Batan gemi, fareler ve kaptan

"Batan gemiyi önce fareler, en son kaptanı terk eder’’ diye güzel bir özdeyiş var. Fakat bu özdeyiş, toplumsal yaşamda bazen tam tersine işliyor. Kaptan da, fareler de batan gemiyi terk etmeden önce gemiyi talan etmekle meşgul olurlar. Bu durumda bazen kaptan da, farelerde gemiyle birlikte batar. Kişisel hırsı için geminin batmasına yardımcı olan kaptan için, varılacak son bir anlam ifade etmez.

Toplumda çok güzel özdeyişler vardır. “Balık baştan kokar’’ gibi. Hırsızlık, soygun, talan, vurgun, baskı ve şiddet, topluma, toplumun yönetsel kurumlarının eğitim, aile, sosyal ilişkiler ve ahlak politikaları sonucu yansır. Yani birey aileden başlayarak, temel eğitim (İlkokul ve sonrası) ve toplumsal yaşam sürecinde muhatap olduğu toplumsal algı haline gelen karakterlerle biçimlenir.

Toplumsal çürümeyi, bireyselliği ve egoizmi en iyi ifade eden özdeyişler de vardır. “Gemisini kurtaran kaptandır’’ gibi.

Bu özdeyişte bireycilik ve egoizm ön planda. Hiçbir gemi kaptana ait değildir. Kaptan sadece onu sevk ve idare eden kişidir. Gemi, geminin içindeki herkese aittir.

Toplumsal yönetsel mekanizmalarda yer alan bireylerin “kendi gemilerini’’ kurtarma hesabı, toplumsal çürümenin başlangıcı olduğu kadar, toplumsal zehirlenmenin de başlangıcıdır. Türkiye bürokrasisinin her kademesinde bu durumla istisnasız karşılaşırsınız. Mesela tapu dairesinde ya da nüfus dairesinde bir işiniz mi var, oradaki yetkiliye ulaşabilmenizin yolu kapıcıdan başlar, çaycı ve evrak taşıyıcısına kadar uzar. Eğer kapıcıyı, çaycı ve evrak taşıyıcısını memnun etmezseniz, yetkiliye ulaşmanız ve işinizi hal etmeniz ayları alabilir, hatta mümkün olmayabilir.

Bu durum, bir yandan “Gemisini Kurtaran Kaptandır’’ mantığının toplumu ne derece soygun düzeninin yardım ve yatakçısı haline getirdiğini gösterirken, o bir yanda toplumun da bu sistemi ne kadar içselleştirdiğinin de bir yansıması.

Devlet dairesinde işini hal etmeye giden vatandaş önce aracısını bulur, vereceği rüşvetin miktarını öğrenir ve ondan sonra başvuruda bulunur. Yani vatandaş artık rüşvetini  ödemeyi devlete karşı bir sorumluluk olarak algılar. Rüşveti veren vatandaş, rüşveti alan ise, küçükten büyüğe doğru, devlet denen mekanizmanın kurumlarında yer alanlar.

Tabii ki ağın oluşması kendiliğinden ve tesadüfi değildir. Devletin en üst tepesindeki yetkili/yetkililer tarafından oluşturulur. Bu ağ devletin bütün kurumları içinde gizli emirle yönetilir. Bu bazen, kazaen de olsa, “Benim memurum işini bilir’’ korumacı arka çıkış ve cesaretlendirme çıkışlarıyla topluma yansır.

Soygun, vurgun ve talanı görünmez kılmak devletin işi. Bunun için ellerinde yeterince silahta mevcut. En etkilileri din ve ırkçılık. Dinci ve ırkçı faşizm içerde ve dışarıda da yeterince  düşman üretebiliyor.

Yakın tarihte Türk devletini yönetenlerin iktidar kavgası sonucu ortaya dökülen kirlilikler, belki Türk devletinin en kirli ve en devasa suçlarındaydı. Fakat çoktan unutuldu. Sistem olduğu gibi, hatta daha mükemmel bir rölansta devam ediyor.

