Ayasofya'dan Mescid-i Aksa'ya giden yol engebelerle dolu

Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesini hâlâ Erdoğan'ın Mustafa Kemal’le hesaplaşması olarak görenler var. 

Oysa o hesaplaşma çoktan bitti. Mustafa Kemal siyasi gündemde yok artık. Toplumun kurumları, kültürel normları ve yaşam tarzıyla tam bir islami dönüşüme uğratılması programı başlatılalı epey olmuştu. Bunun için yasal-yasadışı, meşru-gayrimeşru, ahlaki-gayriahlaki her türlü yol-yöntem sistematik bir biçimde kullanılmakta. 

Dar kafalı Kemalistlerin ülkede olan biten her şeyi hâlâ Mustafa Kemal’le ilintilendirip açıklaması, onun üzerinden savunmaya ya da saldırıya geçmesi, Türkiye’deki siyaset kültürünün ne kadar sığ ve ilkel bir düzeyde olduğunu göstermeye yetiyor.

Türkler, “ezelden beri” başka ülkeleri işgal edip, ele geçirdikleri maddi, manevi bütün değerleri talan etmeyi, işine yaramayanları yok etmeyi, bir hak olarak gördüler. 

Modern cumhuriyet kuşağı da bu ideolojik koşullanmayla yetiştirildi. Türklük adına en çok övündüğümüz şey savaşçılığımızdır. 

Yani öldürmek, yok etmek, hayat söndürmek.

Bugün de eskiden ya da yeni ele geçirilmiş olan (örneğin Afrin’de üzerine çökülen beş bin ton zeytinyağı) ve talan edilen malı mülkü “hak edilmiş” bir miras olarak kabul eden barbar anlayışın yükselişe geçmesi söz konusu.  

Erdoğan geçen hafta millete sesleniş konuşmasında Ayasofya’yı Türklerin 567 yıllık bir hakkı olarak tanımladı: “... milletimizin, bugün insanlık mirasının en önemli eserleri arasında gösterilen Ayasofya üzerindeki hakkı, bu eseri ilk inşa edenlerden daha fazladır." 

Ona göre “Ayasofya'nın tekrar asli hüviyetine kavuşturulması...”, yani  yapılışından nerdeyse 1500 yıl sonra yeniden camiye dönüştürülmesi gerekiyordu. 

Tarihi gerçekler ajitatif sözlerle ne kadar ustaca çarpıtılssa dahi, Ayasofya’nın asli hüviyeti ki-li-se-dir! 
Ayasofya Hıristiyan dünyasının en görkemli kilisesi ve bir mimarlık harikası olarak 537’de tamamlandı. Kiliseyi yaptıran Bizans imparatoru Jüstinyanus’un açılış konuşmasında Yahudi peygamber Salomo’yu (Süleyman) kast ederek “Salomo, şimdi seni gölgede bıraktım!” dediği bilinir. Ondan sonra Ayasofya asırlar boyunca Hıristiyan aleminin en kutsal sembolü olagelmiştir.

Jüstinyanus altı yıl sonra Kudüs’te Marias Nea (Yeni Meryem) kilisesinin inşaatını başlattı. Hedefi, Sion’la birlikte Kudüs’in iki yüksek tepesinden biri olan Tapınak Tepesi’nde (Morya) Salomo’nun nerdeyse 1500 yıl önce yaptırdığı Yahudi tapınağını bu kez de yerinde gölgede bırakmak, Hıristiyanlığı yüceltmekti. 

Ancak Jüstinyanus’un unuttuğu bir şey vardı: Tapınak Tepesi’nin asli hüviyetinde ''Yahudilerin yeryüzündeki en kutsal yeri'' yazılıydı.

Şimdi, kendi kendine esip üfüren geçmişimizden ayrılıp biraz dinler tarihine dönelim ve kısaca bakalım: 
Mescid-i Aksa Tapınak Tepesi’ne kurulmadan, İslam tarih sahnesine çıkmadan önce insanlığın uzun yolculuğunu görelim. 

