Bir davanın romanı

Gazetecilik maceralarını anlatan kitapları da, filmleri de çok severim. 

Sadece mesleğini daha iyi yapabilmek için bütün baskılara, şantajlara, tehditlere meydan okuyan gazetecinin cesareti bende hayranlıkla karışık bir heyecan uyandırır.

O gazeteciler gözümde birer şövalyeye dönüşür. Bazen bir gazete haberi en yıkılmaz sanılan sistemleri çökertmeye yeter. Bazen bir gazetecinin yazdığı yazı tılsıma dönüşür, peşine düşer onbinler…

Ama genellikle bir gazete yazısının ömrü kelebeğinkinden uzun olmaz. O gün söylenen söz ya da çıkan haber üstüne yazılmış bir yazıdır ve o günün şartlarında bir mana ifade eder. 

Gazetecilik ile yazarlık arasındaki “güncel” farkı da burada ortaya çıkar. Misal, Moliere, dört asır öncesinde yazdıklarıyla hâlâ günceldir; Anna Karenina, binbir farklı kimlikle dünyanın her yerinde yaşamaktadır; Baden-Baden’da kumarhane kalmamışsa da Büyükanne’nin rulet masasının başında oturmaya devam ettiğini herkes bilir. Oysa, yazıldığı an “güncel” olan bir köşeyazısı, kimi zaman gazete basıma gidene kadar eskir. 

Özellikle konu siyasetse ve ittifakların mütemadiyen değiştiği, iç içe geçtiği, öngörülebilirliğin pek mümkün olmadığı Türkiye gibi ülkelerde, bir haberi ancak o günkü koşullar altında doğru bir yere oturtmak mümkün olur.

Ayhan Geçgin, son romanında Balyoz davasını konu olarak almış. Tabii, Balyoz davası deyince “gazetecilik” de hemen yanıbaşında bitiyor. Dolayısıyla, Ayhan Geçgin, Bir Dava’da Balyoz kadar gazeteciliğe de yer veriyor. Ama Geçgin, burada davayı anlatmak yerine Balyoz’u mağdur bir amiralin üstünden bütünüyle aklamayı tercih etmiş. Böylece romanını, bugün için en güvenli limanlardan birine demirlemiş.

Aslı, Amerika’da “sosyal antropoloji” dalında kürsü sahibi bir akademisyen. Bir kasım ayı, öğleden sonra, üniversitedeki ofisinde alabildiğine kayıtsız otururken annesi arayıp babasının “götürüldüğünü” söylüyor. 

Roman, bu sahneyle açıldıktan sonra Aslı soruyor: “Sözcükleri işitiyor ama anlamıyorum. Götürdüler mi? Bir eşya, bir paket ya da ceset götürülebilir ama yaşayan biri, bir insan nasıl götürülür?”[9] Aslı, bu retorik soruları sormaya roman boyunca devam edecek. Başına gelen her şeye dair hiçbir yere varmayan, varması mümkün olmayan yüzeysel soruları var.

Babasının “götürülme” ânını düşünüyor: “Evin içine hücum ediyorlar, evi karış karış arıyorlar, evi talan ediyorlar. Babam bir şey demiş midir? Demiş olmalı. Dik durmaya çalışmıştır, sesinin titremesine engel olmaya, kararlı çıkmasına çalışmıştır.” Birkaç saat önce olan olayı zihninde canlandırırken, bir yana babasını, karşısına ise evi talan etmeye gelen barbarları koyuyor. Muvazzaf polislere nazaran çok güçsüz olan babasının, Halil Paşa’nın, hücuma karşı çıkmış olacağından kıpkısa bir an tereddüt etse de kendini ikna ediyor. 