Oysa Türkiye’de ortaya çıkanlar demokratik bir ülkede yaşanmış olsaydı, devletin bütün kurum ve kurum yöneticiler hukuk karşısında hesaba çekilirdi. Yani devlet artık eski devlet olarak kalamazdı.

Fethullah Gülen ve Erdoğan’ın iktidar çatışması, ortakların çevirdiği kirli ilişkileri ortaya döktü.

RTE’nın oğluna ve çevresine eldeki paraları yok etme talimatı veren ses kayıtlarıyla ortaya çıktı. Soygun ve vurgun o kadar büyüktü ki, Bilal babasına, “30 milyon euro elde kaldı, onu da sana lazım olur diye tuttuk’’ derken, Erdoğan hepsini yok edin demedim mi’’ diye çıkışıyor. Bu Türkiye Cumhuriyeti devletini elinde tutanların eliyle yapılan en kapsamlı ve en büyük soygundu. Fakat bu dahi toplumu yerinden oynatamadı.

Peşinde Reza Zarrab skandalı patladı. Oradaki vurgun uluslararası boyutta  ve hemen hemen devletin bulaşmayan bir yetkilisi kalmamış gibiydi.

ABD’de görülen Zarrab davasını takip eden Diken gazetesi (05.12.2017) Reza Zarrab'ın  ABD Federal  savcılığına verdiği rüşvet listesini yayınlamıştı. (Bkz: www.diken.com.tr).

Listede, Türkiye’de kime, hangi miktarda rüşvet verdiğini tek tek sıralıyordu. Liste,  Erdoğan’a verilen 430 milyon Euro rüşvetle başlıyordu.

Arkasında o gün devletin yönetici pozisyonunda olanlar tek tek sıralanıyor. Listeye göre rüşvet alanların sıralaması şöyle: Ahmet Davutoğlu 14, Binali Yıldırım 63, Zafer Çağlayan 32, Muammer Güler 8, Egemen Bağış 19, Bülent Arınç 3, Bekir Bozdağ 2, Sadullah Ergin 1, Nihat Ergün 1, Faruk Çelik 1, Erdoğan Bayraktar 1, Taner Yıldız 2, Hayati Yazıcı 3 milyon, Ali Babacan 800, Ahmet Davutoğlu 800, Mehmet Şimşek 400, Mehdi Eker 800 bin Dolar rüşvetle ödüllendiriliyorlar.

Yukarıdaki tablo iç tablo. Bir de uluslararası resmine bakalım AKP-MHP Türkiye’sinin. GSMH’nın kişi başına düşen pay oranında Rusya’dan sonra, yani 56. Sırada.

Mesela Hollanda, yüzölçümü, 42.500 km2, nüfusu (2019) 17 milyon 200 bin,  Belçika yüzölçümü 30.530 km2, nüfusu 11 milyon 400 bin, İsrail, yüzölçümü 27.814km2, nüfus 8 milyon 161 bin,  İsviçre yüzölçümü 41.285km2 nüfusu 8milyon 610 bin, Lüksemburg

Yüzölçüm 2.586km2 nüfusu 462.500, Türkiye yüzölçümü 782.563 km2 nüfusu 81 milyon.

Bu ülkelerin GSMH’dan kişi başına düşen pay: Lüksemburg 115.536, İsviçre 81.161, İsrail 47,728, Hollanda 53.228,  Avusturya 51.334, Belçika 46.696, Malta 45.165, Türkiye, 9.405 US Dolardır.

Sistem toplumu da kendisine benzetmiş. Herkesin derdi günü kurtarmak. Günün kurtarılması

Geleceğin feda edilmesi pahasına yapılıyor.

Türkiye, Türkiye’de yaşayan ve yeni doğacak nesillerin geleceğini pazarlayarak saltanatını sürdürenlerin elinde. Toplumun geniş bir kesimi, gelecek nesiller için karanlığı ifade eden bu kast teşkilatlanmasının yanında! Hem de buzdolabı, makarna, şeker, birkaç torba kömür, en yukarısı kadrolu bir iş için.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar