümanların tek Tanrısı, tek peygamberi ve tek kitabı var, ama sokaklarında kandan geçilmiyor; katiller de maktuller de hep aynı şeyi söylüyor – Allah büyüktür. (Allahu ekber).”

Çarpıcı değil mi?

Ahmed Al-Jarallah..

Granada’yı kaybederek İspanya’da asırlarca sürmüş parlak medeniyetin sönmesine yol açmış Endülüs’ün son sultanının nedametini andığı dünkü yazısı bütün Arap ülkeleri yöneticilerini derin düşüncelere sevk edecek çarpıcılıkta.

Yazısında, Arap ülkelerindeki yönetici sınıfın dünyayı ve kendi ülkelerini doğru değerlendiremediklerini, şahsi beceriksizlikleri yanında günlük işleri kendilerine havale ettikleri kadroların kifayetsizlikleri yüzünden halkların karşı karşıya kaldığı sorunların büyüdüğünü kayda geçiriyor.

Devamını okuyalım:

“Bu sebeplerle pek çok alanda gelişmişlik yerli yerinde sayıyor. Şeffaflığın yerini demir perde aldığı için gelecek de karanlık. Bazı Arap ülkelerindeki demokrasi bir savaş, kan denizi; Kovid-19 yalnızca insanları etkilemekle kalmadı, sistemleri ve devlet kurumlarını da yerle bir etti ve bağışıklıklarını zayıflattı. 

“Arap ülkeleri bu yüzden ürkütücü bir durumda. Liderleri durumu değiştirmez bunun için gerekli reformları zamanında yapmazlarsa gelecek günler cehennemden farksız olacak. Liderler reformlara başvurmalı, hem de bu müdahale uyuşturmadan yapılan bir ameliyatmış gibi olmalı ki, çekilen acı toplum için bir kalk borusuna dönüşsün de insanları ileriye doğru hareketlendirsin.”

Al-Jarallah Arap liderlerine danışmanlık edenlerin yetersiz ve kültürsüz oldukları için işlerin iyi gitmediğini, yönetici sınıfların kendi çıkarlarını devletin çıkarlarının önünde tuttuklarını belirttikten sonra şunları da yazmakta:

“Yönetici elitler lüks hayatlar yaşıyor, hayatlarını zevk-ü sefa içinde sürdürüyor ve başka insanların acılarını kendileri unuttukları gibi başkalarına da unutturuyor. Bu yönetici kadrolar gerekli gördükleri her durumda halkı susturmak için güvenlik güçlerine başvuruyor, bu arada yolsuzluklar azıyor, toplum ahlaki yönden, inanç ve kimlik bakımından parçalanıyor ve soygun normalleşiyor.

“Burada cevabı aranması gereken soru şu: Bazı Arap liderler Endülüs geçmişinden dersler çıkartmayacaklar mı?”

“Endülüs geçmişi” ile kast ettiği yazarın, Abu Abdullah Al-Sagir diye andığı Granada’nın son sultanı Muhammed XII’nin başına gelen. Onun döneminde Endülüs’ün birliği yok olmuş, küçük beylikler diğerlerine karşı düşmanlarını yardıma çağırmış, bu da dedelerinden miras oradaki medeniyetin sonu olmuştu. 

Al-Sagir veya Sultan Muhammed XII Endülüs’ü terk ederken çıktığı bir tepeden Granada’yı yaşlı gözlerle izlemiş. O sırada yanında olan annesinin, oğluna, şu sözleri söylediği rivayet edilir: “Erkek gibi koruyamadığın için kaybettiğin krallığına şimdi kadın gibi böyle ağlarsın işte.”

Okurken, yazının her paragrafında biraz durup Al-Jarallah’ın neyi -hatta kimi- kast ettiğini düşündüm.

Arap dünyası liderleri, o liderlere danışmanlık yapanlar acaba bu kadar açık mesajlar üzerinde düşünceye dalıyorlar mıdır?

Sanmıyorum.

Aktardığım satırların yazarı, bir Arap ülkesinde yaşıyor, yazdıkları hem Arapça hem İngilizce çıkan gazetelerde yayımlanıyor. Gazeteleri bütün Arap ülkelerinde satışa sunulduğu gibi onlara internetten de erişiliyor. Daha ağır eleştirel yazılarını da okudum. 

Yazdıklarından alınanlar mutlaka vardır, ancak yazdı diye yazarın şu yakınlarda başına bir şey geldiğini duymadım.

Kıyasıya eleştirdiği yönetici kadrolar, eleştirile eleştirile, söylenen ve yazılanlara karşı tahammüllü olmayı öğrenmiş olmalı.

Bir büyük yazarı kaybettik: Emine Işınsu’yu…

Emine Işınsu Öksüz..

Çok çok uzun yıllar önceydi. Öğrencilik dönemim olmalı. Ankara’ya yolum düştüğü bir sırada, bir dostumun Töre dergisine uğrayacağını söylemesi üzerine peşine takılmıştım. Derginin merkezi bir binanın giriş altı katlarından birindeydi. Orada oturmuş çaylarımızı içerken güzel bir sürpriz olarak odaya girmesiyle onunla da tanışmıştım.

Emine Işınsu’yla.

Aynı apartmanda oturuyorlarmış.

O günden belleğimde bunlar ve onun teşvik edici cümleleri kaldı.

Dilimizi onun kadar duru ve zengin kullanan pek az yazar vardır.

‘Ülkücü yazar’ olarak yaftalandığı için bir çevre, onun kendi zihinlerinde hapsettikleri dar alanı çok aşan bir okur kitlesi olduğunu bile fark edemedi. Dışladı.

Aldırmadı, durmadan yeni romanlar yazdı. Kütüphanemde bazı romanlarından iki nüsha vardır; ilki, yayınevinin göndereceğini bildiğim halde çıkar çıkmaz kendi aldığım, ikincisi yayınevinin gönderdiği…

Romanlarında tarihi konular yanında güncel sorunları ve konuları da işler. [Canbaz romanının kahramanı ile İlhan Kesici’nin gençlik öyküsü kesişir. Evet, siyasi hayattan tanıdığımız İlhan Kesici’nin.]

Yalnız okuyan değil yazan bir aileden de geliyordu. Anne (Halide Nusret Zorlutuna) şair ve yazar, teyze (İsmet Kür) yazar, teyzesinin kızı da (Pınar Kür) yazar. 

Eşi (Prof. Enis Öksüz) ise hem önemli bir bilim insanı hem de iyi bir yazar. 

Prof. Enis Öksüz şimdilerde Karar gazetesinde yazıyor. Hemen her yazısını yakın çevremle paylaşmadan edemiyorum. Yarım yüzyıl birlikte yürüdükleri yol arkadaşını kaybettiği için kim bilir ne kadar üzüntülüdür Enis Hoca.

Bu dünyadan Emine Işınsu da göçtü. 

Allah rahmet eylesin, mekanı Cennet olsun.

*Bu yazı Fehmi Koru’nun kişisel sayfasından alınmıştır