Ama o eski gücünün yerinde yeller estiğini babası gibi Aslı da bildiği için onu, titreyen sesini bastırmaya çalışırken duyuyor. Sonra, romanın özünü oluşturan ve belki de Geçgin’i bu romanı yazmaya iten sebebi soruyor: “Ama çok değil, on yıl önce hayal edilemeyecek şey artık mümkün olduğuna, bir amiral bir gece böyle tutuklanıp alınabildiğine göre sözlerini kim duysun istemişti?”[11]

Neden yüksek rütbeli bir askerin gözaltına alınması hayal dahi edilemeyecek bir şeydir? Geçgin’in bu soruya verdiği hiçbir yanıt yok. “Asker ve hukukdışılık”, herhalde pek gözardı edilebilecek bir ilişki değil. Bu konuda pek azımsanamayacak bir literatür var. Öte yandan, neden kaçma şüphesi olmayan bir insanın geceyarısı evi basılır? Son yıllarda, çok sayıda sabaha “tutuklama dalgaları” ile uyandık. Bunların kaçının gerçekten sabaha karşı kapılarının kırılarak gözaltına alınması gerekiyordu? Savcı, Aslı’nın babasını ifadeye çağırmadı. Mustafa Balbay’ı da çağırmadı, Aziz Yıldırım’ı da çağırmadı, Türkan Saylan’ı da çağırmadı, Şahin Alpay’ı da çağırmadı… 

Bu listeyi alabildiğine uzatıp taban tabana zıt fikirlerdeki insanların hep aynı mağduriyeti yaşadığını göstermek mümkün. Türkan Saylan ile benzer düşünmeyebilir, hatta tam zıddında yer alabilirsiniz ama ona yapılana karşı çıkmadığınızda, aslında hukuka sahip çıkmamış olursunuz.

Hukukun bir bütün olduğu, sadece kendisi için hukuk isteyenin aslında hukuku hiç istemediği de bir hakikat. Bunu belli ilkeler değil de kişiler üstünden yapmaya çalıştığınızda korkunç bir hukuksuzluğun kapısını ardına kadar açıyorsunuz. Keyfi tutuklu yargılanmalarının hepsinin affedilmez bir hukuksuzluk olduğunu, ister bir asker, ister bir yazar, isterse sıradan bir insan olsun, dünkü acı tecrübelerin ışığında bugün daha güçlü haykırmak gerekiyor. 

Bir romandan bunu beklemek zorunda tabii ki değiliz. Hatta romana böyle bir sorumluluk yüklemenin yanlış olduğunu söyleyebiliriz, bence söylememiz de gerekir, ama Geçgin bu romanında “anlatıcı” ile “yazar”ı perçinleyen bir anlatımı tercih etmiş. Böyle olunca da roman, daha baştan “tezli roman” haline geliyor. O “tez” de sorgulanmayı hak ediyor.

Aslı, babasının gözaltına alındığını öğrenir öğrenmez İstanbul’a geliyor. Sinan, havaalanında karşıladığı ablasına, babalarının hâlâ emniyette tutulduğunu, büyük ihtimalle yarın mahkemeye çıkarılacağını söylüyor. Aslı, ne olup bittiğine hiçbir mana veremeyince, “Anlamak mümkün değil,” diyor kardeşi, “Yedi yıl önce güya bir darbe planı yapılmış. Peki ama neden şimdi? Bunca yıl sonra.”[14]

Böylece iki şey demiş oluyor: Bir, “güya bir darbe planı” yapılmış. Yani, aslında bir darbe planı hiç olmamış, hiç yapılmamış, hiç düşünülmemiş. İki, “neden şimdi?”, yani “zamanlaması manidar”. Tanıl Bora, Zamanımızın Kelimeleri’nde “manidar”ı şöyle açıklamıştı:

Cari politik dilde kol gezen ‘manidar’ kelimesi, gizli imâ arama düşkünlüğünü çoğaltıyor. Zihinde hazır bekleyen ‘hakikati’ fâş etmeye, onu delillendirmeye yarayacak alâmeti temsil ediyor, ‘manidar’. Bir bağlantıya yapışarak, bir benzerliğe el atarak, bir eş zamanlılığa, bir imâya, bir çağrışıma tutunarak, bütün anlamı çözdüğünü ilah eden, bütün tartışmayı bitiren bir pusu aklının maymuncuğudur. Bir manidarlık keşfetmek için en bereketli kaynak da, her zaman zamanlamadır.

Sinan da “gizli imâyı” bize göstererek hakikati fâş etmiş, onu delillendirmiş oluyor. Aslı, havaalanından eve dönerken retorik sorularıyla düşünmeye devam ediyor: “Babamı bir karakol hücresinde hayal edemiyorum. Aklımdaki sorular: Geceyi nasıl geçiriyor? Neyin üzerinde uyuyor? Kaldığı yer sıcak mı? Filmlerdeki gibi bir kâsede çorba diye bir bulamaç mı veriyorlar?” 