Yahudilerin Mısır’dan Musa önderliğinde geldikleri Kenan ülkesinde M.Ö. 3000’den beri Yevusiler yaşamaktadır. 

Yahudi peygamber Davut M.Ö. 1500’lerde küçük bir kaleyle savunulan Kudüs’ü (Jerusalem) ele geçirir. 

Böylece Kudüs, Yahudilerin krallık merkezi olarak ilk kez tarih sahnesine çıkar. Peygamber Davut, tanrının (Yahve) varlığının sürekli hissedilmesi amacıyla Morya tepesine bir tapınak kurmak ister. Ancak tapınağın yapımı, oğlu Salomo (Süleyman) zamanında gerçekleşir. 

Musevi inancına göre Kudüs’te kurulan bu Kutsal Ev (Bet-Amikdaş) aslında dünya yaratılmadan önce de vardı ve gökte idi. Çünkü Tanrı dünyayı onun gölgesinin düştüğü yerden yaratmaya başlamış, Âdem’e de orada can vermişti. İbrahim peygamber, oğlu İsak’ı Tanrı’ya kurban etmek için o tepeye çıkarmıştı. 

Kutsal tapınak Orta Doğu’daki geleneğe uygun olarak evreni sembolize edecek biçimde - ''imitatio dei'' - yedi yılda Fenikeli ustalar tarafından yapılmış ve M.Ö. 957’de ibadete açılmıştı. 

İç içe üç bölümden oluşan tapınağın yapımında altın varaklar, gümüş, fildişi ve Lübnan sediri kullanılmıştı. Girişte nar ve zambak desenli iki bronz sütun yer alıyordu. Buradan revaklı bir iç avluya giriliyor, oradan da 
ibadet yapılan tütsü ve yıkanma odalarına ve üst kattaki arşiv, hazine dairesi ve diğer mekânlara geçiliyordu.   
Tanrı’nın dünyadaki varlığını simgeleyen tapınakta, merkezdeki bir odaya yalnızca başrahibin ulaşabildiği kutsalların kutsalı “On Emir” levhaları altın kaplama bir lahit (ahid sandığı) içinde yerleştirilmişti. 

Kudüs M.Ö. 586’da Babil kralı Nabukadnezar tarafından işgel edildi ve Kutsal Tapınak yakılıp yıkıldı. Yahudiler Babile sürgüne gönderildiler.

Babil krallığına son veren Pers kralı Kyros 538’de Yahudileri özgürlüğe kavuşturdu ve Kudüs’e geri dönmelerini sağladı. Kudüs yeniden kuruldu, Kutsal Tapınağın yeniden inşasına başlandı. Tapınak 515’te açıldı ve Yahudiler sürgünden sonra ilk kez Kudüs’te paskalyayı (pesach) kutladılar. 

Tapınak M.S. 70’te Romalılar tarafından yeniden tahrip edildi. Tapınaktan bu güne yalnızca batı duvarının kaldığı bilinmekte. 

Kudüs yaklaşık 670 yıl sonra, M.S. 638 yılında Müslümanların eline geçmiş, halife Ömer Hıristiyanlar tarafından ahır ve çöplük olarak kullanılan ve dünyanın merkezi olarak kabul edilen Tapınak Tepesi’nde bir mescit yaptırmıştır. 50 yıl sonra da Emevi halife Abdülmelik burada, Salomo’nun kutsal tapınağının bulunduğu yerde ünlü Kubbet-üs-Sahra'yı ve Mescid-i Aksa’yı yaptırmıştır. 

Aksa sözcüğü Arapçada “çok uzak” anlamına gelmektedir ve Mekke’den uzaklığını belirtmek için camiye bu isim verilmiştir. 

Abdülmelik’in bu yapıyla Ayasofya’yı yaptıran Jüstinyanus’u kast ederek “Bak, seni gölgede bıraktım” demek istediği ve Kudüs’te artık İslamın hakim olduğunu vurguladığı söylenir. Burada ironik bir ayrıntı olarak Mescid-i Aksa’nın mozayiklerini o sırada barış içinde olduğu II. Jüstinyanus’un gönderdiği Bizanslı ustaların yaptığını belirtelim. 

Kudüs’ün yüzyıllar boyunca birçok kez el değiştirdiğini biliyoruz. Haçlılar, Selahaddin Eyyübi ve daha birçokları, Tapınaklar Tepesi’nde kiliseler, şapeller, camiler, sebiller, ahırlar, hayratlar yaptırdılar, var olan yapıları onarttılar (Eyyübi, Kanuni Süleyman, Abdülhamit, vb).  

Müslümanlar için Mescid-i Aksa, altın kubbeli bu muhteşem yapı, bugün de Kâbe (Mescid-i Haram) ve Medine’deki Hz. Muhammed’in yaptırdığı Mescid-i Nebevi’den sonra ibadet ve ziyaret amacıyla gidilmesi gereken en kutsal mekânlardan biri olarak kabul edilir.

Bunun birkaç nedeni var. Hz. Muhammed ve taraftarları Medine’deki Yahudilerle anlaşmazlığa düşene kadar 15-16 yıl boyunca Kudüs’e dönerek namaz kıldılar. Yani Kudüs Hz. Muhammed’in de en kutsal saydığı şehirlerden biriydi.

İsra Suresi’ne göre Hz. Muhammed bir gece Mescid-i Aksa’ya gider. Onu oraya insan yüzlü atı Burak götürür. Kimi hadislere göre orada İsa, Musa ve İbrahim peygamberlere imamlık edip iki rekat namaz kıldırır. Daha sonra da Cebrail’in eşliğinde göğe yükselir (Miraç).

Musevi ve Hıristiyan inancına göre dünyanın yaratılışı Kudüs’te başlamıştır ve Tapınaklar Tepesi, Tanrı’nın manevi varlığını temsil etmektedir. Dünyanın sonu, yani kıyamet günü de orada gerçekleşecektir. Mescid-i Aksa’yı oraya kuran Müslümanlar da bu inancı paylaşmışlardır. 

Bütün bu nedenlerle Kudüs Müslüman dünya için de vazgeçilmez bir kutsallık taşımaktadır. Ancak Kudüs’ün en çok Yahudiler için kutsal olduğunu vurgulamak gerekir. 3500 yıl önce bu şehri kuran ve Musevi dininin en görkemli ve en önemli tapınağını orada kuran Yahudilerdir. 

Bugün kimi Ortodoks Yahudiler Mescid-i Aksa’nın yıkılıp onun altında kalan Salomo’nun kutsal tapınağının yeniden kurulmasını istemektedirler. 

Hıristiyanlar için de Kudüs, Hıristiyanlığın doğduğu yer demektir. Hz. İsa oranın sokaklarında dolaştı, orada vaazlarını verdi, orada çarmıha gerildi, orada göğe yükselip yeniden doğdu. Haçlıların Kudüs’ü almak için sergilediği bütün vahşet, zulüm, katliam ve yağmalamanın arkasında bu kutsallık fanatizmi yatmaktadır. 

Erdoğan şimdi “Ayasofya'nın dirilişi, Mescid-i Aksa'nın özgürlüğüne kavuşmasının habercisidir,” diye kükremekte. Yani, Ayasofya’dan sonra sıranın Mescid-i Aksa’ya geldiğini söylüyor. Sonra da Musevi ve Hıristiyan dünyaya dönüp, ''bunlar bizim iç işimizdir, karışmayın,'' diyor. 

Peki, yarın İsrail “Mescid-i Aksa’nın asli hüviyeti üç bin yıl öncesine dayanan Yahudi tapınağıdır, sinagoga çevirdim!” derse ne yapacaksın? 

Onların iç işlerine karışmış olmaz mısın o zaman? 

Bir söz vardır: “Kudüs içi akreplerle dolu altın bir kupa gibidir”.

O kupadan şerbet içmeye kalkana zehir zıkkım olacağını tarih yeterince berrak bir dille bize anlatmıyor mu? 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar