Bir suçluya âşık olabilir misiniz?

Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş, her büyük yenilik gibi birçok tartışmayı beraberinde getirdi.

Reddedenler, sesli sinemayı bir “sapma” olarak görenler, karşılarında yeniliğin yılmaz savunucularını buldular. 

Sessiz sinemanın en büyük starları, sesli sinemanın isimsiz oyuncularına dönüştüler bir günde.

Bu dönüşümün Hollywood’daki yansımasını Sunset Bulvarı ile Singin’ in the Rain’de görürüz ama Avrupa da bu etkileşimin uzağında kalamadı, Volker Kutscher’in 1930 Almanyasında geçen Sessiz Ölüm adlı polisiyesi bu dönüşüm günlerinde işlenen cinayetleri konu alır.

Alman sineması, 1930’larda sadece teknolojik devrimin yansımalarıyla değil, yükselen Nazi iktidarıyla da mücadele etmek zorunda kaldı.

Nazilerin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, ciddi bir sinema tutkunuydu, sinemanın toplum üstündeki etkisinin farkındaydı ve bu sanat dalını daha çok kendi fikirlerini aşılamak için kullanma yanlısıydı.

Bir süre sonra amacına ulaştı ve sinemada Goebbels’in istediklerinden başka hiçbir şeye yer verilmez oldu.

Onun denetiminden geçmeyen hiçbir şey yayınlanamıyordu, hangi oyuncuların oynayabileceğinden kime kaç para verileceğine kadar her şeyle bizzat ilgileniyor, Nasyonal Sosyalist fikirleri paylaşan sinemaya karşı bonkör bir tavır sergilerken gerisini yok ediyordu.

Çekoslovakya’nın en büyük starı Lida Baarova da sınırları aşmak ve ününü bütün dünyaya yaymak istiyordu.

1934’te yolu Berlin’e düştü, Barcarole filminde dönemin en büyük aktörü Gustav Fröhlich’le birlikte oynayacaktı.

Gençliğinde aktris olmak istemiş ama bir kariyere sahip olamamış annesi belki de kızından daha heyecanlıydı, birlikte Almanya’ya gittiklerinde Nazi iktidarı henüz kurulma aşamasındaydı.

Büyüleyici bir güzelliğe sahipti Lida.

Gustav Fröhlich, onu görür görmez âşık oldu.

Artık günlerini gecelerini birlikte geçiriyor, beraber tatillere çıkıyor, gittikleri restoranlarda alkışlarla karşılanıyor, balolara katılıyor, Fröhlich’in yeni aldığı malikânesinde yaşıyorlardı.

Peri masalı gibiydi her şey dışarıdan bakınca.

Almanya’nın kitleleri peşinden koşturan en yakışıklı aktörü, sadece Almanya’nın değil, bütün Avrupa’nın en güzel kadınıyla birlikteydi.

Ama peri masalının içine girince pembeler, sarılar, morlar kayboluyor, derinliklerde kahverenginin hüküm sürdüğü ölüm tonları görünüyordu.

Bu aşk olanca coşkusuyla yaşanırken Gustav evliydi.

Karısı Gitta, bir Macaristan Yahudisiydi ve Nazilerin yönettiği Almanya’yı terk etmişti.

Bir gün, film setinde herkes bir anda cereyana kapılmışçasına kollarını kaldırıp selam durdu.

Hitler, yanında Propaganda Bakanı Goebbels’le birlikte içeri girmişti.

Sette Führer’i selamlamayan, hatta oturduğu koltukta sigara içmeye devam eden, aldırmaz tavırlı bir tek kişi vardı: Gustav Fröhlich.

Lida Baarova’nın kendisi bile hayatının rayından çıktığını ve akıntıyla sürüklenen bir tomruk gibi karşı koyamayacağı günlerin geleceğini bilmiyordu.

Setten çıktıktan sonra Hitler’in kendisini ertesi gün saat beşte çaya beklediğini söylediler.

Çekimler iptal edilmişti.

Hitler, onu karşıladı, beraber Wagner dinlediler ama çayını yarım bırakarak ansızın odayı terk etti.

Tarih yazmak istiyordu Hitler, böylesine tutkulu bir aşk en büyük engeli oluşturabilirdi.

Çıkarken yepyeni ve hayli lüks bir araba hediye ettiler Baarova’ya.

Goebbels’in çapkınlığı bilinen bir şeydi ama bu kez o da gerçekten çarpılmış, partiden ve Lida’dan başka bir şey düşünemez olmuştu.

Aksi gibi, Fröhlich’in aldığı malikane de Goebbelslerin evinin yanındaydı.

Goebbels, davetlerde sürekli Lida’yla yalnız kalmaya çalışıyor, ona iltifatlar yağdırıyordu.

Peri masalının derinlerindeki kahverengiler ise kanser hücreleri gibi çoğalıyordu.

Gustav bir türlü boşanamıyordu, üstelik Lida düşük yapmıştı, anne olamayacaktı.

Partinin Hitler’den sonra gelen hatibiydi Goebbels, yürürken bir ayağı aksıyordu, yakışıklı biri değildi ama kalabalıklara konuşurken büyüdükçe büyür, hatta bir canavara dönüşür, tozu dumana katardı.

Lida’yı Kongre Sarayı’nda yapacağı bir konuşmaya davet etti.

Lida, çantasından çıkardığı mendili dudaklarına götürüp ruj izleriye boyadıktan sonra Goebbels’e verdi.

Goebbels, en korkunç konuşmalarını yaparken bu mendili dudağına ne zaman götürürse Lida’yı düşüneceğini söyledi.

Konuşmasını bitirince bütün salon Nazi selamı vermek için ayağa kalktı.

Mendili dudağına götürdü Goebbels.

Baarova’nın hayatını anlatan Şeytanın Aşkı filminde Lida herkesten sonra yerinden kalkıp hayran kaldığı halde kolunu uzatıp selam vermiyor ama sanırım gerçekte o selamı verdi, belki Nazilerin “nihai maksadını” bilmiyordu ama Goebbels’ten çok etkilenmiş, dünyanın en yakışıklı erkeklerinden biriyle beraberken bu “topal cüceye” âşık olmuştu.

Lida Baarova, seksenlerini aşmışken Şeytanın Aşkı’nda son rolünü oynamış.

Başından geçenleri bir mülakatla anlatırken filme de belgesel havası kazandırıyor.

Mülakatı yapan kız, Goebbels’e ihtiyacı olmadığını ithamkâr bir dille söyleyince sinirleniyor Lida.

“Aşk, kör olmak istiyor,” diyor, “istemediği şey görmüyor.”

Lida, Gustav’dan kopup Joseph’e sürüklenirken, Goebbelslerin evinde de fırtınalar kopuyordu.

Hitler, Joseph’in karısı Magda’yı çok severdi, onları evlendirmişti, örnek bir aile olarak görüyordu.

Alplerdeki evindeyken Magda çıkageldi, sevgili liderine ne kadar acı çektiğini anlattı.

Hitler, bu seferki kadının kim olduğunu sordu.

“Lida Baarova.”

Güzelliğinin yanında bir sözüyle bütün kapıları açtırabilecek iktidar gücüne de kavuşan Lida, Hollywood’dan gelen astronomik teklifleri elinin tersiyle itiyor, kendisine Nazi Almanyasında güzel bir kariyer inşa ediyordu.

Hitler, Propaganda Bakanını yanına çağırttı ve ona bu ilişkiye derhal son vermesini emretti.

Ötekiler gibi değildi Lida’ya duyduğu aşk, kabul etmedi önce, partideki bütün görevlerinden ayrılmak istediğini ama Lida olmadan yaşayamayacağını söyledi.

Hitler, kabul etmedi.

Bu kez istifa ettiğini açıkladı.

Nazilerin “kutlu davasına” ve Führer’ine ölesiye bağlıydı ama âşık olmuştu işte, her şeyi bırakıp Lida’yla münzevi bir hayat yaşayabilirdi.

Hiddetlenen Hitler istifasını da kabul etmeyeceğini haykırdı.

Magda’yı çağırdı, gazeteye “mutlu aile” pozu verdiler.

Lida’nın yıldızının ışığı bir günde, dağın tepesindeki o evde söndürüldü.

Sürekli gözetin altında tutuluyordu, bir daha sahneye çıkmasına izin verilmeyeceği ama ülkeyi terk etmesinin de yasaklandığı bildirildi.

“Sönmüş bir yıldız” gibi “yaşayan bir ölü” yaratıyorlardı Lida’dan.

Hitler bu ilişkiye asla izin vermeyeceğini olanca kararlılığıyla söylediğinde, Magda’nın mutluluğunu mu, kapıya dayanan savaşı mı yoksa birkaç sene önce kendisinin hissettiği ama Nazilerin davası uğruna vazgeçtiği o “yaşanmamış aşkı” mı düşünüyordu?

Bunu bilmek mümkün değil.

Goebbels’in düzenlediği ve adına “Kristal Gece” denen o yağma ve cinayet saatlerinde, Lida gözetlendiği evin arka penceresinden atlayarak çıktı ve orman yolundan Çekoslovakya’ya kaçtı.

Lanetlenmişti adeta, savaştan sonra sorgulandı, Çekoslovakya’ya Naziler tarafından bir ajan olarak gönderilmekle suçlandı.

Annesi sorguda kriz geçirip öldü, tiyatrocu ablası rolü elinden alınınca intihar etti, idama mahkûm edilen kızını kurtarmak için bir şey yapması gerektiğini düşünen babası da hastaneden bir an önce çıkabilmek için yaralı bacağının kesilmesini istedi.

Lida Baarova, Dostoyevski’yi andırır biçimde darağacı sırasını bekliyorken gelen bir emirle affedildiğini öğrendi.
Yıldızı bir daha eskisi gibi parlamadı hiç Lida’nın.

Goebbels, iki büyük aşkın çapraz ateşinde, üzüntüden ne kadar kahrolsa da Führer’ine sadık kalmayı seçmişti.

Ölümcül bir yaraydı Lida’dan ayrılmak ama bir hayatı olacaksa bu Hitler’den uzakta olamazdı, Magda için de aynısı geçerliydi, zaten Ruslar, Berlin’e girdiğinde bile sığınaktan çıkmayı kabul etmediler, Hitler’le Eva Braun’dan birkaç saat sonra aynı metotla intihar ettiler.

Lida, önce sinemada daha sonra tiyatroda mesleğine devam etti ama yıldızı bir daha eskisi gibi parlamadı.

Dünyanın en güzel kadınların biriydi, herkesin peşinden koştuğu bir aktörle evliydi, mesleğinde başarılıydı, hatırısayılır bir servet edinmişti ama bir şeyler hep eksik kalır ya, Baarova’nın hayatında da o eksiği dolduran 
Goebbels’in güçle iç içe geçmiş zekâsıydı.

Bir suçluya âşık olmuştu Lida.

Ve, aşkının peşinden herkese meydan okurcasına gidebilmesinin bedelini, “Kristal Gece”de Almanya’nın kaçak yollarla terk etmek zorunda kalarak ödedi.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.