Aslı’nın sorularına bakınca onun hasbelkader “sosyal antropolog” olduğunu düşünmeye başlıyorum çünkü bir asker kızı olarak, 12 Eylül öncesi ve sonrasında hapisanelerin nasıl olduğunu, o hapisaneleri kimlerin yönettiğini, işkenceleri, mahpusların anılarını nasıl okumamış ya da o korkunç günleri nasıl dinlememiş olabileceğini anlayamıyorum. Bunların hepsini “film sahnesi” olarak gözünün önüne getiriyor.

Eve geldiğinde, annesi, Aslı’ya babasının tam üç gündür karakolda tutulduğunu öfkeyle söylüyor. “Azılı katillere yapmadıklarını babanlara yapıyorlar. Gazeteleri okuyor musun? Onların gazetelerini? Neler neler yazmışlar. İnsanların buna inanacağını mı sanıyorlar? Yok, yok, en iyisi sakın okuma, ben de okumayacağım.” 

Aslı, “bir kâbus senaryosundan fırlamış manşetler”i görüyor: “CAMİLERİ BOMBALAYACAKLARDI, KENDİ JETLERİMİZİ DÜŞÜRECEKLERDİ, BİNLERCE İNSANI TUTUKLAYACAKLARDI.” Annesi, hâlâ çok öfkeli, “Başımıza bu da gelecekmiş,” diye söyleniyor. “Baban bunun için mi bütün hayatını askeriyeye verdi? Biz bunun için mi çingeneler gibi yarın hangi ülkeye, hangi şehre gideceğiz diye bir ayağımız evin kapısında yaşadık?”[15]

Büyük harfle dizilen gazete manşetlerine bakınca “onların gazetelerinin” başında Taraf’ın geldiğini anlıyoruz. 20 Ocak 2010 tarihli Taraf gazetesi, “Fatih Camii Bombalanacaktı” manşetiyle çıkmıştı. Şimdi bakıyorum, aynı sayfada, “Kendi Jetimizi Düşürecektik” adlı ikinci bir manşet atılmış. 

Yasemin Çongar, Yıldıray Oğur ve Mehmet Baransu’nun imzasıyla çıkan bu habere göre, 2003 yılında Çetin Doğan bir darbe planı hazırlamıştı ve yedi yıl sonra bu plan Taraf’ın ele geçmişti. Gazetenin başyazarı Ahmet Altan da yazısını bu konuya ayırmıştı. Daha sonra, Mehmet Baransu tutuklandı. 

Bunun üstüne Ahmet Altan, “O haberi basan, o haberi basmaya karar veren, Balyoz’un bir darbe hazırlığı olduğundan bir an bile kuşku duymayan adam benim,” dedikten sonra, “Balyoz, bir darbe planıydı. O planları ben yayınladım. Ben buradayım. Ne konuşacaksanız benimle konuşun,” diye yazdı ve bütün sorumluluğu üstüne aldı. Haberin sorumluluğunu tek başına üstlendiğine göre, Aslı’nın annesinin ithamlarının esas muhatabı Ahmet Altan.

Annesi, kocasının bütün hayatını askeriyeye verdiğinden, bu uğurda “çingeneler gibi” sürekli konup göçtüklerinden, bu büyük bedelin karşılığında ise mutlu bir emeklilik yerine hiç bilmedikleri bir süreci, üstelik büyük haksızlıklara uğratılarak, yaşamak zorunda bırakıldıklarından şikâyet ediyor. Ama bu esnada söylediği öteki söz de dikkat çekici: “Azılı katillere yapmadıklarını babanlara yapıyorlar.” Bunu söylediğinde, romanın ekseni “mağdur amiral” ile sınırlı kalmayıp, doğrudan “mağduriyete” kaymış oluyor. “Onların gazeteleri” ise sadece “kumpası” insanlara hakikatmiş gibi sunmaya çalışan birer fitne yuvası.

Derken, Aslı, annesi, Sinan ve karısı Jale ile birlikte emniyet binasında babasını görmeye gidiyor. Girişte, kendilerinden başka, “başı kapalı kadınların” çoğunlukta olduğu bir topluluk görüyorlar. 

Annesi, topluluğun bu kumpası protesto etmek için geldiğini sevinçle düşünüyor ama gelenlerin ellerinde “Askeri vesayete hayır! Darbecilerin sonu geldi!” yazılı dövizleri görünce yüzünü buruşturuyor. “Bunlarda para çok, parayla tutmuşlardır bunları,” diyor. 

Dilde kendini bulan bu tahakküm, Türkiye’nin kurucu “elitler ve din” çatışmasını bütün berraklığıyla gösteriyor. “Bunlar”, iradesi olmayan bir grup insan. Herhangi bir siyasi söyleme sahip olamaz, ciddiye alınmaya değer bir talepleri olamaz, mutlaka parayla tutulmuşlardır. O günlerde, sıklıkla buna benzer sosyolojik tespitler terennüm edilirdi. Cumhuriyet’in “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası, “bir çuval kömüre, bir paket makarnaya oy veriyorlar,” gibi söylemler Aslı’nın annesinin zihninde de iyice yer etmiş. 

Orada, kendi yaşlarında “yüzü sinirden, öfkeden çarpılmış” bir kadınla karşılaşıyor. “Nerede bu insanlar, neredeler?” diyor kadın. “Buranın tıklım tıklım dolu olması gerekirdi, mahşer yerine dönmesi gerekirdi, kimse yok, sanki cumhuriyetin şerefli subaylarını değil, hırsızı iti çakalı hapsetmişler.”[19] Bu kadın, Aslı’nın annesi ile aynı şeyi farklı kelimelerle söylüyor. “Azgın katiller” yerine “hırsız, it, çakal” derken; “babanlar”ın kim olduğunu da tarif ediyor: “cumhuriyetin şerefli subayları”.

Roman, 2010 yılında geçiyor. Dava konusu ise 2003’e ait. O yedi yıllık sürede, Cumhurbaşkanı Sezer, rejimin hiç bu kadar tehdit altında olmadığını söylemiş, askerin “sözde değil özde laik Cumhurbaşkanı” istediği bir muhtıra verilmiş, erken seçime gidilmiş, kapatma davası açılmıştı…

Generallerin her konuda fikirlerini beyan etmeleri, hatta muhabirlerin Genelkurmay’ın ışıklarının açık mı kapalı mı olduğunu takip etmesi vaka-i adiyeden sayılıyordu. Halil Paşa’nın o günlerde yaşananlara dair neler bildiğini, nasıl bir tavır aldığını bilemiyoruz. Onun askerlik hayatına dair tek bildiğimiz birkaç aylık emeklilik günlerinde yaşadığı mağduriyet.

Ama bu mağduriyet, asla gözardı edilebilecek bir konu değil. “Ertesi gün de bekleyerek geçiyor. Beklemekten başka yapacak bir şey yok. Beklemenin, hükümden daha büyük bir ceza olduğunu düşünüyorum, dahası ceza verilen hükümle değil, suçlamayla başlıyor, hüküm suçlamanın ta kendisi.”[23] 

Fırat’ın öte yakasına geçmesi beklenirken cemaatin 'FETÖ' iğrençliği tam da böyle yerlerde kendini gösteriyor: mahkumiyete dönüşen tutukluluk sürelerinde, çalınan sorularda, nepotizmde, haksız tutuklamalarda, ev basmalarda vb- “istenmeyen adam” ilan ettiği herkesi aynı çuvala doldurduğu, tutuklu yargılanması için hiçbir gerekçe yokken eften püften sebeplerle, kimi zaman tahrif edilen belgelerle tutuklu kıldığı bir süreç. Affedilmez, apaçık bir suç.

Hapisanede ilk görüşme günü. “Babam bazen annemin elini tutuyor, kolunu omzuna doluyor, annem başını babamın omzuna yaslıyor, ara sıra yanaklarına dokunuyor.” Hayatlarının sonbaharında iki insan, belki yitip giden zamanlarına belki bir daha birlikte geçiremeyeceklerinden korktukları günlerden bir parça daha mutluluk çalmak istercesine birbirlerine sığınıyor. “Âşıklar gibi, diye aklımdan geçiyor, onları daha önce hiç böyle görmemiştim.”

Yaşananlardan, yoksunluklardan, iddialardan konuşuyorlar. Aslı, babasına tam olarak neyle suçlandığını soruyor. 
“Güya darbeden sonra bazı gruplar neler yapılacağını planlamış, bunların emrini vermişim.” Belgeler? “Güya varmış. (…) Savcıya sahte belgelere dayanan bir dava yürüttüğünü söyledim. Bu belgelerde imzam var mı, diye sordum, yok. Mühür, parmak izi, ne bileyim fotoğraf? Yok. Tanık, ses kaydı? Yok.”[37] 

Halil Paşa böyle söylüyor. Dedikleri muhtemelen baştan sona doğrudur. Ama madalyonun bir de öteki yüzü var ve orada Ahmet Altan’ın savunmasında sorduğu sorular duruyor. Geçgin, bu sorulara cevap aramamayı tercih etmiş.

Aslı, bir süre sonra Amerika’ya dönüyor ve ilk gece Can’ı yatırdıktan sonra kocasıyla dertleşiyor. David, kayınpederine reva görülen eziyeti hiç anlayamadığını söyleyip “zayıf hukuk bilgisine rağmen” kendince bir mantık izliyor.

Eğer bir darbe tasarlamış olsalar bile ortada bir suç olması gerek, değil mi? Diyelim, birlikte adam öldürmeyi tasarladık. Örnek tuhaf oldu ama olsun, sonra bir nedenle vazgeçtik, hiçbir şey yapmadık. Suçlanabilir miyiz? Suçu işlemediğimize göre suçlanamayız. Mantık böyle söylüyor? Yoksa Türkiye’de yasalar farklı mı?[44]

Gerek o dönemin gazetelerinde gerekse de hukukçular arasında çokça tartışılmış olan bu konuya çok kısaca değiniliyor. Bu vazgeçişin kaynağı ne? İçten gelerek mi vazgeçildiği yoksa dışsal bir etken yüzünden vazgeçmek zorunda mı kalındığı… Ama tabii ki hukukçuların alanına giren bir konu ve benim hukuk bilgim David’den fazla değil.

Geçgin, romana gerçek gazete manşetleri almayı sürdürüyor. “Bir akşam David’in odasına hızla dalıyorum (…) Manşeti okuyorum: GENERALLERİN YAHUDİ DAMATLARI.” 

Nefret suçu işleme ve hedef gösterme konusunda zirvedeki yerini kimseye kaptırmamaya kararlı olan Akit, esasen Çetin Doğan’ın damadı Dani Rodrik’i hedefine oturtmuştu. Dünyaca meşhur bir ekonomist olan Dani Rodrik, eşi Pınar Doğan ile birlikte Balyoz’daki birçok hukuksuzluğu, tahrifatı bütün çıplaklığıyla ortaya koyduğu için hedefteydi.

Roman boyunca Balyoz planına dair ne bir ses kaydı ne bir tanık ne de bir fotoğraf karşımıza çıkıyor… Halil Paşa’nın avukatı, büyük bir memnuniyetle “kumpasa” dair ilk keşfini aileyle paylaşıyor: “CD’ler sahte değil diye rapor veren bilirkişiyi soruşturduk, araştırdık. Ne bulduk? Savcı, bizzat kuruma yazıp o kişinin görevlendirilmesini istemiş. Bakın şu işe!” Devam ediyor: “Ama dahası var. Görevlendirme yazısı çıkmadan savcı bilirkişi beye belgeleri teslim etiş bile.” Ve, en önemli kısmı, Balyoz’un “kumpas” olduğunun en büyük delilini söylüyor.

Geçen günkü gazetelere baktınız, değil mi? Yine iddianameden parçalar yayınlamışlardı. Bir dernek başkanının açılış konuşmasını da almışlar. Görmüştünüz, değil mi? Dernek yeni açılıyor, başkan açılış konuşmasını yapıyor. (…) Bizim için önemli olan kısım konuşmanın tarihi. Konuşma ne zaman yapılmış biliyor musunuz? İki bin beşte. İki bin beş! Yani, CD’lerin güya son kaydedilme tarihinden tam iki yıl sonra![56]

Balyoz’un içeriğine dair konuşmalar sürerken avukat, “Ordu denince darbe ne yazık ki zaten herkesin aklına gelen bir şey,” diyor. “Geçmişte darbelere bulaşmış bir ordumuz var.”[57] Geçgin’in darbe için “bulaşma” sözcüğünü seçmesi de düşündürücü. Bizatihi darbeyi yapan kurum, nasıl olur da bulaşır? Üstelik bu “geçmiş”, muhtırayı baz alırsak, pek de geçmiş değil gibi. Ayrıca, bir darbeden değil “darbelerden” söz ediyor avukat. Düzenli periyotlarla yinelendiğini, bir nevi gelenekselleştiğini söylemiş oluyor. Ama Geçgin bu konularda da sessiz kalmayı seçmiş.

Tahakkümün nasıl terse döndüğünü, mazlumun gücü eline geçirir geçirmez zalim konumuna nasıl gönüllü yerleştiğini bir açık görüş gününde apaçık görüyoruz. Aslı ile annesi, elektronik kapıdan geçerken makine ötüyor. Ceplerini karıştırsalar da en ufak metal bulamıyorlar. Bir daha deniyorlar ama sonuç değişmiyor.

“Üzerimde hiçbir şey yok,” diyor annem görevli kadına, “niye ötüyor bu?” Kadın bu kez elindeki aletle bizi tarıyor, alet göğüs bölgemize geldiğinde ötmeye başlıyor. “İç çamaşırınızda metal var mı?” O zaman sutyenlerimizdeki küçük metal parçalarının çaldığını anlıyoruz. Kadın bir odayı işaret edip sutyenimizi çıkarmamızı istiyor.

Vicdanı ve haysiyeti çoktan terk etmiş, kibrinin içinde boğulmuş, kof güvenin başdöndürücü sarhoşluğunda kendini kaybetmiş bir grup, eline geçirdiği iktidar aracını, sadece karşısındaki ezmek için kullanıyor. “Annemle göz göze gelmekten kaçınarak sırtımızı birbirimize dönüp sutyenlerimizi çıkarıyoruz. İtiraz edecek gücümüz bile yok, babamı görmek istiyorsak bu küçük aşağılamaları yutmak zorundayız.”[115]

Babasından nefret ettikleri için kızını da ilk fırsatta cezalandırmaktan zevk alıyorlar. Aslı’nın bu tavrı kanıksadığı, aşağılanmayı “küçük” bulmasından da belli. Yepyeni mağdurlar yaratılmış oluyor.

Bu mağduriyetin en acı yansımalarından birini Halil Paşa’nın beş yaşındaki torunu Can ile konuşmasında görüyoruz. “Babam salonda, masada oturmuş, bekliyor. Bizi görünce ayağa kalkıyor, dosdoğru Can’a yöneliyor.” Can, hapisanede olmanın getirdiği büyük çekingenlikle annesine sokulunca “Gel, dedeye sarıl bakalım,” diyor Halil Paşa. “Dedeni unutmadın değil mi?”[143] 

Can zaten Amerika’da yaşıyor ve öyle çok sık görüşme imkanları yok. Ama Halil Paşa, unutulduğunu biliyor. Daha doğrusu, büyük bir unutuluşa terk edildiğini naçar kabullenmiş.

Masanın üstünde karton kutuda meyve suları, plastik bardaklar, birkaç çeşit bisküvi, çay var. “Bugün babam ayrıca bir meyve tabağı hazırlamış. İki kâğıt tabağa birkaç çeşit meyveyi dilimleyip özenle dizmiş. Bir başka tabakta ise kuruyemişler…” Cebinden bir paket çikolata çıkarıp torununa veriyor. “İstediğin kadar yiyebilirsin, benden sana izin, bugün serbestsin. Değil mi annesi?” Halil Paşa, hapse gönderileli bir seneyi geçmiş. 

Birçok usulsüzlüğe, yer yer aşağılanmaya maruz kaldığı açık. Bu toptan suçlanma ikliminde, ailesi de payına düşeni alıyor tabii. Eş-dost yüz çeviriyor, çocukların öğrenim hayatları sekteye uğruyor. Aslı, makamına konuşmaya gittiğinde savcı yüzüne bakmamış, taleplerinin tamamını “eskiden siz de sadece namaz kıldığı için günahsız subayları emekli ediyordunuz,” gibi rövanşist argümanlar öne sürerek reddetmişti. Halil Paşa fenalaşıp hastaneye götürüldüğünde ailesiyle görüşmesi engellenmişti.

Halil Paşa, “Dünyada bir ilk,” diyerek damadına Balyoz davasını nasıl gördüğünü anlatıyor. “Bir ülkenin Deniz Kuvvetlerinin amirallerinin yarısını tutukluyorlar. Askeri gereklilik deyip bunları emekli ediyorlar. Sonra amiral olacak albayların neredeyse tamamını hapse atıyorlar. (…) Buradan tek bir anlam çıkıyor, ben başka açıklama bulamıyorum. Ülkenin hükümeti kendi elleriyle kendi ülkesinin ordusunu çökertmek istiyor.”[144]

Bu esnada, Aslı da Middle East Journal’a bir makale yazmaya çalışmaktadır. Nasıl bir şey yazacağını düşünürken, güncel siyaseti nasıl yorumladığını da öğrenmiş oluruz.

Son on yıllık süreci kimi yazarlar devletin restorasyonu biçiminde ele almak gerektiğini söyledi (atıflar). Bana da bu yaklaşım doğru görünüyor. Buna göre, Kemalist diye adlandırılan devlet, iki binlerden itibaren çöküşten kendini kurtarmak için, ister istemez, o güne kadar çeperinde tuttuğu, aşırılıklarını törpülediği ya da törpülemeye çalıştığı bir gruba ya da oluşuma teslim edilmek zorunda kaldı. Teslim çatışmalı, gerilimli ama koşulsuz değildi, söz konusu grup, eski inançlarını geride bıraktığını, devletin temel özelliklerini tanıdığını söylüyordu. Bu yeni oluşum hem içeriye hem de dışarıya şunun sözünü veriyordu: Global kapitalizmle tümüyle bütünleşeceğiz.[138]

Kemalist devletin neden yetmiş senede çöküşe mahkûm olduğunu anlamadığımız gibi, bir grubun ya da oluşumun neden çeperde tutulduğunu da, “çöküşten kendini kurtarmak için” neden “ister istemez” devleti onlara teslim ettiğini de, teslim edenin kim olduğunu da anlamıyoruz. 

“Devletin doğal sahibinin” kim olduğu, neden ve nasıl bu konuma çıktığı, yetmişbeş senede ne olup da devletin çökmek üzere kaldığı da meçhul. Bu çeperdeki oluşumun aşırılıklarının ne olduğu, kim tarafından hangi yollarla “törpülendiği”, törpüleme işlemi esnasında neler olduğu, bunun topluma nasıl yansıdığı da üstünde durulmaya değer bulunmamış. “Söz konusu grup”, eski inançlarını geriden bırakmış. 

Yani, Tayyip Erdoğan, “Milli Görüş gömleğini çıkardım,” derken “devletin temel özelliklerini” tanıdığını söylemiş. Anlaşılan bu özellikler, devleti “devlet” yapan özelliklermiş ve belli kurum ve kişiler tarafından zamanında saptanmış. Öte yandan, o yetmişbeş sene içinde “temel özellikler” yeterli olmamış ki, çeperdekilerin gelip devleti çöküşten kurtarması gerekmiş. “Çatışmalı, gerilimli ama koşulsuz” olmayan teslim sürecinde, çeperdekiler, “global kapitalizm” ile bütünleşeceklerini de söylüyormuş -demek ki, eski elit “global kapitalizmle bütünleşmeye” karşı bir sistem kurmuştu.

Ayhan Geçgin, bir amiralin mağduriyetinden başka her şeye gözünü kapattığı için, Aslı da mesleğinde son derece başarısız, klişe ve retorikten başka bir söz üretemeyen bir akademisyene dönüşmüş. Gerçekten bir söz söylemek istediği ilk anda da kendisiyle çelişmesi kaçınılmaz olmuş.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.